6
Dec

niye bilmiyorum ama burada…

eskisi gibi yazamıyorum… belki içinde olduğumuz ortamdan, belki benden ötürü; ikincisi olma ihtimali daha yüksek sanırım…

kasım ayı öylece geçti. oysa her kasım mutlaka tom waits’in ve max richter’in november’larını dinlerdik öyle değil mi?

belki de pek fazla yağmur yağmadığındandır; kimbilir…

***

2016 yılı kara trenin seferlerinin sıklaştığı bir yıl oldu bazılarımız için; herkesin kara treni kendine tabii…

tahsin yücel, david bowie, muhammed ali, tarık akan ve alan rickman bir yana ananem, necla teyze, leonard cohen, benim için çok ama çok önemli patronlarımdan biri olan aykut bey ve en son da fidel castro’nun gidişi onlarla beraber pek çok şeyin de kaybıydı…

ananem’le çocukluğum…

necla teyzeyle çocukluk hayallerim…

leonard cohen’le gençliğim…

aykut bey’le iş denen şeye olan inancım…

ve fidel’le dünyanın bizim hayal ettiğimiz anlamda değişeceğine olan umudum

uzaklaştı iyiden.

yapacak bir şey yok; bize düşen buymuş deyip susuyorum burada.

***

bütün bu ölümlerin bana bu yıl hissettirdiği en önemli şeyse şu oldu.

giden bir kişinin ardından herkes sadece kendi payına düşen kısmıyla o yaşamı, o can’ı anıp, sınırlandırıp, koskoca bir hayatı paramparça ediyor ve geriye sanırım hiç bir şey bırakmıyor.

yani diyeceğim, bizler bir ölünün ardından onu kaybını yaşarken onu iyisiyle kötüsüyle, gördüğümüzle, hissettiğimizle, dokunduğumuz veya dokunamadığımız kadarıyla parçalara ayırıp yok ediyoruz…

bir de sosyal medyada illa bir şey deme merakı var ki o hepten son darbe oluyor sanırım…

her şeyin içinin boşaldığı bu çağ, sözün ve yazının da hor kullanıldığı bir çağ olarak kalacak sanırım…

***

bütün bunların üzerine ane brun‘dan

words

geliyor.

imaj andrew wyeth’ın  ‘wind from the sea’ adlı resmi ve 1957 tarihli…

 

 

 

 

 

 

 

Leave a Reply

÷ 5 = 1

Skip to toolbar