30
Dec

doğum günün kutlu olsun patti…

diyerek 2014 yılında yazdığım mektubu tekrar yayınlıyorum; mektuba küçük bir not ekleyerek…

ve patti smith‘den dinliyoruz elbette.

perfect day

***

30 aralık 2016

 

sevgili patti, bu ikinci mektup sana. aslında mektup demek yanlış, ilk mektubun köşesine iliştirilmiş küçük bir not diyelim…

bu yıl seni istanbul’da dinledik; nasıl güzeldin… bir hayal gerçekleşmiş oldu, sen farkına varmadan.

2014’den bu yana her şey daha da beter oldu. katman katman hayatımıza yayılan saçmalıkların arasında, nefes almaya çalışıyoruz bir grup insan. sözcükleri kaybettik; dilimizden, kalemimizden, klavyelerimizden çıktıktan sonra tuzla buz oluyorlar çok kısa bir sürede. sürekli yineleyerek ve sürekli anlamından uzaklaşarak ve içi boşalarak…

1991 yılında, kocam ve iki çocuğumla birlikte, Detroit’in hemen dışındaki eski bir taş evde yaşıyordum. Evimiz, suyunu Saint Clair Gölü’ne boşaltan bir kanala bakıyordu. Yıpranmış duvarları sabah sefalarıyla, sarmaşıklarla kaplıydı; balkon ise coşkuyla büyüyen asmalar ve yaban gülleriyle örtülüydü -onların birbirine dolanmış dalları arasına kumrular yuva yapmıştı. Bahçe hayli bakımsızdı; bitkiler haddinden fazla boy atmıştı. Komşular bu durumu hayretle karşılar, yokluğumuzda bahçemizi adam etmeye uğraşırlardı. Haylaz bahçemiz içinde -gururla-bolca yabani çiçek, çeşit çeşit leylak, iki adet yaşlı mı yaşlı söğüt ve bir tanecik de armut ağacı barındırırdı. Evimizi ve ailemi gerçekten çok seviyordum, ancak o ilkbahar kelimelere dökmekte zorlandığım, feci bir hüzne kapıldım. Çocukları okula gönderip günlük işlerimi hallettikten sonra saatlerce söğütlerin altında oturur, düşüncelere kapılır giderdim. Hayalperestleri yazmaya başladığımda, yaşamıma işte böylesi bir ruh hali hâkimdi.

aklıma hep hayalperestler’de yazdığın bu bölüm geliyor bir süredir. tam da böyle bir hüzün yaşıyorum; yoldan çıkmış bir bahçede değil ne yazık ki, keşke öyle olsa… içinde tutulduğumuz açık bir ‘kafeste’… etrafı tebeşirle çizilmiş bir ‘dairenin içinde’… pespaye, kaba, vasat bir aklın kuşattığı, biçimlendirdiği bir hayatın içine tıkılmış duygusu yaşamaktan kendimi alamıyorum. bir gün önce neye çok sinirlendiğimizi bile unuttuğumuz günler yaşıyoruz…

2016 yılı böyle bitiyor buralarda ve 2017’nin gelişinden ürküyoruz… ve ben senin hayaperestlerde tarif ettiğin gibi bir hayali düşlüyorum, her şeye rağmen…

Pek çok şey hayal ederdim. Mesela pırıl pırıl parlayacağımı… İyi biri olacağımı. Bir dağın doruğunda, gözlerden ırak, bulutlar arasında oturup dünyayı döndüren tekerleği çevireceğimi… Biraz olsun etkim olacağını, bir işe yarayacağımı…”

durum bu… bir kez daha sımsıkı sarılıyorum.

z.

 

 

 

 

mart, 2014

“… Hayalperestlerin o uykulu çayırdaki imgesi, benim de
uykumu getirirdi. Sıra dışı bir görevle aralarında
dolanırdım- dikenlere taşlar basa basa… Görevim,
bir tutam yün gibi uçuşan düşünceleri rüzgarın
pençesinden kurtarmaktı.” PATTI SMITH

sevgili patti,

sana yazmak artık farz oldu. bu lafı bilir misin? var mıdır senin dilinde bunun bir karşılığı? zorunlu yani; dayatılan bir zorunluluk, seçme şansı bırakmayan… oysa sana yazmak neden böylesi bir zorunluk olsun değil mi? hayattan diyeyim; burada, sıkıştığımız bu topraklarda aklımı yitirmemek için.

“neden ben?” dersen, 40 yaş sonrası idolüm olduğun için diyorum. yazdıklarını okuduğumda, şarkılarını dinlediğimde dünyanın öbür ucundaki sana dokunabildiğim için. fotoğraflarına her baktığımda yaşamın izlerini gördüğüm için. sözcüklerinin arasına sızmış, hüznü, kederi, heyecanı ve hayatı hissettiğim için…

aslında bambaşka koşullarda ve bambaşka içerikle bu mektubu yazmak istiyordum. kahveden, senin gençliğinden, robert mapplethorpe’dan, anneliğinden, yitirdiğin çocuğundan, senin gece gezen kızlar’ımdan* biri olmandan ve müzikten söz edecektim ve her şeyden önce hayalperestleri soracaktım sana… ve sana yazmak için her şeyin, içimin dışımın biraz olsun durulmasını bekliyordum; neredeyse ümitsizce.

aslında nefes aldıkça, durulmamıza olanak yok değil mi? hele bu ülkede, unutmaya mahkum edildiğimiz ve fakat unuttuklarımızın birer ölümcül virüse dönerek, bedenimizde hapsolduğu bu ülkede…

geçen gün oğlumla, youtube’dan perfect day yorumlarını dinlerken senin yorumunla karşılaştım. bunu bilmiyordum, nasıl güzel bir sürprizdi anlatamam. büyülenerek dinledim. sonra bir daha, bir daha; bazen sarıyorum böyle. senin takıldığın şarkılar var mıdır? döne döne dinlediği. muhtemelen maria callas ve john coltrane; ben en azından öyle hayal ediyorum. bu mektubu o şarkı başlattı işte. döne döne dinlediğim gibi sana gelecek sözcükleri de içimde döndürdüm durdum…

gezi’de, bize oralardan destek selamı çaktığında “uyanmaları gerekiyordu, uyandılar” demiştin… o zaman inan bize de öyle geliyordu. çocuklar gibi şendik, tamam dedik, bu toprakların üzerindeki ölü toprağı kalktı; bu adamlara mecbur değiliz artık, bu enerji dinmez…

ama şimdi, tüm olanların ardından, o “uyanmanın” gerçek olduğundan emin değilim. bir labirente dönen uykunun içinde, rüyalardan, kabuslara geçip duruyoruz ve her şey gerçekliğini yitiriyor. bu uykudan çıkış yok sanki, ha ne dersin… gözümüzün önünde gencecik çocukları öldürüp, memleketi soyup soğana çevirip, tüm kurumları işlevsiz hale getirip, kendilerinden olmayan herkesi yok sayıp, bizimle adeta dalga geçiyorlar; gözlerimizin içine baka baka ve yalanlar söyleyerek.

ve en çok neye yanıyorum biliyor musun? hayallerimizi elimizden aldılar, sıradan keyiflerimizi, yaratma gücümüzü… hayatımızın tüm alanlarını ele geçirdiler yada biz onlara teslim ettik. çocuklarımız onların tasarladıkları bir eğitim modelinin kurbanları durumundalar ve bir kez kurban olmaları yetmiyor; her aşamada yeniden yeniden kanları dökülüyor ve zihinleri hadım ediliyor. höyküren, bağıran çağıran, karşısında duran herkese “bunlar” diyen ve “bunlara” sürekli hakaret etmekten vazgeçmeyen bir adamın parayla, güçle, korkuyla, cahil bırakarak hipnotize ettiği bir halkız adeta. kendi varoluşunu sorgulamaktan uzaklaşmış, gündelik kaygılara ve gündemin belirlediği tartışmalara gömülmüş, yaratma gücünü hayattan değil, sadece ama sadece bu adam ve avenesinin kirinden pasından alan bir halk olarak gerçeküstü bir distopyayı yaşıyoruz.

bazen kendimi ekranların arasına sıkışmış bir avluda hissediyorum. gök hemen üzerimde, bir umut olarak duruyor. her bir ekranın ardından hayatı yaşamaya ve sesimizi duyurmaya çalışıyoruz ve orada söylenen her sözcük unutulmaya mahkum olduğunun farkında olarak etrafa bir buhar gibi dağılıyor, kendimiz bile içimizden çıkan her sesi unutmaya programlanmış gibiyiz; aksi durumda yaşamak mümkün değil.

artık ne istiyorum biliyor musun? ne olmuş diye telefonumun ekranından olanları takip etmediğim bir sabaha uyanmak; lou reed’in o olağanüstü şarkısında söylediği gibi sadece mükemmel bir gün’e.

uyansak, berkin hiç uyumamış ve bütün bu olan biteni yaşamamış olsa; ve onlar gitmiş olsalar… gün ağır ağır ışısa, gümbür gümbür bir yağmur yağsa ardından, geriye kalan kanı, pisliği yıkasa, sokaklarda malı mülkü, acıyı kederi, öfkeyi ve hayatı “tüketmeden” yürüsek, bir film izlesek, tadını sevdiğimiz bir şey içsek, sahilde otursak, dalgaları dinlesek, bir ağacın gölgesine sığınsak, başka bir şey düşünmeden; basit, sıradan…

ve hayalperestler** gibi sağa sola dağılmış, tutunmuş, saklanmış umutlarımızı, hayallerimizi toplasak, yanımızda taşıdığımız bir bez parçasını bohça yapıp içinde biriktirsek ve onları bir gün muhtemelen yeniden yitireceğimizi bilerek saklasak…

evet şarkıda dediği gibi patti, “you just keep me hanging on”; beni ayakta tutuyorsun…
varsay, sımsıkı sarıldım…

z.

 

*Gece Gezen Kızlar bir Tomris Uyar öyküsüdür.
** Woolgatherer’in İngilizce’de iki anlamı varmış. Bunu Patti Smith’in Türkçe’de Hayalperestler olarak çıkan kitabıyla öğrendim. İlki çayırlarda otlayan koyunların dikenli çalılara takılan yünlerini toplayan kişi veya çoban; ikincisi ise bildiğiniz hayalperest. Patti Smith, kitabından her ikisine de gönderme yapıyor elbette… Mektubum da öyle…

Leave a Reply

7 + 3 =

Skip to toolbar