3
Jan

lhasa de sela ve john berger’in istanbul buluşması…

O gölde buzlarla çevrilmiş, binlerce yıldır ölüydüm.
Uyandırdın.
Uyandım ve yanmış bir ormanın sisinde buldum uykumu.
Geceye yapıştı gövdem.
Bir buzulun derin ışığından tene akan beyazlık
hatırlattı;
o gölde yürüdün sen.
ten ve iz bırakarak.
Bejan MATUR

mart, 2010

John Berger, Lhasa de Sela dinler miydi? Yada Lhasa de Sela, John Berger okur muydu? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey Berger’in kitaplarına sirayet etmiş melodilerin Lhasa’ya uyduğu. Yada Lhasa’nın o inanılmaz dinginliğinin, hüznünün Berger’in satır aralarına sızdığı…

Üç yıl aradan sonra, tekrar elime alıp okumaya başladığım “Buluştuğumuz Yer Burası”na Lhasa de Sela eşlik etmeye başladığında bu istanbul buluşması kendiliğinden ortaya çıktı. Bizi bir araya getiren neydi derseniz; sözü Berger’e bırakmak en iyisi:

“… Yüzeysel bir bakışla, merak… bizi bir araya getiren aynı hüznün sözsüz kabulüydü…”

***
Kabataş İslekesi’nde vapurdan indim… İskelenin yan tarafındaki çay ocaklarından birinin masasına iliştim. Her ikisi de buraya gelecekti… John Berger, bu sefer İstanbul’da, bir günlüğüne kimselere haber vermeden Lhasa de Sela ile buluşacaktı. Bu randevu onlara ayarlanmıştı… Ben ayarlamıştım… Elimde Berger’in ‘Buluştuğumuz Yer Burası’ kitabı vardı. İçimdeyse Lhasa’nın şarkıları dönüyordu. Katıla katıla ağlamakla, gürültülü kahkahalar atmak arasında bir yerdeydim galiba. Neşeyle donanmış bir histeri hali yaşıyordum ve bekliyordum… Berger’in, Lizbon’da anlattıkları geldi aklıma:

annem ağladığı zaman yüzünü benden başka bir yana çevirmeye çalışırdı….. O ağlarken ben beklerdim, uzun bir trenin hemzemin bir geçitten geçip gitmesini beklediğin gibi.

Ben de bekliyordum ve bu sefer bir kara tren, benim içimdeki hemzemin geçitten geçiyordu. Her bir kıvrımı tren raylarına dönüşmüş bedenimin içinde kayıp giden bir kara tren. Sonra bitti. Lhasa vapurdan indi ve bana doğru yürümeye başladı. Trenin az öne terk ettiği sessiz bir istasyonda, yolcusunu bekleyen biriydim artık. Hava puslu ve ılıktı. Lodos etrafı sarmıştı ve deniz çırpıntılıydı. Birden önümde oturan Berger’i farkettim. Masanın üzerinde henüz çizdiği desen vardı. Lhasa’nın geldiğini farketmiş ayağa kalkmıştı. Ben hala oturuyordum. Sandalyeyi oturması için çekti ve gülümsedi… Tam o sırada dev bir dalga vurdu duvara ve üzerinden aşarak yayıldı beton zemine su zerreleri. İkisi de tepkisizdi; bundan keyif almışlardı adeta. Lhasa hayatı hissetmişliğinden; Berger coşkusundan…

Lhasa’nın omzunun üzerinde ve saçlarının arasındaki kar tanelerini farkettim. Bu dünyadan göçerken, 40 saat kar yağmıştı yaşadığı yere. Sanki bedenine tutunan bu minik kırılgan kar taneleri onu bu hayata bağlamıştı. Genç yüzüne baktım Lhasa’nın ve Berger’in derin çizgilerine… Orada olduğumu biliyorlardı ve hepimiz bugün yokmuşum gibi davranacağımızı biliyorduk… Yine de dayanamadım, “2005’de 14 Temmuz’da istanbul’daymışsın Lhasa” dedim; “o zaman seni tanımıyordum ve kızımı taşıyordum karnımda; doğmak üzereydi.” Sessizce arkasına döndü, gülümsedi. İçimde, love came here çalmaya başladı…

Berger’e “bir kızın var değil mi?” dedi… “Evet, adı Katya. Cenevre’de …. çalışıyordu ve Borges’in mezarına gitmiştik birlikte”… diye yanıtladı Berger.

Borges’in sonsuz uykusunu uyuduğu mezarlık yüksek ağaçların ve geniş çimenlerin olduğu bir mezarlıkmış. Bosnalı bir bahçıvan yol göstermiş. Mezarlıklar, huzurun doğanın sesine dönüştüğü yerler. Dingin ve kuş sesleri içinde. Neden mezarlığa gideriz. Kimin için, toprağa dönüşen bir bedene ağıt yakmak için mi? Yoksa kendi varlığımızı hissedebilmek için mi? Ölülerle geçmişimizin izini sürüyoruz hep ve bazen de bugünkü varlığımızı anlamaya çalışıyoruz. Anlamaya çalıştığımız yasını tuttuğumuz cansız beden değil, kendi kör bedenimizin tanıklığı aslında…Ölülerle, ölülerimizle buluşmak için mezarlıklar değil aslında, kentlerin en kalabalık yerlerine gitmeli. Bugün olduğu gibi. İstanbul’da, bu hoyrat ve kederli şehirde herkesin gölgeye dönüştüğü bugün, en gerçek olan Lhasa değil mi? İçimde dönüp duran sesi ve gülümsemesiyle…

Ben bunları düşünürken, kolunda gül sepeti, şeker pembesi yeleği ve çiçekli şalvarıyla kara bir çingene kadın belirdi yanımızda. Berger’in eline bir gül tutuşturmasından korktum bir anda. Ama yapmadı. Sepetini sandalyeye bıraktı, elini cebine attı. Avucunu Berger ve Lhasa’ya uzattığında kuru bakla tanelerini, bir birinden farklı renkte taşları gördüm. Çingene, kaderimizi kocaman ellerinde tutan dev bir kadına, İstanbul küçük bir şehre, Marmara hüzünlü bir göle dönüştü…
Dokunun” dediğinde, Lhasa çok yakından tanıdığı bu kader oyununa hemen katıldı. Önce kendi parmak uçlarını bakla tanelerine sürdü. Ardından Berger’in yorgun elleri, Lhasa’nın avuçları arasında, tanelerle buluştu. Lhasa bana dönüp, “sen yoksun” dedi… Çingene elindeki bütün taneleri masaya tek bir hareketle savurdu. Hepimiz saçılan kara bakla tanelerine ve taşlara bakıyorduk, ne yazdığını okumaya çalışarak… Çingene baktı, “burada bir şey yok, sadece ölüm var” dedi. Masaya bir kırmızı pörsümüş bir gül bırakarak uzaklaştı…

Ölümünden sekiz ay önce evlendiği yarı yaşındaki Maria Kodama’ya ithaf ettiği kitapta “bu kitap senindir” yazmış Borges dedi Berger ve ekledi:

bu ithafta alacakaranlıklar, Nara geyikleri, yalnız geceler ve kalabalık sabahlar, paylaşılan adalar, denizler, çöller, bahçeler, unutmanın yitirdiği ve hafızanın dönüştürdüğü şeyler, müezzinin tiz sesi, Hawkwood’un ölümü, bazı kitaplar ve gravürler olduğunu söylememe gerek var mı?… Ancak bize verilmiş olanı verebiliriz…

Borges bu dünyadan göçerken kördü… Ve son göreceğinin ne olduğunu çok iyi biliyordu:

Ah bitimsiz gül, mahrem, sınırsız,

Sonunda Tanrı’nın ölü gözlerime göstereceği…

Lhasa, “bu Borges için” dedi… What kind of heart

What kind of heart…

Would blind man choose…

Would blind man choose…

What’s better to wear…

In the dark for love…

In the dark for love…

Lhasa, Borges için söylerken, kendimizi adalar’a giden vapurlardan birinde bulduk… Ayaklarımız vapurun paslı korkuluklarına dayalı, güneşe bedenlerimizi bırakmış, martıların eşliğinde ilerliyorduk… Ve hiç bir yerdeydik… Elealı Zenon dememiş miydi?;

Hareket halindeki şey ne bulunduğu mekandadır, ne de bulunmadığı mekanda.”

Ve Berger, demiyor muydu?;

“… bu müziğin tanımlarından biridir benim için” diye…

Lhasa’da uçuşan kar taneleriyle bir müzikti artık. Ne burada ne de başka bir yerdeydi; yani hiçbir yerde ve her yerde. Adalardan birinde, bir tepede buldum kendimi. Lhasa ve Berger ise onları uzaktan izleyebildiğim küçük bir kumsalda oturuyorlardı. Bunca uzaktan, dalgaların sesini dinliyordum… Lhasa yavaşça bedenini taşlara bıraktı ve sırtını Berger’e dönerek yere uzandı… Rüzgarın üzerinden kayıp gittiğini durduğum tepeden görebiliyordum; bir düşte olduğumu düşündüm; kendi yarattığım bir düşte. John Berger de uzandı. Bedeninin kıvrımları Lhasa’nınkilerle uyumluydu… Kulağına kitaptan parçalar okuduğunu duydum:

“ … yatakta arkanı dönmenin yüzlerce yolu vardır. Çoğu davet edicidir, bazılarıysa ruhsuz. Bir de yanılgıya pay bırakmayacak şekilde refüze etmeyi ifade eden bir sırt dönme vardır. Sırt kemikleri zırh gibiydi…”

Sonra Lhasa’nın omzunda duran kar tanelerini üfledi. Bir anda ikisinin üzerine yüzlerce kar tanesi artarak dönmeye başladı ve bedenlerini sardı… Lhasa Rising’i söylüyordu… Kar taneleri çoğalarak yükseliyordu. İki bedenin birbirine geçtiğini gördüm, lhasa de sela, john berger; john berger lhasa de sela olmuştu adeta… Tek bir bedendiler… kar tanelerinin ve dalga sesinin arasında yükseliyorlardı…

Gün bitmek üzereydi ve veda zamanı geldiğinde boğazda, bir erguvan ağacının altındaydık; deniz ağır ağır akıyordu aşağıda… Gitmeseydin, “Victor Jara’nın hangi şarkılarını söyleyecektin Lhasa” dedim… “Ne önemi var artık” dedi… “Veda vakti” dedim… Erguvanların mor gölgesi üzerimizdeydi… Bu düş benimdi artık ve tek gerçek olan bendim… Berger, Lizbon’a annesinin yanına gitti…

Ağacın altına kıvrılıp uyudum; Hypnos’un derin nefesi üzerimdeydi…” Sonsuz bir uyku dilesem, daha erken” dedim düşümde… Lhasa benim için bir Victor Jara şarkısı söylemeye başladı…

***

son bir not: bu yazı yazıldığında lhasa’nın ölümü çok yeniydi ve onun acısıyla yazılmıştı… şimdi içinde adı geçen herkes ölü artık… çingenenin bakla falı doğru çıktı; “burada bir şey yok, sadece ölüm var”!

Leave a Reply

+ 19 = 25

Skip to toolbar