11
Jan

dün gece esmeye başlayan…

sert bir rüzgarla kar yerini bulutlu ve hafif güneşli bir güne bıraktı. gündemin, hayatın sertliği 3-4 gün karla kaplandı sanki; istanbul ahalisi kendini karın büyüsüne kaptırdı / kaptırdık…

bu kar macerasında benim için en heyecan verici olan evdeki çalışma masamın ardındaki pencerenin panjurunda oluşan  buz sarkıtlarıydı. onun dışında kar her zaman benim için pencerenin ardında kalması gereken bir güzellik ve elbette kar kristallerinin büyüsü…

bu kar fırtınasına paralel bir de “iş fırtınası” yaşadım ama o da şimdilik geçti ve yerine bir lodos etkisi bıraktı; biraz basınç, biraz baş ağrısı, biraz da kalp çarpıntısı. bir sonraki fırtınaya kadar…

***

2016’da çok az okudum. toplam 17 kitap. adlarını saymaya gerek yok elbette ama son kitabı, yastıkname‘yi burada mutlaka anmak istiyorum. ‘Kitap Çevirmenleri Girişimi’ bir çeviri projesi bu. türkiye ve dünyanın dört bir yanından 83 çevirmen, 1000 yıl önce japonca yazılmış bir metni ingilizce, fransızca, ispanyolca, almanca çevirileri ve japonca aslı üzerinden türkçe’de kazandırmışlar. kitaba dair özet bilgiyi tuncay birkan’ın sunuş yazısıyla vereyim:

“...Osmanlı edebiyatıyla analoji kurup Yastıkname adıyla çevirdiğimiz, ama bu tür kaygılar gözetmeyen bir çevirmenin pekâlâ “Başucu Kitabı” da diyebileceği Makura no Soşi, Japon edebiyatında zuihitsu adı verilen türün ilk ve en önemli numunesi sayılıyor. Düz çevirisiyle “kalemi izle”, daha dolambaçlı bir çeviriyle de “kalemine ket vurma, hangi konuda olursa olsun içinden nasıl yazmak geliyorsa öyle yaz” denebilir belki zuihitsu’ya. Yani kendi başına bir tür yaratmış bir kitap Yastıkname. Kitabın kaleme alındığı 10. yüzyıl Japonyası’nda daha çok kadınlarca kaleme alınan eserlerle çok güçlü bir günce edebiyatı, seyahatname ve anlatı geleneği oluşmuş, ama bu kitapla birlikte doğan zuihitsu, günce, biyografi, hatırat, şiirler, aforizmalar, listeler, anlatı eskizleri ve bugün Batı kökenli kültürlerde “deneme” adı verilen türün çok özgün bir bileşimi olarak tarif edilebilir.” ….

Kitabın yazarı Sei Şonagon’un 965 ya da 966 yılında doğduğu tahmin ediliyor, ölüm tarihiyse bilinmiyor, ama o dönemki kaynaklar tarandığında 1017 yılına kadar kesinlikle yaşamış olduğu anlaşılmış. Zaten Yastıkname’de yazdıkları dışında hayatı hakkında pek fazla bilgi yok. Ön adı bile bilinmiyor; “Sei”, soyadı Kiyovara’nın ilk karakterinin Çince’deki okunuşu, “Şonagon” ise o dönemin Japon sarayında belli işlerle görevli nedimeler için kullanılan genel bir unvan….

 

yılın son ayına yayılacak şekilde ağır ağır okudum bu kitabı. okuduğum her an, usulca başka bir evrene savruldum. zamanın ağır ağır aktığı, görüntülerin, seslerin, kokuların, dokuların, tatların, her şeyin yaşayan nefes alan her canlıya dokunduğu bir evrendi bu; şimdi neredeyse yitirdiğimiz, ayrıntıların evreni…

ve bu saraylı nedime onu saran evrenin tamamen farkında, akan zamanı her hücresiyle hissetmiş ve kaydetmiş bir kadın. bazen okurken seçkinci halinden, kadınlara mahsus detaycılığından ve huysuzluğundan nefret etsem de, bizden bin yıl önce yaşamış bu kadına bağlandım.

“… ne kadar garip ya da nahoş olursa olsun aklıma ne gelirse yazdım” demiş.  aslında belki bugün bizler de aklımıza ne gelirse bir yerlere not düşmeliyiz. hem unutmamak için hem de etrafımızda olan şeyleri, hayatı, fark etmek için… her şeyi büyük bir oburlukla tüketirken, aldığımız nefesi bile hissetmiyoruz çünkü.

‘şaşırtıcı ve üzücü şeyler’den biri olarak not düştüğü ifadeyi okuduğumda gülümsedim. bizim “devrilen öküz arabalarımız” bambaşkaydı ve fakat bir rüyadaki gibi sersemleme hissini yaşadığımızdan pek emin değilim artık…

Bir öküz arabası devrilir. İnsan, böylesine sağlam, büyük bir nesnenin sonsuza dek tekerlekleri üzerinde kalacağını zanneder halbuki. Bir rüya gibidir, sersemletir insanı, ağzın açık kalakalırsın.

veya zarif şeyler diye kaydettiği;

Menekşe rengi bir yeleğin üzerine giyilmiş beyaz bir palto.
Ördek yumurtaları.
Yepyeni gümüş bir kâsede sunulan, içine küçük buz parçaları atılmış liana şurubu.
Necef taşından yapılmış tespih taşları.
Mor salkım çiçekleri. Karla kaplanmış erik ağacı çiçekleri.
Çilek yiyen şirin bir çocuk.”

basit, her şeyin en yalın ve sade halleri… böyle şeylere zarif diye baktığımızı düşünmüyorum artık… böylesi zariflikleri fark etmiyoruz bile…

her satırın aynı keyifle okunmayacağı bir kitap bu; bazı yerleri atlayarak okuyabilirsiniz hatta. ama edinin derim, etrafınıza biraz daha dikkatli bakacağınız, seslere kulak kabartacağınız, kokuları hissedeceğiz muhakkak çünkü.

***

müziğimiz ludovico einaudi‘den

elegy for the arctic‘i

olsun.

kaybettiğimiz‘ her şey için.

 

 

Leave a Reply

64 + = 69

Skip to toolbar