10
Feb

dün gece yine bir kabusla…

bağırarak ve çırpınarak uyandım. değme senaryolara taş çıkartacak bir hanibal öyküsü içindeydim; hem de suçlu olarak… kimseler psikanalitik yoruma girmesin diye ayrıntı vermiyorum.

sabah yataktan kalkıp geldiğim mutfağın taş zemininde ayaklarım buz gibi dikilirken ve suyumu içerken rüyayı baştan hatırlamaya çalıştım; araya çok fazla karanlık alan girmişti. oysa ilk uyandığımda tüm detaylar aklımdaydı…

merak ettiğim şey, bazı rüyalarımızda bizim olan yüzler neden değişir. rüyamdaki ben’in yüzü bana ait değildi. acaba bir yerlerde rastladığım ve unuttuğum bir yüz müydü, yoksa parçaları birleştirerek yeni bir yüz mü kurgulamıştım. kimbilir; ursula’nın dediği gibi “rüyalar kendini açıklamalı…”

 

sonra servise bindim…

karanlıkta, servis denize paralel öylece ilerlerken ve çevremdekilerin uykusunun sesini dinlerken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde babam aklıma geldi… kilolu, kırmızı kırmızı yanakları olduğu ve rakı neşesiyle gözlerinin pırıl pırıl parladığı yıllar. ne olduğunu anlamadan gözlerimden yaşlar boşaldı… bıraktım; kendimi…

sonra iş…bütün gün bu vakte kadar kafamı kaldırmadan, öğle yemeği yerken bile, iş…

bir ara araya, tweeter’da iki dakika, gündemde ne oluyor diye gezmeye çıkmışken,  sevgili murat’ın babasını kaybettiğini öğrendim… sabah gelen gözyaşlarının, yeniden kaldığı yerden geri dönmesiyle, bir nefeslik sürede dağıldım, bir nefeslik sürede toparladım; mecburdum…

babaların kaybının ağırlığı farklıdır diye düşünürüm hep; bir rüyadan geriye kalan karanlık alanlara benzer alanların onlarla ilişkilerimizde de olduğundan belki de…

 

ve bütün bunlara paralel, aklımda gün boyu dönen can yücel dizesi;

“… Bu dünya, yoruldu mu kuşlar konsun diyedir, ve Tanrılar boşluktan bıkınca…”

 

hadi adamları dinleyelim

rüyalarda buruşmuşuz

diyoruz.

bağıra bağıra eşlik etmek isterseniz diye sözleri şuraya bırakayım:

 

Kafayı taktım çıkardım
Uzak yakın dekor tuzak
Savaş meydanında bir tutsak
Uyu uyan unutsak

Başımdan büyük dertlere yar oldum
Biraz bildim az da uydurdum
Rüyamın peşine taksi tuttum da
Cüzdanımı unuttum

Düne bugüne yarına baka baka vay
Yüzümü gözümü iki çift sözümü
Kirli sepeti dibi gibi bastırıp gizlemişim
Sola diye sağa düzümü tersime
Tam da başucuma saatli bombalar kurmuşum
Rüyalarda buruşmuşum

Gazı aldım hevaya uçtum
Tek iğneyle belaya düştüm
Saat kaç? zaman hiç, içim taş
Işıkları kapatmıştım

Kulelere tırmanmıştım
Ordan size tükürmüştüm
Sonra aşşağı inip durmuşken
Niyeyse başım acık ıslaktı

Rüzgar gibi kısraktı
Kör bir eşeğe yanıktı
Yerde yatan adam sokak lambasını
Elini şıklatıp kapattı

Bütün dünya uyumuştu
Saat farkı filan yoktu
Sanki yalana karnı toktu da
Bi üfleyip acıkmıştı

Düne bugüne yarına baka baka vay
Yüzümü gözümü iki çift sözümü
Kirli sepeti dibi gibi bastırıp gizlemişim
Sola diye sağa düzümü tersime
Tam da başucuma saatli bombalar kurmuşum
Rüyalarda buruşmuşum

 

imaj, marc chagall’dan (rüya)

Leave a Reply

9 × 1 =

Skip to toolbar