16
May

bir uzun sessizlik daha…

zaman benim açımdan epeydir yönetilir bir şey olmaktan çıktı; kontrolsüz ve freni patlamış bir şekilde ilerliyor…

bu akşam, nispeten sakin bir akşam geçirdim. yemek yapmadım; bir akşam yemeği daha yemek sepeti maharetiyle atlatıldı. sonrasında saksısı değişmesi gereken iki çiçeği hallettim. mutfak toprak içinde kalınca elektrik süpürgesini çıkardım ve hafifçe ortalığı süpürdüm ve iki gündür çamaşırhaneye dönüştürdüğüm salonu toparladım; ütü masası,  ütülenen çamaşırlar ve henüz ütülenmeyen çamaşırlar ortadan kalktı… bütün bunların ardından 70 dakika kondisyon bisikletini kullandım ve broen izledim. şimdi buradayım, biriken sözcükleri bırakıp kaçmak için…

***

nuriye gülmen ve semih özakça, 69 gündür, ankara’da yüksel caddesi’nde açlık grevi yapıyorlar. bir eylem olarak bunu yanlış bulabilirsiniz, inançlarınız gereği bedeninizi açlığa teslim edemezsiniz diyebilirsiniz, atılmalarını haklı bulabilirsiniz veya başka bir gerekçeyle bu yapılanı onaylamayabilirsiniz ama aşağıya not ettiğim şeyleri düşünmek zorundasınız, düşünmek zorundayız…

KHK ile işten atıldığınızda ne oluyor hatırlayalım: Sağlık güvenceniz olmuyor, herhangi bir kamu ya da yarı-kamu kuruluşunda doğrudan ya da dolaylı olarak çalışamıyorsunuz, yurtdışında iş bulmak gibi bir ihtimaliniz yok çünkü mevcut pasaportunuz geçersiz ve turist pasaportu vermiyorlar; son olarak da dokuz ay boyunca alabileceğiniz dokuz yüz liralık işsizlik parasını bile almanızı kaydınıza yazdıkları bir kodla engelliyorlar. Kısacası çok kesin bir biçimde bizi açlığa mahkum ediyorlar. Zaten başlı başına hak ihlalleri silsilesi olan süreç, karşı dava açamamamızla, savunma yapamamamızla, o rektörün hoşuna gitmemek, bu meslektaşın hırsının kurbanı olmak, sosyalist olmak, demokrat olmak, muhalif olmak gibi gerekçelerle taçlanıyor. Şimdi Yüksel’deki sevgili arkadaşlarımız diyor ki, bizi açlığa mahkum ettiniz. Durum bu kadar berrak. Bu berraklığı anlatmamız gerekiyor. Bulunduğunuz her yerde herkese bunu anlatın lütfen…

***

epeydir iyi okuyamıyorum. elimdeki kitaplar bitmiyor, hatta bir iki tanesini yarım bıraktım. ama iki gün önce john berger‘e geri döndüm. bu biraz kaçmak, biraz ıssız ve dingin bir limana sığınmak gibi bir şey oldu. bir anda kendimi kitabın tam içinde buldum, sözcükler beni sardı sarmaladı. ağır ağır sözcüklerin tadını çıkara çıkara okuyorum kitabı; sarılma hissiyle… kitap fransız alplerindeki çağdaş köylülerin hikayesi…

“… Süt sağma işi sona erdi, mutfağına döndü. Pancurları kapatmıştı… Pancuların arasından ışık süzülüyordu. Topladığı çiçek demeti pencerenin pervazında duruyordu. Gözleri çiçeklere takılınca attığı adım yarım kaldı. Sanki hayaletmiş gibi baktı onlara. Ahırda bir inek işedi, mutfakta sessizlik ve hareketsizlik her şeydi.

Masanın kenarından bir sandalye çekti, oturdu ve ağladı… Üzüntü seslerini hayvanların böyle tanıması çok tuhaf. Köpek adamın arkasına yaklaştı ve salta durup ön ayaklarını onun omuzlarına koydu.

Artık bir daha olamayacaklara ağladı. Annesinin yaptığı patates kızartmaları için ağladı. Annesinin bahçede gülleri budamasına ağladı. Babasının bağırıp çağırmasına ağladı… Çarşaf ütüleyen bir kadının kokusu için ağladı. Ocakta kaynatılan reçelin fokurtusuna ağladı. Tek bir gün olsun çiftlikten ayrılamadığına ağladı...” (bir zamanlar europa’da, çeviri: murat belge ve taciser belge)

***

izlediğim dizide oynayan kadın oyuncu insanların ellerinde olmadan bir şeylerin etkisinde kalma, kontrollerini yitirme hallerini anlatırken  “küçük kedi yavrularının yaptığı gibi” dedi. hanemize bir süre sonra bir kedi geliyor. şu anda dört kardeş olarak anneleriyle birlikteler. onları görüp büyülenmemek mümkün değil. iki gündür onları düşündükçe nefesim kesiliyor. yumurta rezervlerim tükendiği için üçüncüyü kedi olarak yapıyorum sanırım 😉

***

bugün bir ara mutfağı toparlarken, her zaman olduğu gibi günün batışına yakın  bana yeni bir oyun oynayan gökyüzüne gülümsedim ve fotoğrafını çektim. sonra arkamı döndüm, en fazla iki üç dakika bir şeylerle uğraştım ve tekrar gökyüzüne baktığımda pespembe bir bulut yığını bana gülümsüyordu ve  pencerenin önündeki melek ağır ağır salınıyordu. nuriye ve semih açlık grevini bıraksınlar dedim, içinde olduğumuz hayata biraz daha fazla akıl ve sağduyu diledim, nefes istedim, elimde olmadan bir mucize diledim, içimde kediler güldü, toprağa bastığım bir hayatın özlemi bir kez daha içimi doldurdu ve

max richter içimde çalmaya başlamıştı.

written on the sky

diyoruz.

Leave a Reply

48 + = 50

Skip to toolbar