31
Dec

yılın son günü…

bu yıl yeni gelen yıl için iyi dileklerde bulunmaktan içten içe vazgeçtiğimi farkettim. geleni olduğu gibi kabulden mi yoksa artık umudumu yitirdiğim için mi bilmiyorum…

diğer yanda 2018 benim için yeni bir dönemeç; bunu hissediyorum; bu hayatta geçirdiğim yarım yüzyılı tamamlamış olacağım… tuhaf bir şekilde 50’ler beni huzursuz ediyor… 40’ları sevmiştim ve kendimle barışmıştım; bakalım 50’lerin sürprizi ne olacak?

çocuklar bu yıl hayatlarının farklı evrelerine geçtiler; t. 21 olurken biraz daha erişkin artık, a. ise 13 yaşında ve bizimle arasına hafif bir mesafe koyarken, arkadaşlarıyla kurduğu evrenin içinde daha mutlu

***
neyse bunları geçelim ve önce yılın kitaplarından söz edelim…

bu yılın başında goodreads hesabımı gözden geçirip daha aktif olarak kullanmaya karar vermiştim ve hatta bir de kendime site üzerinde yıl boyunca toplam otuz kitap okuma hedefi koymuştum. ama yılı 24 kitapla kapatıp başaramadım.
2018 hedefini düşürmeyeceğim ve bu sefer 35 kitaplık bir listeyi hedefleyeceğim. sevgili mari’nin de 35 kitaplık bir meydan okuması var ama ben kendi listeme sadık kalacağım sanırım 😉

her ne kadar serviste dizi izlemeyi tercih ederek bu hedefin gerisinde kalmış gibi görünsem de bu hedefi asıl tutturamama nedenim çok çalışmaktı; neredeyse yıl boyunca bütün zihnimi iş kapladı…

yılın son kitabı john berger‘ın onların emeklerine üçlemesi’nin son kitabı olan leylak ve bayrak. ilk kitabı burada anmıştım. berger bir kez daha kalbimi çaldı, bu üçlemeyi okuyun derim.

üçlemeyle ilgili olarak, john berger’in ölümünün ardından adalet çavdar’ın yazdığı bir yazından da alıntı bırakayım şuraya:

“…
Domuz Toprak’ta köylülüğün yıkılışını, bir statü ya da sınıf olarak ortadan kalkışını öykülerle anlatır Berger. Fransız Alplerinde hayatınızda belki de hiç denk gelemeyeceğiniz bir neşe ve hüzünle, pek tanımadığınız kahramanlarla dolaşırken bulursunuz kendinizi. Köylülüğün yitimine bir hayıflanma yerine kaybolanın yeni düzen içerisinde nasıl bir yer bulabileceğine kafa yorar, aslında hep olduğu gibi yine umudu aramaktadır Berger.

Bir Zamanlar EUROPA’da yazdığı öykülerle köyden kente göç eden insanların kent hayatına karışmalarını, göçün sürecini ve devamlılığını anlatır. İnsanların nasıl değişebildiklerini, köylülerin metropollere göçüyle beraber hem köylerin hem metropollerin geçirdiği dönüşümü, aynı zamanda insanların birbirlerinin hayatlarına nasıl sızdıklarını resmeder. Kadınlık, erkeklik, aşk ve bütün bunların dönüşmesiyle, insanın kendi anlamının değişmesiyle ilgilenir.

Üçlemenin son kitabı olan Leylak ve Bayrak’ta yüzünü artık tamamen şehre çevirir Berger. Kente göçen köylülerin kentlileşmesini ve ardından gelen buhranı anlatır. Artık insanların içinde hem yalnızlık, hem korku, hem kaos, hem cesaret vardır. Devam eden göç, ait olunamayan başka bir benlik, kabul edilemeyen aşk, altından kalkılamayan cesaret ve suç, ölüm dâhil olur yeni hayatlara.
…”

***

bu yıl epey dizi izledim ve bazılarından size söz ettim.

sanırım çok sevip anmadığım dizilerden birisi strangers things. 80’lerde geçen bu diziyi ada’mızla izledim; onun üçüncü izlemesiydi 😉 hakikaten keyifli ve iyi; izleyin derim.

burada mutlaka anmak istediğim son iki dizi ise hinterland ve broen/bron. yılın son günlerinde bu dizileri lzledim.

broen‘den size daha önce söz etmiştim. son sezonu yeni izledik. akşamın ilerleyen saatlerinde biraz uykuyla uyanıklık arasında tekrarlar yaparak izledim; üstelik hikaye anlamında en zorlu ve karmaşık olan bu sezondu. kuzeyin pastel renkli puslu karanlığında, cinayetlerini birer sanat performansı gibi gerçekleştiren katilin peşindeki kanatları kırık iki ruhun, sage ve henrik‘in hikayesi gibiydi bu sezon.

kuzeyli polisiyeleri sevenler için enfes bir dizi broen; aklınızda olsun…

burada durup dizinin tema müziğini dinleyelim.

the choir of young believers

hollow talk

diyor.

 

hinterland ise sanırım bu yılın en iyisiydi.

öylesine pek de bir şey beklemeden ve hiç bir referans bilgiye sahip olmadan izlemeye başladığım bu dizi benim için gerçek bir sürpriz oldu. ingiltere’nin galler bölgesinde geçen ve yine başrolünde kanatları kırık bir dedektifin, dci tom mathies‘in olduğu bu dizinin her bölümü 135 dakikalık süresi ve görsel diliyle birer sinema filmi gibi.

bu hayatta izlediğim en pastoral polisiye oldu sanırım; upuzun ve sonsuzmuş hissi veren sahillere vuran dalga sesleri, rüzgarın ağaçlara, dallara, otlaklara çarparak yayılan ve yansıyan uğultusu, uçsuz bucaksız çayırlar, deniz kenarlarındaki sert yamaçlar inanılmaz güzelken, insanların yaşadıkları hayatın hissettirdiği keder ve yalnızlıksa bir o kadar acıydı.

diziyi izlediğim günlerde filmin müziklerini ve welsh melodilerini dinledim ağırlıklı… şimdi de yılın son melodisi olarak hinterland’den bir parça çalayım ve yılı kapatmak için akşama hazırlanayım.

the world keeps turning

diyoruz.

evet dünya dönmeyi sürdürüyorken ve biz hala nefes alıyorken hepimize yeni yılın biraz olsun umut, neşe ve dinginlik getirmesini diliyorum.

kapak fotoğrafımız;   love in the afternoon, 1992, andrew wyeth

Leave a Reply

83 − = 80

Skip to toolbar