25
Mar

kıbrıs günleri sapsarıydı…

sarı papatyalar, mimozalar ve sarı yoncalar her yerdeydi çünkü; ve mimozaların kokularına portakal çiçeklerinin kokusu karışıyordu…

bir şekilde mesafeli durduğum ve ziyaret konusunda çekincelerimin olduğu kıbrıs’a, ali gidelim dediğinde bahar olduğu için ve görmediğim bir yer olduğundan tamam demiştim; hafifçe hayal kırıklığına uğrayacak olmanın endişesiyle aslında. biraz bahar olması beni rahatlatıyordu; en nihayetinde akdeniz’de bir ada bahar’ın başlangıcında kolay kolay insanı hayal kırıklığına uğratamazdı… uğratmadı da…

sezon dışı olduğu için son derece sakindi; küçük türk gruplar dışında ağırlıklı avrupalı yaşlı turistler vardı her yerde. doğa uyanmıştı, mimozalar, narenciye ağaçları ve bilmediğim pek çok nefis çiçekli ağaçlar her yerdeydi ve elbette ada’nın dipkarpaz bölgesine doğru, beş parmak dağlarının gölgelerinin vurduğu sahil boyunca uzanan neredeyse bomboş topraklar yemyeşildi.

doğum günümü kırda bayırda dağlarda geçirmek istiyorun dediğim için bütün günü dipkarpaz üzerinden zafer burnu’na gidip dönerek geçirdik… kantara kalesine çıkıp büyülendik… yol kenarında bir koyda şarap ve peynirle öğle yemeğimizi yedik… doğada dolaşan eşeklere şaşırdık… huzurlu ve uzun zamandır olmadığım kadar keyifli olduğum bir gündü…

girne limanında, şahane girne kalesi’ne bakan küçük br otelde kaldık ve elbette bellapais manastırı’na gittik ve lawrence durell’in yaşadığı eve, acı limon sokağına uğradık…

son günü lefkoşa’da geçirdik… sokaklarda yürüdük… sınır kapılarına uğradık… katedralden dönüştürülmüş selimiye camii’ne girdik… hemen yanında ev yemekleri yapılan bir lokantada molehiya ve kıbrıs köftesi yedik… rüstem kitabevine uğradık… eski lefkoşa evlerinin olduğu sınır boyunca yürüdük ve dönüş yoluna geçtik ardından…

kıbrıs hüzünlü bir yer… hiç bir yere benzemiyor… biraz türkiye, biraz avrupa, biraz ortadoğu sanki…

ve keşke o iki halkı kendi hallerine bıraksalardı ve onlar kendi evrelerini yaratabilselerdi diye düşündüm hep gezerken…

***

kıbrıs bahsinden sonra 50 yaş konusuna gelmeliyim sanırım yada gelmemeliyim bilmiyorum… tek söylemek istediğim şey bundan sonrası için biraz daha hafifleyerek yaşama hayali ve hedefi var benim için… her türlü yükümden kurtulmak ve daha da sade yaşamak istiyorum; daha az eşyayla, daha az tüketerek, daha az yiyerek…

hayat, var olan haliyle ve bu memlekette tek başına yeterince ağır bir yük zaten; onu daha da ağırlaştırmaya gerek yok!

***

kıbrıs’a gitmeden hemen önce oya baydar’ın son kitabını,  yolun sonundaki ev‘i okudum. doğrusu heyecanla aldığım bu kitap beni biraz hayal kırıklığına uğrattı… o kadar fazla şey söylemeye çalışmış ki, tüm sesler bir gürültüye dönüşmüş ve anlamını yitirmiş hissi yaşadım okurken. her şeyin bir arada anlatılma çabası yoruyor beni artık… bir temanın en sade haliyle, derinlemesine ve tekrarlar ile anlatılması daha çok keyif veriyor; kendimi öyle metinlere ve anlatılara daha yakın hissediyorum bir süredir.

onun öncesinde ise hepimiz tamamen kendimizi kaybettik adlı kitabı okudum… bir best seller bu kitap ve fakat bir tokat gibi sert bir yanıyla… davranışsal psikoloji çalışanların şempanzelerle yaptıkları deneylere dair anlattıklarıyla, bilim tarihin yüz karası bir dönemine gidiyorsunuz. enteresan bir okuma deneyimi; bir bakın derim…

***

ve son olarak kendime doğum günü hediyesi olarak bir şarkı istedim çevremde ulaşabildiğim herkesten. enteresan bir liste oluyor.  van gogh sarısı adını verdiğim bu liste tamamlanınca sizlerle mutlaka paylaşırım. ama şimdi buraya o şarkılardan sadece bir tanesi ekleyeceğim.

terry lee hale çalıyor

trainer’s song.

Leave a Reply

5 × 3 =

Skip to toolbar