7
Apr

kıştan kalan soğuk bir gündü bugün…

üşüdüm ve eve geldiğimde hafif acılı ve sarımsaklı bir tarhana çorbası yaptım… ali çalıştığı için akşam yemeğinde yoktu; çocuklarla yalnızdık. genel olarak bağrış, çağrış ve gülüşmelerle geçen akşam yemeğimiz bugün sakin ve durgundu… yemeğin sonunda herkes odasına çekildi; ben kendi başıma masada bir süre daha oturup pencerenin dışında uçan kuşları izledim ve kalan şarabımı yudumladım…

sonra spotify’ın benim için oluşturduğu bir klasik müzik listesini açarak ağır ağır bulaşıkları yıkadım ve buzdolabını temizleyerek toparladım. neredeyse her akşam olan bu rutinimi seviyorum. eskiden haberler ile birlikte bu işi yaparken şimdi bana sadece müzik eşlik ediyor; ruhum ve yüreğim başka türlüsünü kaldıramıyor artık… bulaşık yıkarken kafamda çocuklarla ilgili bir sürü şey döndü, araya okuduğum son iki kitap girdi çıktı ve işle ilgili bir şeyler elbette… zihin tuhaf bir şey, bazen tek bir şeye çakılı kalırken bazen düşündüklerini kontrol edemiyor insan; her şey üzerine çullanıyor.

şimdi kendime bir con kahve yaptım… ada bir kaç geometri sorusu için yanıma geldi gitti ama şimdi herkes odasına çekildi. ev karanlık sadece mutfağın köşesindeki çalışma masamın ışığı yanıyor ve bulaşık makinesinin uğultusuna, yüzyüzeyken konuşuruz eşlik ediyor…
(29 mart, 21.35)

bir sinema filmine bilet almışım

***

gün başlıyor… kalktım ilacımı içtim; esneme hareketlerimi yaptım. ev derin bir sessizlik içindeyken ve ben o sessizliği bon iver’in flume şarkısı ile bozdum; şu sıralar güne bon iver ile başlıyorum…

kahvemi yapıp, mutfak penceresinin önünde geçen yıldan saklandığımız sümbül soğanlarımıza şevkat göstermeyi planlayarak ve serin, taze bahar kokulu bir hava olmasını umarak açtığım pencereden, evimizin ön tarafındaki müştemilatın bacasından yayılan keskin kömür kokusunu alınca pencereyi kapatım. bilgisayarımı aldım ve mutfak masasına geçtim. kahvem bitti, bunları yazdım ve az sonra ada’nın okuluna veli toplantısına gitmek üzere hazırlanmalıyım. yıllardır bu toplantılara katılırım; alışmak mümkün değil benim için; sevmiyorum. kendimi bir veli olarak hep “yabancı” hissediyorum… (31mart, 8.05)

***

wilhelm genazino’nun hayata küçük mutluluk anlarıyla ve ayrıntılarıyla tutunmaya çalışan kahramanı gibiyim bazen…

… Hayatımın seyrini tamamen değiştirme arzusu son iki ayda iyice arttı… Değişiklik yapma arzusunun üzerimde yarattığı baskı adeta elimi kolumu bağlıyor çünkü nasıl ve ne türlü bir değişiklik konusunda en ufak bir fikrim yok. Tam da öyle değil aslında. Zaman zaman içimde çakıveren ufacık bir umut ışığı geride bir tür pırıltı bırakıyor…

50 yaş sonrası planlarım arasında bulunan, bazı şeylerde değişiklik yapma arzusu, kör topal ilerliyor. daha fazla hareket et, daha az ve yavaş ye, daha az tüket ve eşyalarını azalt, özetle küçül olarak tanımlayabileceğim bir değişiklik arzusu… maden spora gidemiyorum ve buna zaman ayıramıyorum diyerek aldığımız koşu bandına her gün çıkıyorum, daha az yemeyi genel olarak başarıyorum ve fakat yavaş yeme kısmında ara ara çuvallıyorum… daha az tüket kısmı kendi açımdan nispeten kolay ve fena gitmiyor ama bir tüketim toplumu içine doğurduğum iki çocukla bu çok kolay değil!

birbirinin “panzehiri” gibi olan iki kitabı bir arada okudum son haftalarda… ‘ikigai: japonların uzun ve mutlu yaşama sırrı’ ve  ‘mutsuzluk zamanlarında mutluluk

ilki bir kişisel gelişim kitabı gibi aslında. japonlar herkesin bir ikigai’si olduğunu düşünürmüş; her sabah yataktan kalkmak için bir sebep yani, size iyi hissettiren, kendinizi bir anlamda gerçekleştirebilmenize neden olan bir sebep. benim ikigai’m ne bilmiyorum; kaybetmiş olabilirim ve bulmam gerekiyor!

diğer kitap ise, 40’lı yaşlarının başındaki bir almanın üzerinden modern insanın durumunun bir yansısı. insan kitabı okurken neredeyse her satırını çizmek istiyor ve dolaylı da olsa kendini buluyor. bize dayatılan bir sistem içinde direnirken kaybolmamızın hikayesi…

geçenlerde tezer keyifli bir gecenin sonunda “bazen size bakıyorum ve tamam ya her şey yolunda” diye düşünüyorum dedi anne baba olarak insanın çocuklarına her şeyin yolunda olduğunu hissettirmesi kolay değil ve her zaman mümkün değil; sen her şeyin yolunda olmadığını hissederken onlara bunu nasıl hissettireceksin! (3 nisan, 12.35)

***

zor uyandım bu sabah: gece uykularım ter basmaları ve sıcaklık hissi nedeniyle berbat durumda. çok sık uyanıyorum ve huzursuz oluyorum. derin ve dipsiz, yatakla tek parça olduğum bir uykuya dalmayı çok özledim…

herkes gitti. evde yalnızım. biraz dizi izledim… biraz yürüdüm… biraz ortalığı toparladım… sonra çalıştım… buzluktan çıkardığım tavukları doğradım ve marine edip buzdolabına kaldırdım… akşam yapabileceğim yemekleri kafamda tasarladım… bizim apartman görevlisi serkan’dan biraz yeşillik almasını istedim… yeşillikler geldi, ayıklayıp ıslattım ve bir kaç damla sirke ekledim…

şimdi bunları yazıyorum ve miles davis dinliyorum.

geçenlerde, epey oldu, sevgili gülcan;

merhaba…. şehir değiştirdim, hayatımda bir sürü değişik şeyler oldu… ama hergün tekirdağ yerine giresun’dan dinlemeye devam ettim… mutlaka vardır bir güzel melodi ve anlam diye… lütfen gitme ya… hani iş yaparken, alttan çalan ve motive eden, anlam kargaşasından çalkalanırken iyi gelen bir yanın var… radyoyla ilgili motivasyonunu düşüren şey ne bilmiyorum ama gitme ya…

demişti ve ben bir karşılık veremedim; bir yanıtım olmadığından sanırım. bu nedenle özür niyetine, son günlerde döne döne dinlediğim bir laura marling şarkısını gülcan için dinleyelim

what he wrote

diyoruz.

belki bir süre böyle yazarım… kısa kısa notlar halinde, günlük gibi… (7 nisan, 15.03)

 

Leave a Reply

− 1 = 6

Skip to toolbar