10
Apr

daha önce çöken radyo z sitesinden…

geriye kalan metinleri yavaş yavaş buraya aktarmaya çalışacağım… bu ilk olsun… serseri mayınlar mart 2010’un sonlarında vizyona girmiş; muhtemelen bunları bir nisan günü yazmışım…

bu yayına fotoğraf bulmak çok zor oldu benim için ve bir nina zilli fotoğrafı eklemeye karar verdim.

***

dönüş yolu… yine ankara’dan; alışveriş merkezlerine ve sitelere gömülmüş ölü bir şehirden…

3 gündür susuyorum. zorunlu günlük konuşmaların ve evle yapılan telefon görüşmelerinin dışında sustum ve kendimi dinledim…bir de askerlerle eğitimde hocaları: odtü’lü harika gülüşü olan ve bize eğitimde chaplin’in modern zamanları’nı seyrettiren makine mühendisi bir erkek ve havacı mühendis binbaşı bir kadın… bu binbaşı’ya ve eğitimdeki kadın üsteğmen’e bakıp bakıp neden kadınlar asker olur sorusunu sordum durdum… eğitimin son günü üstteğmen sivil geldi, kırmızı çantası, topuklu ayakkabıları ve afilli ve çiçekli elbisesi ve pembe tokası ile bakmayın subay olduğuma ben aslında bir kadın’ım der gibiydi. nedense hiç okumadığı halde sürekli sabahattin ali’nin kürk mantolu madonna’sını sandalyesinin altında açıkta tuttu. bense aralarda, öğle tatillerinde yemekte ve bahçede, sırtımı ortama dönerek sürekli okudum ve bu yolculukta iki kitap bitirdim: uyku ve herşeyin sonundayım.

uyku, 1976 doğumlu belçika’lı annelies verbeke’nın bir romanı. uyuyamayan maya ve gecenin bir yarısı sokaklarda bulduğu bir diğer uykusuzun, şizofren benoit’in romanı bu.

herşeyin sonundayım ise ve tezer özlü ile ferit edgü’nün 1966-1985 yılları arasında birbirlerine yazdıkları olağanüstü mektuplar… bir kere daha, tezer’e ve ferit edgü’ye bağlandım, kimbilir kaçıncı kez…

bu sessiz ankara yolculuğunun akşamları ise film izleyerek başladı. Ilk gün ferzan özpetek’in serseri mayın’ını izledim… ve onu da bir kez daha ne kadar çok sevdiğimi anladım. sinemadan çıkarken üniversite öğrencisi bir kızın sevgilisine “bu adam ne zaman eşcinsel aşkı anlatmaktan vazgeçecek”  dediğini duyduğumda, dönüp, “sen sürekli heteroseksüel aşkın her türlüsünü izlemekten sıkılmadın mı?” diye sormak geldi içimden… soramadım…

kızılırmak büyülüfener’den kavaklıdere’deki misafirhaneye kadar yürürken kafamdan geçenlerin hızına yetişemedim; kendimi dinlemekten vazgeçtim ve bedenimi yağan yağmura bıraktım…  bir büfeden küçük bir şişe yakut aldım ve bir büyükelçiliğin bahçesine bakan odama kapandım… bu bir şişe yakut’a eşlik eden iranlı kadın  şair furuğ’un yeryüzü ayetleri oldu:

Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti
Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul etmez oldu artık
Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu
Kimse düşünmez oldu yengiyi
Hiçbir şey düşünmez oldu artık
Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.
Kötü günler geldi ve karanlık
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler
İnsanın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz
Oldular
Çöllerin cennetinde
Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler
Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerin orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi
Bataklıkları alkolün
Ağulu buharlarıyla buruk
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirdi aç gözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda
Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün
Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü
Gövdesinin
Bir yerden bir yere sürünüyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde
Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Ta içinden dağıtıyordu birden
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu
Boğulmuş kendi korkularında
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları
Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen bir düşünceden
Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri
Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük canileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına
Ola ki gene de arkasına
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
Yarı canlı bir küçük şey karışık
Kalmıştır
Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna
Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
Güvercinin
İnanç olduğunu
Ah tutsağın sesi
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden
Ah tutsağın sesi

 

ertesi gün dibini bulan şişeyi misafirhanenin çöp kutusuna atamadığımdan, çünkü bu bir idari soruşturma konusuydu, şişeyi sokakta atmak üzere çantama koydum. ve şişeyi kışlanın kapısına kadar unuttum. tam içeri girecekken “pardon çıkmam lazım” dedim, çantayı kaptım ve kendimi dışarı attım. ve hemen kapının önündeki küçük çöp kutusuna şişeyi bıraktım.

ertesi gecenin filmi, martin scorsese’nin zindan adası’ydı. bildiğiniz amerikan gerilimlerinden biri… ara ara gözlerimi kapatıp, hoşlanmadığım sahnelerin bitmesini bekledim…

filmden sonra kendime güzel bir yemek ve bira ısmarladım tunus caddesi’ndeki yeni mekanlardan birinin açık hava kısmında; sigara içenler sayesinde ısınan sokaklara ilk kez şükrettim. yemeğimi yedim, biramı içtim ve uyku’yu bitirdim

geceyi tezer’in mektupları ve erik satie ile tamamladım… kucağımda kitap, müzik çalmaya devam ederken uyuyakalmışım

şimdi dönüş yolundayım. istanbul’u ve denizi özledim. şarkımız ferzan özpetek’in filminden daha önce dinlediğimiz bir melodi olsun…

nina zilli söylüyor

50 mila

 

Leave a Reply

÷ 2 = 5

Skip to toolbar