6
May

dün eve geldiğimde…

hiç bir şey yapmaya enerjim kalmamıştı. ev halkına akşam yemeğini yemek sepeti maharetiyle halledeciğimizi de yazmıştım zaten. bir çuval gibi kanepeye yığıldım kaldım ve akşamın erken saatlerinde de kanepe uyudum. gece sürekli terleyerek ve berbat bir başağrısıyla uyandım; hala beynim adeta zonkluyor…

a&a erken çıktılar. t. salondaki kanepede uyumaya devam ediyor. ben birbirlerine kur yapan kumruların yanı başında mutfak masasında grey’s anatomy izleyerek kahvaltımı yaptım. ilk gençliğimden beri hastane dizilerini seviyorum.

mutfak penceremizi süsleyen çiçeklerimizi suladım, fotoğraflarını çektim ve masadaki kirli tabakları tezgaha alıp dışarıdan gelen serin havayı hissederek bunları yazıyorum; kumrular şimdilik gittiler…

17 nisan’da “kendimi ayrıntısına burada giremeyeceğim bir nedenle çok özgür hissediyorum şu an…” dediğimden beri bir özgürleşme süreci yaşıyorum ve yavaş yavaş normale dönüyorum. eğer bir tür kapana kısılmış veya köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyorsam, kendimden uzaklaşıyorum; son bir yıldır yaşadığım buydu! bundan kurtuluyorum artık!

ve kurtuldukça, yazıyla, kendimi yazıyla anlatmakla ilişkim toparlanıyor… (28 nisan, 10.35)

***

yukarıdaki satırların üzerinden neredeyse bir hafta geçmiş. şimdi çorbamı yudumlarken ve bunları yazarken, sabiha gökçen havalimanı’nda antalya’ya kalkacak uçağımı  bekliyorum. evet bu hafta sonu ev halkını geride bırakarak annemin dingin limanına gidiyorum; üniversite yıllarımda, okulun ve gençliğin sarsıntılı ve çalkantılı ruh hallerinde, beni karşılayan ve kucaklayan, sarmalayan dingin limana…

üstelik bu yolculuğun ucu hıdrellez’e çıkıyor: yüreğimde kendime ait, çantamda ise zarflanmış şekilde ada’nın dileklerini taşıyorum, hızır ve ilyas’a teslim etmek üzere, akdenize bırakmak üzere…

sabahleyin 19 yıl aradan sonra yeniden okuduğum ‘fransız teğmen’in kadını‘ adlı romanı bitirdim. günlerdir büyülenerek okuduğum bu romanla sıkı sıkı sarılarak vedalaştım. 30’lu yaşlarımın hemen başında yaptığım ilk okumadan aklımda kalan sadece şahane bir aşk romanı olduğu ve sarah’nın bu aşk içindeki özgür duruşuydu. tuhaf bir şekilde kitabın arka planında dönen ve anlatılan viktorya dönemi ingiltere’sine, sanayileşmenin getirdiği değişime dair aklımda anlamsız bir şekilde hiç bir şey kalmamış. hatta yazar john fowles’ın olmadık yerlerde araya girerek romanla ve karakterlerle kurulan bağı sarsıcı bir şekilde kırmasını da tamamen unutmuşum. hayır asla bundan şikayetim olmadı tabii.

bu okumada,  hikayenin aşk yanından ve sarah’ın duruşundan çok dönemin o sarsıcı değişim ve dalgalanmaları daha çok ilgimi çekti. marx’ın, darwin’in, dickens’in, oscar wilde ve diğer pek çok önemli sanatçı ve bilim insanın ortaya çıktığı bu dönemin dünyanın en sarsıcı zamanlarından olduğu ve bizi bugün olduğumuz noktaya ulaştıran bir kırılma yarattığı muhakkak. yarın marx’ın 200. doğum günü ve hala yazdıkları geçerli. üzerimize heyula gibi yığılmış kapitalizm ise sınırlarına bir şekilde dayandı; dünya onun yarattığı ekonomik, ekolojik, sosyolojik ve psikolojik yıkımın altında kaldı…

kitabı okumadıysanız okuyun diyorum ve toparlanıp uçağıma gidiyorum ( 4 mayıs, 19.35)

***

antalya’dayım… dayımla yengem az önce gittiler. annem yarın sabah için yumurta haşladı, ben kekleri dilimleyip saklama kabına koydum. annem dilimlediği peynirleri ve küçük çeri domatesleri saklama kaplarına yerleştirdi. ben bulaşıkları yıkadım, ekmeği dilimledim. o ekmeklerin bir kısmını buzluğa kaldırdı… şimdi o hala bir şeylerle uğraşıyor içeride. ben buz gibi bir kadeh beyaz şarabımı aldım ve balkona oturdum bunları yazıyorum.

şimdi annem geldi, karşıma oturdu, zeytin yapraklarını tek tek koparıyor dallarından. her şey yarın için, hızır için. bu evde, bu balkonda o kadar çok şey yaşandı ki; her köşesinde saklı bir anı, bir koku, bir iz var.

bugün annem, ablam ve ben durduk ve düşündük, kırkyedi yıl geçmiş bu evde, hepimizi kocatan babamızı alan koskoca kırkyedi yıl…

gündüz sokaklardaydık. yeni kapı’da bizim mahallede balık yedik, tophane’de çay içtik, ablamın evine uğradık, evinin bahçesindeki mis kokulu yediveren limonlarından topladık. sonra anne evine geri döndük. annemin deyişiyle çerçöp olan bol sebzeli bir akşam yemeğinden sonra  komşu kadınlarla birlikte  evin önündeki güllere dileklerimizi bağladık, arka tarafta yakılan ateşin etrafında toplandık ve dileklerimizi bir kez daha içimizden  geçirerek en az üç kere olacak şekilde ateşin üzerinden atladık. dileklerin arasına zamanın ruhuna uygun şekilde politik, seçime dair mesajlar da girmişti. işin en acıklısı etrafta hiç çocuk yoktu. zamane çocukları dileklerini evrene fısıldamayı bilmiyor… ben çocuklarıma bunu öğrettim şükürler olsun 😉

ateşin etrafında gözüm eski komşularımızı ve çocukluk arkadaşlarımı aradı; nazmiye teyzeyi, fatoş teyzeyi, nuray teyzeyi, arkadaşım gül’ü ve deniz’i, apartmanın haylaz oğlanlarını ve daha pek çok kişiyi düşündüm. her şey çok geride kaldı…

annem elime içinde kırk tane zeytin yaprağı olan peçeteyi tutuşturdu. üzerinde z. yazıyor. “dileklerini bir kez daha tut” dediği için ellerimin arasına aldığım zeytin yapraklarına dileklerimi fısıldadım…

billie holiday usul kulağıma fısıldıyor şu an… bu balkonda çok hayal kurdum, güldüm, ağladım, yıldızları saymaya çalıştım ama sanırım ilk kez billie dinliyorum; dua niyetine… (6 mayıs, 00.26)

***

sabah dörtte kalktık, hazırlandık ve taksi çağırdık. annem, ablam, nihal teyze ve nihal teyze’nin tatlı torunu nihal taksiye doluştuk tam sokağı çıkacaktık ki, annem “aaa unuttuk” dedi… hepimiz neyi diyince “güldeki dilekleri” dedi annem.  beş yarım akıllı kadın herşeyin merkezindeki şeyi unutmuştuk. kıkırdayarak, taksiyi geri çevirdik, koşarak indik; kırmızı iplerimizi, bereket için toprağa gömülmüş tahıl yüklü minik kavanozlarımızı aldık ve yat limanından kalkacak teknelere gittik. yanlış saymadıysam 6 tekne, gürültülü ve oynak oyun havalarıyla, yola çıktı. sağlığımızla ile dileklerimiz için haşlanan yumurtalarımızla kahvaltımızı yaptık. annem o kadar çok yumurta haşlamıştı ki, yan masanın bile sağlığını garantiledik 😉

falezlerdeki dilek kayalığına gelince tekneler dönmeye başladı ve herkes zeytin yapraklarını, irili ufaklı kağıtlara yazdığı, çizdiği dileklerini suya bıraktı… eve dönüşü mermerli üzerinden ve karaalioğlan parkı üzerinden yürüyerek yaptık ve tatlı nihal’e babasının, amcalarının ve bizim çocukluk hikayelerimizi anlattık…

ne iyi ettim de geldim antalya’ya diyorum ve keşke yatlar denize açılırken illa müzik olacaktıysa keşke bu olsaydı dediğim bir parçayı çalıyorum…

sezen aksu‘dan bir ederlezi yorumu geliyor şimdi

hıdrellez

diyoruz elbette. (6mayıs, 11.17)

Leave a Reply

51 ÷ = 17

Skip to toolbar