27
May

erkenden uyandım yine…

belki de çıkıp yürümeliydim biraz ama tuhaf bir yorgunluk var bu aralar üstümde. sabahları vücudumun her yeri ağrıyarak uyanıyorum… kahvaltı yaptık, a.çıktı, bugün çalışması gerekiyor çünkü,  çocuklar hala yataklarındalar. pazarları genel olarak iş günümüz;  ev halkının hepsinin biraz ucundan tuttuğu temizlik, çamaşır ve belki bir az ütü günü. bugün buna da halim yok!

dışarıda yağmur yağıyor… çalışma masamın karşısındaki ağaçlar yeşilliklerinin en parlak halindeler. asma yapraklarıyla sarmalanmış nefis mürver ağacı tomurcuklandı, yan tarafındaki ceviz ağacı bu yıl iyice boy attı; yaprakları yanındaki evin üçüncü katına ulaşıyor. mürverin diğer yanındaki dut da bu yıl çok büyüdü ve onu arkasından sarmalayan nar  ağacı kıpkırmızı çiçekleriyle ben de buradayım diyor. ve hepsinin gerisindeki malta eriği meyveleriyle parlıyor…

ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları ve bunu tekrar tekrar söylemekten hiç sıkılmıyorum… ağaçları ve bulutları seviyorum ve onlara eşlik eden kuşları…

***

dün şahane bir gündü. sevgili nurşen‘le sonunda sarıldık ve uzun bir süredir takip ettiğim ve çok sevdiğim bazı blogger’ın gözlerine bakabildim;  birbirimize gülümseyebildik. sözcüklerin oluşturduğu bir evren blog dünyası; keşke yazmayı bırakmasak.

az önce mutfak penceresinin önündeki minik bahçemin solan çiçeklerini  temizledim. bir güvercinin kuğurtusu ve kargaların, martıların kanat çırpıntıları arasında agnes obel

riverside‘ı söylüyordu.

When that old river runs past your eyes
To wash off the dirt on the riverside
Go to the water so every near
The river will be your eyes and ears
I walk to the borders on my own
Fall in the water just like a stone
Chilled to the marrow in them bones
Why

Leave a Reply

7 + 3 =

Skip to toolbar