neredeyse üç ay olmuş…

nereden başlayacağımı bilmiyorum…

radyo z’den her ayrılmak zorunda kaldığımda onu çok özlüyorum ve bir o kadar da buradaki varlığımda acemileşiyorum; sanırım yavaş yavaş burada olmayı yeniden “hatırlayacağım”…

bu hafta izinliydim. yılı tatille kapatacağım. bu iyi geldi elbette. bir süredir kesintisiz bir şekilde başımın sol tarafına musallat olan ağrı tatille birlikte büyük ölçüde ortadan kayboldu; bir nöroloğa gitmeyi yine erteleyebilirim yani…

kış tatili keyifli… geçenlerde arkeoloji müzesi’ne ve tanpınar edebiyat kütüphanesi’ne gittim, eminönü’nün kaotik kalabalığına karıştım. dün de milli saraylar’ın resim müzesi’nde ayvazovski’nin fırtınalı denizde kaza isimli resminin karşısında uzun uzun oturdum. tam da yaptığım şey müzenin minik broşüründeki a. schopenhauer’den alıntısı gibiydi:

“... Herkes bir resmin önünde, onun konuşup konuşmayacağını, konuşacaksa kendisine ne söyleyeceğini görmek için bekleyerek bir prensin huzurunda durduğu gibi durmalıdır ve prensin huzurunda olduğu gibi kendisi ona hitap etmemelidir, çünkü o zaman ancak kendisini işitecektir….

tek keyifsiz olan şeyse, muhtemelen neden orada uzun uzun oturduğumu merak eden güvenlik görevlisinin sırtımda hissettiğim bakışlarıydı.

bugün sinemadaydım. izlenebilir olduğuna düşündüğüm ilk seans filmlerinden birini izledim. şimdi ise bunları yazarken üzerine sert bir kahve döktüğüm balkabaklı dondurmamı yiyorum. müziğimse countertenor jakub józef orliński ve varşova filarmoni orkestrası’ndan.

g.f. handel‘in oratoryosu messiah‘dan bir arya bu.

he was despised 

ile geri dönmüş oluyorum böylece.