aslında bu yayını…

cuma günü yapacaktım ama olmadı… ilk kez hizmet aldığımız kalibrasyon firmasının karman çorman bir şekilde teslim ettiği işin karmaşasını bütün bir gün çözmeye çalışırken bunalıp kaçtığım instagram’da sevgili  crowsday‘in yazısı bir anda beni olduğum yerden başka bir boyuta kaçırıverdi; o fotoğrafa ve sözlere içimden bir yayın yapmak gelmiş ama karmaşa beni yeniden içine çekmişti…

şimdi güneşli ve fakat soğuk bir pazartesi günündeyiz; yeni bir haftaya başladık ve ben hala aynı karmaşayı çözmek için uğraşıyorum. az önce yerimden kalktım, derin bir nefes aldım, kendime bir kahve daha hazırladım ve tekrar bilgisayarın başına geçtim bunları yazıyorum… arkada spotify’ın benim için hazırladığı haftalık listeden bir şarkıyı anohni tekrar tekrar söylüyor:

Şimdi bir kuş kızım
Kalbime sahibim
Şimdi, burada ellerimin arasında
Arıyordum
Kanatlarımı
Doğmuş olacağım
Yakında gökyüzünde
Çünkü ben bir kuş kızım
Ve kuş kızlar cennete gider
Ben bir kuş kızım
Ve kuş kızlar uçabilirler
Kuş kızlar uçabilirler

 

crowsday’in yazdıklarını yeniden okudum. yine bir an için buradan uzaklaştım ama bu sefer takıldığım sözcükler bambaşka…

sürekli dönen bir ritmin içinde savrulup duruyoruz, her gün çarptığımız duvarın kendisi de şiddeti de farklı; yarın yeniden okursam ne olur bilmiyorum. gün gelecek hiç bir şey hissedemeyecekmişiz gibi geliyor bazen…

neyse!

şimdi o sözleri, sarı çiçekleri* ve dönüp duran şarkıyı buraya bırakıp, cihazlara, sertifikalara ve kahveme geri dönüyorum…

hava çok soğuk… aklı olanın evde sakin sakin oturmasını gerektirecek kadar sevimsiz, pis bir hava var ama mecbur dışarı çıkmak lazım. ancak şu, zamanında ünlü bir aktrisken alkol ve uyuşturucu batağına batmış, parasını, şöhretini, sevgisini kötüye kullanan aşıkları ve kocaları tarafından terk edilmiş, her şeyini kaybedip  gece kulüplerinden çalışmaya başlamış bir kadına benzeyen mahzun, kadersiz istanbul şehrinde ayakta kalabilmek için çalışmak ve mümkünse ekstralara gitmek zorundasın. bazen ekstralara o kadar gitmek istemiyorum ki emekli olup ingilizce’nin i’sini unutacağım, beynimden sileceğim, kız enstitü mezunuymuşum gibi dikiş dikip, yan komşu ile bardağın camına çay kaşığını çarptıra çarptıra karıştırıp içeceğim ve dışarıda yağan yağmuru izleyeceğim günlerin hayalini kurarken buluyorum kendimi. sonra metroda giderken insanların yüzlerine bakıyorum. hayatın bir çemberin içine sıkıştırıp oradan buradan attığı tokatlarla sağa sola savrulurken ayakta kalmaya çalışan bedenleri yorgun, günlerdir virüs, yolsuzluk, deprem, çığ, uçak kazası haberleri ile feleği şaşmış neye nasıl üzüleceğini, isyan edeceğini bilememişken, kimbilir hangi nedenlerle kendi küçük dünyalarında irili ufaklı depremlerle de baş etme gücünü bulabilmek için bindikleri durak ile inecekleri durak arasındaki süre boyunca her şeyi stand by’a almış, hayata ara vermiş, canım insancıklar. hiç bir anlamı olmayan gitgellerle ömrümüzü , kaldırımın kenarına bırakılmış çiçekler gibi solan hayatlarımızı törpülüyoruz; olur da ya tutarsa ya güneşli güzel günleri görürsek ve motorları maviliklere sürebilirsek diye biz büyüdükçe kirlenen dünyada.

*fotoğrafla biraz oynadığımı itiraf ediyorum!