bugün radyoda sevgili metin’i ağırlıyoruz…

veya benim onu ilk tanıdığım adıyla, tumblr halkından, hafif abi’yi. çok keyifli günlerdi diyerek susuyorum elbette…

***

 

“epey zaman olmuş blog işlerinden elimi eteğimi çekeli. fakat sevgili zelda bahis konusu ise davete icabet etmemek olmazdı! eh, gelmişken birkaç laf edip sıvışayım o halde.

*

imdiii, bu kara[ntina] günler[in]de ne mi yapıyorum? aslına bakılırsa birçokları gibi “hiiiç!” demeliydim, çünkü ruh halim tam da bu cevabı gerektiriyor ama ah ben yok mu ben (pen?!), yapamıyorum öyle!

*

önce hissettiklerimden konuşayım. bi kere, tezer özlü’nün neredeyse hepimizce ezbere bilinen o ünlü sözünde saklı dehşeti bütün boyutlarıyla, dahası, meymenetsiz cavit’le birlikte (covid-19’a ben böyle diyorum arkasından!) duble porsiyon yaşamakta olduğumu[zu] görüyorum –çünkü ne yazık ki gündemi izleme alışkanlığından kendimi bir türlü alamıyorum (gündemden korkunç bir örnek vermiştim bu cümlemin sonunda, sildim. bu güzel blogu kirletmenin anlamı yok.)

*

ikincisi, bunun bir karabasan ya da bir eşek şakası olduğunu düşünürken yakalıyorum kendimi ve halime acı acı gülüyorum. değil canım değil, en baba distopik roman ya da en korkunç korku filmi bile yaşamakta olduğumuzun yanında oyuncak kalır. bu iş bittiğinde – ki benim gibi müzmin bir kötümsere göre bitmeyecek, bitmez– hepimiz renk renk, boy boy paranoyaklar olarak ortalıkta salınıp duracağız.

*

sonra da kendimi başka yoldan avutmanın yolunu buluyorum. oolum diyorum, önünde sonunda hepimiz tarih olacağız –hayır, tarih filan değil masal!–, dalgana bak! ben de dalga boyumu ölçüyorum (boyumu bu yeni dünya ölçüyor nasılsa). morötesi mi kızılötesi mi karar veremiyorum. öyle ölçüyorum olmuyor böyle tartıyorum olmuyor, gelsin o vakit musiki… barok: % 90, azıcık da diğerleri. ruhumun (yani naçiz bünyemin beyin nahiyesinde vuku bulagelen elektrokimyasal süreçler bütününün) selâmeti için eğitim değilse bile musiki şart!

*

velhasıl, duygu durumum kaygı verici. birçoğumuzunki gibi. hava almaya balkona çıkayım şimdi biraz. bugünler geçmeli diyeyim. ingeborg bachmann’ın sözcüklerini ödünç alarak, göğüslerdeki taşları itmek, karanfilli elleri serbest bırakmak ve onların şarkı söylediklerini duymak için genci yaşlısı, dünyanın dört tarafında inatçı bir umutla hayata ve yanındakilere sarılsa diyeyim (aman ha, uzaktan!).

*

yaşayışıma gelince, adı üzerinde: yaşıyorum 🙂 halâ! koronadan nalları dikmem herhalde, lâkin başka şeyleri bilemiyorum. onları mecburen öteliyorum, bu gidişle onlar beni öteleyecek gibime geliyor 🙂 nerede yaşıyorum? yurt edindiğim köyden uzakta, dört yıldır gözüm gibi baktığım canım fidanlarımdan, tarla faremden, sarsak kaplumbağadan, şen kuşlardan, pasını bir türlü temizleme fırsatı bulamadığım el arabasından ırak. dört duvarın arasında, biraz ekranın karşısında, biraz sayfaların arasında, biraz kendi içimde.

*

lafı fazla uzatmayalım, ev sahibimiz kızmasın! şimdi ben gideyim müzik gelsin: emerson, lake and palmer‘dan, grubun adıyla aynı adı taşıyan albümden: “lucky man“. (bu vesileyle bugün bu şarkıyı müzik kutuma da koyacağım.)”

Leave a Reply

÷ 5 = 2