sevgili ege…

 

Galileo ve Darwin’in de söylediği tek şey şuydu:

Düşündüğümüz şekilde olmak zorunda değil.”

— ursula k. le guin

 

 

 

canımız ursula’nın boşa geçirecek vakit yok kitabını, içinde kendi yaptığı gelincik resimleri ve basra körfezindeki kapıların kilitlerinin ve tokmaklarının olduğu bir kartpostalla ilettiği zaman çok mutlu olmuştum. niye bilmiyorum, belki de ege’nin kartpostala yazdığı sözler yüzünden, kitabı uzun süre yanımda gezdirdim fakat okumadım. sonunda okuma konusunda çok da verimli geçmeyen bu covid19 günlerinde, servisle işe gelip giderken, sarı bir marker’la bir sürü cümlenin altını çize çize kitabı bitirdim.

ege kartpostalda “Açıkcası romanları ya da anlatıları kadar güçlü bulmadım bu denemelerini ki şiirlerini bile çoğu insanın aksine güçlü bulurum. Denemeleri yaş aldıkça hissedeceklerimin de farklılaşacağını daha sert yüzüme vurdu…” yazmıştı. yaş aldıkça, insanın bedenindeki ve zihnindeki değişimlerle birlikte hissettikleri de kesinlikle değişiyor; bu değişimi hissetmeye başladığım yaşlara geldim sanırım.

***

benim bu denemelere dair hissettiğimse, sanki yaşlı olan ursula’ya daha uzak hissettiğimdi. bu duyguyu kızıma, ada’ya, anlatmaya çalışırken, yaşlı olan patti smith’in duygu dünyasına ursula’dan daha yakın hissettiğimden söz ettim. bu şu an için geçerli tabii; bundan on yıl sonra veya yirmi yıl sonra ne hissederim bilmiyorum. burada ne demek istediğimi ursula’dan bir alıntı ile anlatayım:

1995 yılında bir metnin her hangi biri için taşıdığı anlam, aynı metnin 2022’de ifade edeceği şeyden tümüyle farklı olabilir. Oregon’da ifade ettiği anlam, İstanbul’da anlaşılmaz olabilir; oysa İstanbul’da benim hiç niyetlenmediğim bir anlam da taşıyabilir.

belki de rahatsızlığımın nedeni ursula’nın çok açıktan, yaşla gelen  huysuzluğunu kabul etmesindedir… belki de benim de vakti geldiğinde huysuzun önde gideni olacağımı bilmemde… kim bilir…

***

geçen pazar olduğu gibi bu hafta da pazar günü 65 yaş ve üstündekilerin sokağa çıkma, bir başka ifadeyle havalandırma günüydü. bu yaşadığımız tuhaf günlerde sanırım beni en fazla etkileyen şeylerden biri  yaşlı insanlar için bu sürecin zorluğu ve bir şekilde onların görünürlüklerinin başka bir şeye evrilmesi…

burada sözü yine ursula’ya bırakacağım:

Eksilmiş bir şeyle ne yapılır?

… Çömlekçi kuşunun sorusunu* uzun uzun, ciddi bir şekilde düşünmeyi tavsiye ediyorum. 

Buna verilecek pek çok yanıt var. Eğer üzerinde uğraşırsanız, eksilmiş bir şey de çok iyi değerlendirilebilir. Bir sürü insan (genci yaşlısı) bunun için çabalıyor.

Henüz gerçekten yaşlı olmayan insanlardan tek istediğim, onların da çömlekçi kuşunun sorusunu düşünmeleri ve ihtiyarlığın kendisini eksiltmemeye çalışmaları. Bırakın yaş meselesi olduğu gibi kalsın…

Lütfen şunu anlayın, ben kendi adıma, kendi huysuz ihtiyarlığım adına konuşuyorum. Bunun için kendilerine ‘dinç’ ve ‘enerjik’ denmesinden hoşlanan seksenliklerle dolu öfkeli bir sürü tarafından azarlanabilirim. Peri masalına inanmak isteyenlerden bunu esirgeyemem ve eğer düşündüğümden daha uzun süre yaşarsam ben de bunu isteyecek hale gelirim: Sen yaşlı değilsin! Kimse yaşlı değil. Hepimiz sonsuza dek mutlu yaşayacağız.”

çömlekçi kuşun sorusu, robert frost’un 1916 yılında yayımlanan the oven bird adlı şiirinden.

***

kitaba geri dönersem;

kitap, ursula le guin’in 2010-2017 yılları arası yazdığı blog yazılarından bir seçki. tüm yazılara şuradan erişebilirsiniz. ursula 2010 yılında, 81 yaşındayken, jose saramago’nun bloğundan ilhamla blog’a başlıyor. pek çok şey konusunda yazıyor ve son yazısını eylül 2017’de, ölmeden dört ay önce yayınlıyor. kitapta doğrudan yaşlılıkla ilgili olmasa da bir şekilde o geçen yılların izinin sirayet ettiği denemeler de var. bazılarını çok sevdim; örneğin yumurtasız‘ı ve notre-dame de la faim‘i…

***

bu yayına ne şarkı çalacağım konusunda çok kararsız kaldım. bir an içimden leonard cohen’in son albümünden bir şarkı çalmak geldi ama dünyalarının çok farklı olduğunu hissediyorum. bu durumda alan parsons project‘den old and wise‘ı çalacağım.

buna ursula ne derdi bilmiyorum…

kitapta, dönüp duran yıldızlar, çepeçevre deniz: philip glass ve john luther adams başlıklı müzikle ilgili bir yazı da var. bu iki sanatçının eserlerini dinlediği performanslarla ilgili bir yazı bu ve şöyle bitiyor:

Bu konserlerin ikisinden de çıktığımda, devletimiz kendini parçalara ayırırken ve türümüz kendi yuvasını mahvetmeki çin deliler gibi uğraşırken nasıl nasıl da havada, ruhumuzda titreşimler yaratmaya devam ettiğimize, bu müziği, bu soyut, güzel, cömert şeyi yapabildiğimize hayret etmekle meşgulüm.

evet old and wise diyorum.

Leave a Reply

10 × 1 =