dünyanın bir radyosu
radyo z
26
Oct

içinde olduğumuz hayat…

yorucu ve bir tür girdap; döne döne aynı saçmalıkları yaşarken, dibe doğru sürüklendiğimizi hissediyorum bazen… buradan bir yere varmayacağım. söyleyip kaçıyorum 😉

***

iki gündür eğitimdeydim; sabahtan beri masama çöküp biriken işleri toparlamaya çalıştım. şimdi kendime bir ot çayı yaptım ve yanağımı okşayacak bir melodi ararken maria teresa vera ile karşılaştım.

tam hayal ettiğim gibiydi. önce yaşlı, buruşuk ve çok şeye dokunmuş ellerini yüzüme dayadı ve sonra sımsıkı kollarının arasına aldı…

evet

maria teresa vera

veinto anos

diyor.

albümün tamamını dinlemek için buradan buyrun

 

 

21
Oct

sırtıma güneş vuruyor…

ve çalışma masamda, parmaklarımın üzerinde güneş ışıkları dans ediyor. aralık pencereden esen rüzgarı ise panjurun sesinden hissediyorum…

işe gömüldüm…

birden çalmaya başlayan bir melodi her şeyi durdurdu… kahvemden bir yudum aldım, sesi açtım. kendimi bir süreliğine müziğe bıraktım…

birlikte dinlemesek olmazdı!

evet katie grey

set free

diyor…

 

….

And you got style
And you got grace
And you got the means
To leave that place
But you’ll never, never make it
And you’ll never, never break it

Until you learn to see
Until you set free

So set free
Set free

Set free
Set free

De de dum de de de
De de dum de de de

Free, oh
Set free

If we could see that this was all that we need
Inside our minds
Bodies and souls
We wouldn’t run and we would let go
Cause we’d realize
That we had
That we had no control

19
Oct

bunaldım bugün…

her şey üstüme üstüme geldi… “en iyisi balığa çıkmak” dedim…

işleri toparladım, ofisi kapattım… hemen kıyıya inip, beni arada balığa çıkaran balıkçıyı buldum. oltayı, yemi her şeyi benim için hazırlamıştı önceden. ben de bir büyük matara kahve ve bir küçük matara “pekmez” hazırlamıştım kendime. yıllar yıllar önce, odtü’de yurtlardan bir arkadaşımla, karlı soğuk ankara günlerinde, taşıdığımız cep kanyağına pekmez derdik…

yaşlı ve pek de konuşkan olmayan balıkçı “nereye?” dedi.

neverland’e” dedim. ben de pek konuşkan sayılmazdım zaten.

küçük tekneye atladım, burnuna gidip oturdum. geriye hiç bakmadan, ağır ağır ilerleyen teknenin motorunun ve suyun sesine odaklandım.

“neredeyse geldik” diyen seslendiğinde balıkçı, geriye dönüp baktım karadan eser yoktu; denizin tam ortasında, neverland’deydik.

yem olarak kullanacağım yanıçların torbasını açtım, iğnelerin uçlarına yumuşak hayvanları ağır ağır,  tek tek taktım. iğneler parmak uçlarına takılmıştı, kana aldırmadım… sallanan teknenin çeperlerine çarpan suyun sesi ilaç gibiydi; her şey, bütün iç sıkıntısı ve bunaltı, acı geride kalmıştı.

misinanın ucundaki yemlerle yüklü iğneleri, mantardan yavaşça çözerek derin suya ağır ağır bıraktım.

ve beklemeye başladım…

her şey ağırlaştı… bütün evren derin bir sessizliğe büründü… sadece suyun çırpıntısı…

nefes alışımı duymaya başladım. dikkatimi versem kalp atışlarımı da duyacaktım; biliyorum…

teknenin altında rengarenk balıklar cirit atıyordu. yüzeye yaklaşanların gümüşsü parlaklığı gözümü alıyordu…

balıkların oltaya vurmasını hissediyordum; yemleri tek tek yiyorlardı… aslında eve bir kova balıkla dönmek gibi bir niyetim falan yoktu. neverland’e balıkları beslemeye gelmiştim zaten…

kahvemden bir yudum aldım; pekmezi eksikti. bir parmak daha ekledim…

maviye döndüm…

tamara topferova içimde

la marea‘yı söylemeye başladı.

 

19
Oct

artık sabahları…

bayağı karanlıkta evden çıkıyorum… günün ilk ışıklarına neredeyse yetişiyorum.

bilirsiniz sabahlar günün en sevdiğim saatleridir ve hızla ilerleyen servisin camından ışığın dalga dalga etrafı sarmasını izlemek bu dönüp duran hayatta en sevdiğim şeylerden biridir.

bu sabah da öyle bir sabahtı… kulağımda anouar brahem trio‘un astrakan cafe‘sini dinlerken sabahın güzelliğinden gözlerim doldu.

paylaşmasam olmazdı…

bir de ilhan berk’den alıntı yapalım:

Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

18
Oct

güvercinler gittiğinde…

bitti. ağır ağır, sevgili natalia’dan vedalaşmaktan korkarak bitirdim kitabı; kafamda kitabın başında yazan kısacık ama çok ağır bir cümleyle beraber:

canım, bütün bunlar hayat işte

kadınların kendi gerçekliklerini yaşadıkları, sıkıştıkları hayatın içinden anlatabildiklerini düşünürüm hep… bildikleri, izledikleri, öğrendikleri, hissettikleri, sürdürdükleri tek gerçeklikle, yaşadıkları hayatın izleri, kokuları, olayları ve tecrübe ettikleri her şeyle yeniden yeniden kendilerini anlatabilirler. onlara düşen pek çok zaman sadece onlara sunulandır; kendi tasarlamadıkları bir hayatın içine düşüp, onun gerçekliği ile yaşamlarını kimseye ilişmeden ve o hayatın sürmesine katkıda bulunarak sürdürebilirler…

natalia’nın anlattığı gibi:

“… Gece, uyanırsam, içimdekilerin hepsi, bir nakliyecinin adamları gelip de evde her şeyi yerlerinden çıkardıklarında nasıl olursa öyle oluyordu. İçim böyleydi: dolaplar koridorda, sandalyelerin bacakları havada ve bardaklar kağıtla sarılmak ve saman dolu bir kutuya konmak üzere yerde , somya ve yatak bozulup duvara dayanmış, her şey karışık…

olsa da onlar bu karmaşanın içinde bedenlerini ve akıllarını bir şekilde koruyarak yaşamayı ve başkaları için yaşamayı sürdürebilirler; bazen de tamamen yiterler…

natalia, bu hayatta karşılaşabileceğiniz en “sıradan” kadınlardan biri. sizin gibi… anneniz gibi… anneanneniz gibi… bıçaklanarak öldürülen kadınlar gibi… çocuklarını ölmeye gönderen, cenazelerini kucaklayan kadınlar gibi… bir hayatın içinde sadece izleyerek, ama tüm detayları izleyerek,  yaşamını sürdüren, çevrelerindekilerin ihtiyaçlarını karşılayan, onlar için yaşayan, nesnelere, hareketlere, duygulara duyarlı, dokunduğu her şeyi hisseden bir kadın…

ve aslında neyi istediğini de son derece iyi bilen…

“… Onun öylesine aşık bir halde geçirdiği o gece gibi bir gece geçirmeyi çok isterdim dedim, ama benim çalışma odalarını temizleme, toz alma ve çocuklara bakma işim vardı ve dünyanın bütün o güzel şeyleri, rüzgar, canlı sarmaşıklar, havayı delen serviler, bir bahçenin bir yandan öbür yana giden yaprakları benim için yaratılmamışlardı. Benim için her şey bitmişti, tek beklentim üzüntü ve dertti…

***

iç savaş’ın sürdüğü 1930’lu yılların barcelona’sına bir kadının yaşamı üzerinden tanıklık eden bu aşk romanını okuyun derim… ama tensel yanı olmayan, temelde dokunmak, hayatı paylaşmak ve taşımak üzerine kurulu bir aşk romanı olsun beklediğiniz; bildiğinizi sandığınız, size dayatılan aşklardan değil…

müziğimiz kitabın çekilen filminin soundtrack’inden…

ramon muntaner söylüyor

cançó de la plaça del diamant

 

13
Oct

kıymetlilerimden…

bob dylan‘a bugün nobel edebiyat ödülü verildi…

adam tartışmasız şair, tartışmasız müzisyen… ritminden ve değerinden hiç kaybetmeden üretmeye devam ediyor…

ödül ilanında komite sözcüsü “Sappho ve Homer’in şiirleri de müzik eşliğinde sunulurdu. O büyük bir şairdir” demiş.

bakalım bu ödüle reaksiyonu ne olacak dylan‘ın; merakla bekliyorum.

elbette bob dylan dinleyeceğiz ve elbette bir bob dylan klasiği; eski ve canlı bir performansla

blowin’ in the wind

diyoruz.

Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var
Ona erkek demeniz için
Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin
Kumlarda uyumadan önce
Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı
Sonsuza dek yasaklanmalarından önce
Cevap, dostum, rüzgarla esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Bir adam kaç kez yukarı bakmalı
Gökyüzünü görebilmesi için
Evet, ve bir adamın kaç kulağı olmalı
İnsanların ağladığını duyabilmesi için
Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için
Ne kadar çok insanın öldüğünü?
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Kaç yıl geçmeli bir dağın varolabilmesi için
Suyla yıkılmaması için
Evet ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için
Özgür olmaları için izin verilmeden önce
Evet ve bir adam kaç kere çevirebilir başını
Sadece görmemek için
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor

 

 

12
Oct

bugün sevgili bora…

facebook’da şöyle yazdı;

Sabah evden çıktım, önümde kirpi, akşam dönerken bir fare… kimbilir ne yaşamlar ne ruhlar var daha hemen yanıbaşımızda, ama göremediğimiz. Bugün, şehrin tüm gürültüsüne rağmen belki bir kuş sesi size ulaşmaya çalışıyor, belki de güneş tenimizde kışın anımsamamız için bir iz bırakmaya…”

bunu hep düşünürüm ve şu sıralar okuduğum kitap güvercinler gittiğinde‘yi okurken daha da çok düşündüm. kitabı daha sonra anlatacağım elbette…

tuhaf bir şekilde etrafımıza olan ilgimizi tamamen yitirdiğimizi düşünüyorum; ne nefes alanların farkındayız ne de kitabın kahramanı sevgili natalia’nın sözleriyle “… yaprakları dallara koyan, yaprakları dallardan koparan…” zamanın. hadi kargaların sesi bet geldi diyelim, güvercinlerin kuğurtusunu duyuyor muyuz?

hep aynı güne kalktığınızı düşünüp, işe gitmek için kendinizi uykulu ve bıkkın sokağa attığınızda,  o birbirini tekrar eden günleri bir anda, minicik bir kıpırtı, havalanma, tıpırtı, hışırtı ile bambaşka bir güne çevirme potansiyeli olan hayatı hissettiniz mi hiç?

oyun oynasak mesela ve herkes sıradan bir  günü bambaşka bir güne çevirebilecek şeyin ne olduğunu kulağıma fısıldasa…

olur mu?

bora’nın sözcüklerinin çağırdığı şarkıda söylediği gibi ne bir günü farklı yapar?

“what a difference a day made” adlı bu şarkıyı 1934 yılında meksikalı maría grever ispanyolca olarak ‘cuando a tu lado vuelva’ adıyla yazmış ve dinah washington 1959 yılında ingilizce yorumlayarak grammy ödüllerinde en iyi blues performansı ödülünü alarak popüler hale getirmiş.

burada iki yorum dinleyelim

önce libertad lamarque‘den cuando vuelva a tu lado

ve hemen ardından dinah washington‘dan what difference a day made.

şarkının farklı yorumlarını dinlemek isterseniz de şuraya buyurun lütfen…

fotoğrafa gelince… bir gün öğle tatilinde çınar ağaçlarının gölgesinde tahta masada arkadaşlarla çay içerken, yaprakların rüzgarla dansı benim bardağımdan geçerek masaya yansıyordu. kimse farkında değildi tabii… sessizce ve kimseye çaktırmadan bu fotoğrafı çektim…

 

10
Oct

günün sonuna doğru…

kısa bir mola niyetine çay yaptım. rezene, kiraz sapı, yeşil çay ve karanfilden oluşan bir çay.

ve yanına kurabiye niyetine bir pink martini şarkısı dinledim.

tea for two diyoruz…

burada pink martini‘ye little jimmy scott eşsiz sesiyle eşlik ediyor.

Skip to toolbar