dünyanın bir radyosu
radyo z
19
Nov

bugün homer’in doğum günü…

sevgili ayşen’in, şahane bir dostun kitabevi homer. istanbul galatasaray’da yeni yerinde yeni yaşına girdi…

nice yaşlara, hep birlikte…

ve ne kitapsız ne müziksiz yaşanmaz diyerek, kitaplarla beslenen bir listeyi homer için dinliyoruz…

ama önce suzanne vega

calypso

diyor.

listeyi dinlemek içine lütfen aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız. şarkıların içeriğini oluşturan kitapları da aşağıdaki listeden görebilirsiniz…

homer 26 yaşında (tıklayınız)

Suzanne Vega – Calypso (Homer,  Odyssesy)

Jefferson Airplane – Rejoyce (James Joyce, Ulysses)
Home at Last- Steely Dan (Homer,  Odyssesy)
The Cure – Killing an arab (Camus, Yabancı)
Juliet – Emilie Autumn (Shakespeare, Romeo ve Juliet)
Noah And The Whale – Jocasta (Sofokles, Kral Oedipus)
Guns N’ Roses – November Rain (Del James, Sensiz adlı bir öykü)
Lana Del Rey – Off to The Races (Nabokov, Lolita)
Muse – Resistance (George Orwell, 1984)
Regina Spektor – Samson (İncil, Samson ve Delilah)
Jefferson Airplane – White Rabbit (Lewis Carroll, Alis Harikalar Diyarında)
Belle and Sebastian – Wrapped Up In Books
Simon & Garfunkel – I Am A Rock
Camera Obscura – Books written for girls
Loreena McKennitt – Dante’s Prayer (Dante, Inferno)
Pj Harvey – The River ( Flannery O’Conner Nehir adlı öykü)
The Doors – End Of The Night (Louis Ferdinand Celine, Gecenin Sonuna Yolculuk)
Bruce Springsteen-The Ghost of Tom Joad (John Steinbeck, Gazap Üzümleri)
Beatles – I am the Walrus (Lewis Carroll, Deniz Ayısı ve Marangoz öyküsü)

16
Nov

cohen… safranbolu… amasra…

 

11 kasım’da leonard cohen kara trene bindi ve biz de inanılmaz bir zamanlamayla bir hafta sonu kaçamağı ile safranbolu ve amasra’ya gittik. cuma akşamı iş çıkışı yollara cohen’in şarkılarıyla düştük ve iki gün boyunca sadece cohen dinledik. sonbaharın tüm hüznü ve duygusuyla gerçek hayattan, işten güçten, çocuklardan, gündemin uğultusundan ve bütün gürültülerden uzakta, sapsarı, kızıl, turuncu ve solgun yeşile bulanmış bir yas tuttuk.

bu yasın hüznü geziyi anlatma isteğime baskın sanırım ama kısa kısa notlar düşmeden de olmayacak…

safranbolu; uzun yıllardır gitmek istediğim yer… tam da hayal ettiğim mevsimde gitmiş oldum… güzeldi; böyle  kalabilmesine, biraz olsun korunabilmesine şükrettik. çarşısındaki esnafın satış yapma telaşından ve baskısından bunaldık. bu sadece orada değil, bütün turistik yerlerde içimizi daraltan bir durum olarak duruyor ne yazık ki. safranbolu’nun kendi yaşamını, eğer kaldıysa kendi ruhunu ise pek fazla hissedemedik. yeterince uzun kalmadığımız için muhtemelen…

kent müzesi güzel bir sürprizdi her şeyiyle. 1900’lerin başında yapılmış kaymakamlık binası, başına gelen pek çok şeyden sonra şahane bir müzeye dönüşmüş artık. safranbolu’yu orada hissedebiliyorsunuz… müze binasının arka tarafındaki saat kulesi ise gerçek bir sürprizdi. şu anda türkiye’de çalışır durumda olan ve içine çıkılabilen en büyük saat kulesi ve üstelik ülkenin ilk saat kulesi o…

saatin bakım ve onarımını 1965 yılından bu yana kundura ustası ismail ulukaya yapıyormuş. saatin dördüncü bakıcısı ve bizi kulede o karşıladı; eğitimden, daha fazla yürümek gerekliliğine, meslek kurslarının saatlerinin eksikliğinden, kulenin tarihine, saatin bakımına dair pek çok şey anlattı. keyifle dinledik. saat biri vurduğunda, hep birlikte anın tadını çıkardık. dönen zaman varlığını hissettirmek için her yolu deniyordu…

akşamüzeri inanılmaz güzel ve büyülü bir yoldan amasra’ya geçtik ve güneşli günün ardından, değişen havanın kokusunu alarak amasra’ya girdik. kaldığımız otel karadeniz’e tamamen tepeden bakan bir binaydı ve odamızın denize bakan cephesi boydan boya camla kaplı bir  pencereydi.

cohen’in sesi odayı sardığında, şarabımızı açtık ve o akşam dışarı çıkmamaya karar verdik.

ertesi gün sabah hava aydınlanmaya başlarken uyandım ve değişen havayı ve değişen havanın denizin üzerinde oynadığı oyunları izledim; günün ilk saatlerinde hafif bulutlu olan hava bir saatin içinde hızla değişti ve rüzgarla yağmur başladı.

kendimizi yağmurlu ve rüzgarlı amasra’nın sokaklarına bıraktık. ne yağmurdan, ne rüzgardan yana şikayetimiz yoktu; her şey olması gerektiği gibiydi…

***

rivayete göre fatih sultan mehmet şehre hakim bir tepeye geldiğinde hayranlıkla şöyle der:

Lala, lala!, Çeşm-i Cihan bu mu ola

ve kaleye haber gönderir :

Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem kalenin anahtarını bana getiriniz.”

ve  cenevizli kale komutanı anahtarı fatih’in bulunduğu tepeye getirir ve şehir savaşmadan alınmış olur.

fatih, gelse şimdi görse muhtemelen aldığına pişman olurdu amasra’yı. anadolu’nun her yerini sarmış iğrenç yapılaşmanın burayı da sarması bir yana, yamaçlarda yükselen ultra lüks daireler, sahildeki çöplük, fatih’in vermek istemediği hasarı kat be kat veriyor bu güzelim karadeniz yerleşkesine şu an ve sonu da olmayacakmış gibi görünüyor…

amasra’ya dair hislerim de budur…

***

her yeri kendimize benzetiyoruz ve bitiriyoruz; özensiz, pis, değerinin farkında olunmadan yaşanan, gezilen yerleşimlerimiz her yanı sarmış durumda.

kendi kendimizi yiyecek kadar açgözlüyüz, net!

***

ve öyle bir hayatta yaşıyoruz ki, bazen konuşmayı unutuyoruz. kendi iç sesimize yabancılaşıyoruz ve hatta onu tamamen yitirenler de oluyor sanırım.

uzaklaşmanın, kendini duymayı sağladığı bir hayat bu…

arada kaçmak lazım…

***

elbette leonard cohen dinleyeceğiz şimdi de. bu sefer son albümden bir  parça gelsin.

you want it darker

diyoruz.

 

 

 

11
Nov

sabahtan beri ağlıyorum…

beni “ben” yapan her şeyi yavaş yavaş yitiriyorum gibi hissediyorum artık… belki de insan bu “hayatın sonuna” böyle alışıyordur. etrafta sana ait bir şeyler kalmayınca buralarda olmanın da bir anlamı yok her halde. canımız leonard cohen belki de;

Ölmeye hazırım. Umarım çok rahatsız edici olmaz… Aslında sürekli kendimi dramatize ettim, çok abarttım. Sonsuza kadar yaşamaya niyetliydim…

derken, bunu anlatmaya çalışıyordu. kendimizi çok abartıyoruz, o kesin…

… azala azala gitmeye alışıyoruz; bildiğim bu…

cohen, şimdilik geride kalan bizlere, en yalın halleriyle, hissettiklerimizin sözcüklere dönüşmüş hallerini bıraktı; sade ve doğrudan söylenmiş sözcüklerle yazılmış şarkılarını, hep üretilmiş bir ömrü ve en son ekim de çıkan son bir şahane albümü. insan ancak ömrünün sonunda bu kadar güzel bir şey yapabilirdi…

bana bütün hissettirdiklerin için şükran diyorum

ve

hey, there is no way to say goodbye

demekten de kendimi alamıyorum…

10
Nov

çalışırken biraz enerjiye…

 

ihtiyacım varsa, önce koşup bahçeye çıkıyorum. söğüdün altına gidip, derin bir nefes alıyorum ve manzaranın tadını çıkarıyorum… yine öyle yaptım… bulutlar ve rüzgarla beraber ışık inanılmaz güzel oyunlar oynuyor bugün…

sonra ofise dönüp en iyi çalışma eşlikçilerimden biri olan chinawoman, yani michelle gurevich dinlemeye başladım.

size çalmasam olmazdı.

first six months of love 

diyoruz.

 

 

 

7
Nov

sevgili justine…

sana şifa niyetine bir nick cave şarkısı çalıyorum.

bu şarkıyı daha önce hiç dinlememişim veya sürekli bir şeyleri yitiren zihnimin oyunu bana bu his; bilemiyorum.

opium tea

diyoruz.

7
Nov

haftaya nefis bir…

yann tiersen melodisi ile başlayalım.

uzun zaman olmuştu yann tiersen dinlemeyeli… yaşlanmış, ama güzel yaşlanmış…

son albümü 18 eylül’de çıktı ve adı eusa; tamamını dinlemek isterseniz şöyle buyrun

ama biz burada albümden bir parça dinleyelim.

porz goret

diyoruz.

 

 

 

4
Nov

bugün keyfim yok…

bir ormanda kapanlara yakalanmadan, var olmaya çalışıyoruz adeta.

bize nefes olsun diye

chaima mahmoud dinleyelim…

inni mnih

diyoruz.

işin arasında bu melodiyi sardım gün boyu..

masamdaki manolya tohumlarına baktım göz ucuyla…

kuşlarımı “gökyüzüne saldım”…

ve kara trene bindiği bugün, gülten akın’ın, telezaman şiirini içimde döndürdüm durdum…

başka türlü geçmezdi!

 

TELEZAMAN

Deniz uzaklaşıyor gitgide
Ufuk çekiliyor
Kumsal genişliyor
Kısalıyor adımlarımızsa

Kumlar mı?
Makina ölüleri, füze artıkları, sakat uydularla
Barbar medya, gazeteler, zor söylemleri
Bilimsiz karmaşa
Yaz oysa
En güzel orda yazlardı

Kabuklaşabilir akrep kendi hızında
Yılanların derileri demirden
Düşlerimiz kırılıp ufalanıp
Gelincikler soluyor dokunmadan
Deniz uzaklaşıyor

Deniz uzaklaşıyor gitgide
Uçurumlar akan ırmak o deli
Yok şimdi
Yalnızlığın damarını besliyor
Kirli yoğun kandırılmış suyla

Biz mi? Biz değiliz, önceki dün bugün başka
Dokumuzu değiştiriyorlar hızlı vuruşlarla
Tutunamıyoruz ilgilerimize, sevgilerimize
Ve aşka
Deniz uzaklaşıyor

3
Nov

sabah çok söylendim…

sonra mesaiye kaldım… hala işteyim; kafam taş gibi, gözlerim yanıyor…

ve artık işe deniz tekin eşlik ediyor.

ateş edecek misin diyoruz.

 

Skip to toolbar