dünyanın bir radyosu
radyo z
29
Jan

geldik onbirinci soruya…

dolabımdaki en eski kıyafet tek bir tane değil… hepsi aşağı yukarı aynı yılların kıyafeti; yani okul yıllarımdan. bunları asla atamadım ve sanırım ömrümü tamamlayana kadar da hep benimle olacaklar.

ilk yelek babaannemin anneme evlendiklerinde yatağın altında koy diye verdiği eski bir kilimden yapıldı. kendimi bildim bileli, hafifçe parçalanmış bu kilim annemlerin yataklarının altında dururdu. sonra annemle bir modelden esinlendik ve o bunu dikti. arkası siyah kadifedir.

ikincisi kapitone bir ceket. okulda staj yapmaya başlayacağım yıl şık bir kıyafet olarak dikmişti annem. bayılırdım ve gururla giyerdim.

ve sonuncusunu kendim yaptım; çuha üzerine kanaviçe. mezuniyet yemeğimizde  kısa siyah bir etekle giymiştim. benim şık kıyafetlerimdendi.

hep böyle otantik şeyler giymezdim elbette ama çok fazla yeleğim vardı; hala onları çok özlüyorum. ve sanırım yıllar içinde kıyafetlerim de pek değişmedi. aşağı yukarı şimdi de üniversite yıllarımdaki gibi giyiniyorum, benzer takıları takıyorum ve bol bol fularım, eşarbım var.

bizim bütün kıyafetlerimizi, çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca annemiz dikti. çarşıya çıkar vitrinlere bakar, annemin ifadesiyle “fikir alırdık”. sonra burda dergilerinden model seçerdik. onun kıymetlisi zetina marka dikiş makinesi evin en kıymetli eşyalarından birisiydi. ben ağır ve yavaş bir çocuk olduğum için annem ilk dikişi kesme aşamasında beni yanaştırmazdı; dikiş sallanır diye. kıpırdak olan ablamı ise dikişin üstünden atlatırdı 😉

çocukluğumu düşününce en çok özlediğim şeylerden birisi daha önce andığım tuhafiyeci dükkanları ve manifaturacılar sanırım; top top kumaşlar, kumaşların sonsuz renkleri ve desenleri, kumaşların üzerinde ellerini dolaştırmanın keyfi ve elbette manifaturacıların kokusu.

eskiden kıymetli, temiz giyilen, bayramlık olan kıyafetlerimiz olurdu ve annemiz her bayram bize yeni bir kıyafet dikerdi. konfeksiyon ürünlerinin artışıyla kaybettiğimiz her şey gibi kıyafetlere dair değer duygumuzu ve onlara harcanan emeği de unuttuk…

***

bu yayının müziği ne olsun diye çok düşündüm.

o zamanlar çok sevdiğim, çok dinlediğim müziklerden olsun istedim ve türkçe olmalıydı elbette.

ezginin günlüğü‘nün çekirdek kayıtlarından, gençliğimde avaz avaz söylemekten keyif aldığım bir parça geliyor şimdi.

sabah türküsü

diyoruz.

26
Jan

onuncu soru…

asla unutmak istemediğin anın?

buna tek bir şey yazamam sanırım… kendi çocukluğum bir yana, kendi çocuklarımın küçüklüğünü asla unutmak istemiyorum; ama her şey gittikçe uzaklaşıyor sanki…

burada #tbt niyetine eski bir yayın paylaşayım. asla unutmak istemediğim an’lardan biri olarak…

 

21 kasım 2008

… sabahtan beri atamadığım kaçma isteğini kağıtlarda gideriyorum… avrupa birliği yedinci çerçeve programının bilim toplum projeleri arasına, epeydir üzerinde çalıştığım bir patti smith yazısı çevirisi karışıyor; her halde izinsiz gösterinin yeni sayısında okuyabilirsiniz…

zeynep ankara’da çok rüzgarlı bir gün olduğunu yazmış, “lodos hüznü yazını bulsan keşke yada yeniden yazsan…” diyor… bulmama olanak yok ve yazsam eminim ilk yazıdan çok başka bir yazı olur. o yazıyı yazdığımda 20-21 yaşındaydım… şu anın yarısında yani 😉

çevirdiğim yazıyı patti smith 27 temmuz’da yazmış, yani ada’nın doğum gününde. ve yazının adı gülen yüzler. bazılarınız biliyor bizim ada’mızın acayip güzel bir gülüşü vardır. geçen gün sokakta yürürken durduk yerde “biz çok mutluyuz değil mi anne?” dedi. korkarak ve korktuğumu farketmesinden de korkarak “evet” dedim…

***

yeni türkü

bana bir masal anlat baba

diyor.

fotoğraf abimizden…

26
Jan

dünden beri döne döne…

dinlediğim bir melodi ile güne başlayalım.

tamamen tesadüfen karşılaştığım ve şimdiye kadar nasıl olup da atladığımı anlamadığım bir müzisyenden dinliyoruz.

ezio bosso çalıyor.

clouds, the mind on the (re)wind

ve dünün sorusunu gecikmeli olarak bugün yanıtlayayım.

“göçmek zorunda kalsam yaşamak için seçeceğim ülke” fransa olurdu; provence bölgesinde rhone nehri kıysında veya dağlarda bir köye yerleşip sakin ve sessiz günler geçirmek isterdim.

veya buzla ilgili sorunlarımı bir şekilde çözüp izlanda’ya yerleşirdim.

24
Jan

bir dahaki hayatımda kim olmak isterdim?

sorumuz bu. önce zor geldi ama aslında çok basit bir yanıtı var benim için bu sorunun.

ya maria callas gibi şarkı söyleyebilmek yada bir evren bilimci yani kozmolog olmak isterdim.

çünkü müzik yeteneğim sıfır ve bu en kıskandığım yetenek…

diğer yanda, evren, sonsuz bir boşluk olarak,  içinde barındırdığı enerji biçimleri, kara delikleri, genişlemesi, gökadaları, yıldızları ve büyük oranda karanlık madde’den oluşmasıyla çok şiirsel.

ama onu anlamak için farklı bir zekaya sahip olmak gerekiyor; korkarım benim “aklım” notaları, sayıları ve evreni, hayal ettiğim kadar “okuyamıyor” 😉

elbette maria callas dinliyoruz

vissi d’arte

yukarıdaki imaj flammarion gravürü‘nün renklendirilmiş versiyonu. bu gravürlü ilgili daha fazla ayrıntı için şuradan lütfen.

 

23
Jan

bugünün yayını geçen yıldan olsun…

facebook’da paylaştığım yayınlar, kaybolan bazı yayınları kurtardı. bu da onlardan bir tanesi…

 

22 ocak 2016

dün evdeydim. ada biraz hasta, bende de hafif bir kırıklık var. birlikte, genel olarak sakin bir gün geçirdik.

kahvaltıdan sonra ben sabah yarım bıraktığım bir filmi bitirdim, ada televizyon seyretti. uyuduk. kalkıp kendimize yiyecek bir şeyler hazırladık ardından ben sofrayı topladım ve kitap okudum, ada youtube videoları seyretti. sonra o bana 5 malzemeyle nasıl makyaj yapıldığını uygulamalı bir şekilde gösterdi ve onunla makyaj üzerine konuşurken, ben iş yerinden gelen mesajları yanıtladım. ardından yine herkes kendi kabuğuna çekildi; ben burnt’ü izlemeye başladım, ada odasında bir şeyler yaptı… araya isim, hayvan bitki oyunu girdi, sonra ben burnt’ü bitirdim ve yemek hazırladım.

evde olmayı ve arada böyle günler geçirmeyi seviyorum.

***

sabah izlediğim ‘45 yıl‘ isimli 2015 yapımı bir ingiliz filmiydi. uzun süren bir ilişkinin, geride kalan geçmişin de yüküyle, aslında nasıl da zorlu bir macera olduğunu sakince anlatan bir film bu. başroldeki her iki oyuncu da inanılmaz. son derece sade bir şekilde tüm duygularını izlerken size yansıtıyorlar…

film üzerine söyleyebileceğim çok şey var ama beni çok etkileyen ve takılıp kaldığım dört şeyi yazıp susacağım…

bir, evleri, tam yaşamayı hayal ettiğim kır evi gibiydi…

iki, evin sağına soluna, tavanarasına, bahçedeki depoya dağılmış, saklanmış bir geçmişin olmasıydı. aslında geçmişimiz yaşlandıkça hafızalarımızda gri bir alana dönüşüyor; tüm kanıtları kendimizin bile unuttuğu kutularda, sandıklarda bırakıyoruz…

üç, yaşlandıkça ve sona yaklaştıkça, aslında hayatın ritminin nasıl da düştüğünü ve birbirini sürekli tekrar eden eylemlerden oluştuğunu izlemek biraz acıttı. bu iki yaşlı insanın ağır ritimli hayatlarına düşen ve bir bomba etkisi yaratan meselenin, elimde olmadan, daha erken yaşlarda başlarına gelseydi ne olacağını düşünmekten kendimi alamadım. bu kadar sessizce ve derinden yaşanmazdı sanırım.

dört, geoff mercer’ın 1962 yılında isviçre buzullarının derinlerinde bıraktığı katya’sının bedenin yaşlanmadan kalmış olma ihtimalinin onda yarattığı etki…

 

kate ve geoff’un düğünlerindeki ilk dans müziklerini dinleyelim şimdi.

platters’dan nefis bir şarkı bu;

smoke get in your eyes

diyoruz.

***

son not olarak “çelınç” oyunumuzun son iki sorusunu yanıtlayayım…

hatırladığım en eski anı şimdi anlatacağım mı emin değilim ama zihnimde kalan, zamanları yitmiş, en sevdiğim anı parçalarından biri bu. ve zaten en eski anıların öncesi sonrası yok…

burdur’da dedemlerin evindeyim. dedem hala yaşadığına göre en fazla 5 yaşında olmalıyım. evin üst katından bahçeye doğru inen ahşap merdivenlerde oturuyorum. konuşuyoruz ve ben bir şeyler anlatıyorum.

… di mi? diyorum

dedem gülümseyerek “di” diyor…

 

eğer bir hayvan olsaydın hangisi olurdun? sorusuna yanıtım ise net… kesinlikle karga.

21
Jan

yitirme yaşlarımıza gelmiş durumdayız…

bir kaybın acısı dinmeden yeni bir tanesi geliyor…

dün de bu hayattaki en fazla sevdiğim yazarlardan birisinin daha, michel tournier’in kara trene bindiğini öğrendim.

tanışmam üniversitenin son yılına denk geliyor. sahip olduğum ilk kitabı veda yemeği‘ne 92’aralık notunu düşmüşüm. savrulup durduğum üniversite yıllarının sonunda denk geldiğim bu kitap, kafamdaki taşların yavaş yavaş oturmaya başlamasının başlangıcındaydı sanki… sadece başlangıç elbette; 50’nin hemen hizasında bunu biliyorum artık…

Kadın: “Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız sözcüklerden yapılmış bir evdi”

Erkek: “Gündelik yaşamın balçığına gömülmüş iki sazan balığını andırıyorduk. Bundan böyle dağdan kopup gelen sel sularında yan yana titreşen iki alabalık gibi olacağız.”

diyen kadın ve erkeğin ne demek istediklerini o zaman hiç anlamadığımı şimdi çok net görüyorum. bazı kitaplara dönmek lazım; döndüğün, okuduğunu sandığın kitap olmayacaktır çünkü…

 

bizim memlekette kocalar karılarına doğumlarda ya altın “takarlar” ya saat alırlar. ali bana tezer’in doğumunda tournier’in son çıkan kitabı olan kızılağaçlar kralı‘nı almıştı. bir meydan muhaberesi gibi geçen ve saatler süren doğumun ardından, altındağ’daki doğumevi’nin odasında verdi bana kitabı. üstelik, tezer’i biz kara kaşlı kara gözlü bir oğlan olarak beklerken o hafif kızıl ve bembeyaz bir bebek olarak gelmişti. doğumdan dolayı hem tezer hem ben çok yorgunduk. o karnını doyurma ihtiyacı bile duymadan saatlerce uyumuştu, bense hayatımda hiç yaşamadığım bir heyecan ve mutlulukla beraber, tamamen dağılmış haldeydim…

kitabın ilk sayfalarına “Tezer geldi. Karla, buzla, soğukla” yazmışım. sıcaktan nefret eden, kapalı havaları, soğuğu ve her türlü yağışı seven bir adama dönüşmesi bundan belki de… ve kitabın ilk satırları nasıl da tezer’e uygun; çocukluğunda uzaydan gelip, uzaya gidecek olacağımıza inanan oğlumuza…

Bir de, zamanın karanlıklarından çıkageldiğime inanıyorum. Öldükten sonra kendilerini neyin beklediğinden deli gibi kaygılanan, ama doğmadan önce ne olduklarıyla zerrece ilgilenmeyen insanların vurdumduymazlıkları da tepemin tasını fena halde attırıyor…

aslında “karanlık” bir kitap bu… Kızılağaçlar Kralı, herkesin kendi halinde bir oto tamircisi sandığı, oysa masallardaki tenobur devleri çağrıştıran, kökeni yıldızlar ve gezegenler evreninde olan, zamanın ölçüsünden sıyrılan, ancak güncel olaylar içinde de yaşamak zorunda kalan abel tiffauges…

şimdi tezer 20 yaşında; kitabın içinden çıkan resimdeki çizimleri yapan çocuk değil  ve sanırım bu kitabı da yeniden okumalıyım…

 

çalı horozu adlı bir diğer öykü kitabını, 93 yılının 21 mart günü doğum günü hediyesi olarak bana sevgili demet almış ve üzerine “gülmeyi bilen z…‘ye yazmış.

artık öyle gülüyor muyum emin değilim…

 

ve burada anmak istediğim son tournier kitabı altın damla. bu hayatta en çok hediye olarak aldığım kitap. inanılmaz güzeldir. berberi bir gencin, idris’in, köyünden kalkıp paris’e yolculuğunun sonunda ‘görüntüler dünyasında yolculuk yapabileceği yeni yol buluşunu’ anlatır… mutlaka okuyun derim…

 

şarkımız,  idris’in yoluna çıkan mısırlı terzi mohammed amouzine’in tutkun olduğu ümmü gülsüm‘den gelsin.

“… Ama onu yakıcı coşkuya sürükleyen şey özellikle Ümmü Gülsüm’ün olağanüstü sesiydi. Mısırlı Terzi ‘Delta Bülbülü’ne, ‘Doğu Yıldızı’na, sadece sonunda ‘Hanım’ denilene doymak bilmiyordu…”

evet ümmü gülsüm

enta omri, ‘sen benim hayatımsın’ diyor

 

***

şimdi söz verdiğim gibi, SonikHanım‘ın sorularını yanıtlamaya devam edeyim…

ilk soru “etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?

bu soruyu biraz parçalayacağım;

birlikte çalıştığım arkadaşlarım bir metni gönderip, “nasıl, olmuş mu, çok mu sert, derdimi anlatıyor mu…” gibi sorular sorar,  bazen de fikir almak için gelirler.  bir arkadaşıma göre kapıya bir kutu koymam gerekiyor, ciddi para kazanabilirmişim 😉

pek çok kişinin sorabileceği, daha yaygın sorular; “şu yemeği nasıl yapıyorsun, bir şarkı vardı hatırlıyor musun?” gibi şeyler,

tabii evde benim her şeyin yerini ve kaybolan her şeyin nerede olduğunu bilmem gerekiyor. bir de niye bilmem, bütün hastalıklar konusunda fikrim varmış gibi sağlıkla ilgili her şey bana sorulur 😉 belki ailemin hastane ve hastalık maceralarından ötürü, ortalama bir insana göre biraz daha fazla “fikir sahibi” olmuş olabilirim; bir de hasbelkader yaşam bilimleri okumanın etkisi var tabii 😉

***

ve diğer soru “her zaman ve bazen özlediğin iki şey

her zaman özlediğim babam… bazen özlediğim şeyse çocukluğumun antalya’sı ve oradaki ben

 

19
Jan

bir kaç gün önce sevgili…

leylakdalı sayfasında bir “çelınç” duyurusu yaptı. duyuru sahibi bir başka blogger  olan SonikHanım‘dı… blog sayfaları epeydir genel olarak sessiz çünkü anladığım kadarıyla. her ne kadar gündem, bıkmışlığımız vs gibi nedenler bu sessizliğinin nedeni gibi  görünse bile belki de blog devri sona erdi. çoktandır herkese çeşitli ortamlarda,  fotoğraf paylaşıp, altına kısa bir not düşmek daha kolay geliyor sanki. sözcüklerden  ekonomi yaparken, hayatı özet geçmeye ve “tüketmeye” iyiden alışıyoruz…

aslında bu iş 17 ocak günü başladı ve üzerine yazılacak 17 soru var. ben bugün ilk 3 soruyu toplu olarak yanıtlayıp devam edeceğim; peşinen her gün bir soru yanıtlama sözü vermeyerek tabi 😉

“beş sözcükle kendini anlat” sorusunun yanıtı olarak içinde hiç bir hiyerarşi barındırmadan yazacaklarım;  

karga ve ejderha sever

müziksiz, kitapsız, yağmursuz, kahvesiz ve şarapsız  olmaz hissi hayatına hakim

kız çocuk, kızkardeş, teyze ve anne 

hüzün ki en çok yakışandır bize / belki en çok anladığımız” dizelerine elinde olmadan vurgun

hayattaki tek kutsalı mutfak


olan biri… tabii 5 sözcük olmadı farkındayım; bu konuda ısrar varsa kalınlaştırılanlar ilk tercihim 😉

***

kalbimi kazanmanın 5 yolu” sorusuna yanıt olarak, yine bir hiyerarşi gözetmeden ve meseleyi fazla “kişiselleştirmeden”;

gözlerini kaçırmadan konuşanları,

ötekileştirmelerin topuna karşı olabilenleri,

sade yaşamayı ve her şeyi az tüketmeyi  yaşam biçimi haline getirenleri

kendinin farkında olan insanları

yaptığı işi ciddiye alarak yapanları

peşinen severim diyerek yanıtlayacağım.

***

hayatın bir kitap veya film olsa türü ve adı ne olurdu?” sorusuna ise

bir novella ve adı lise yıllarımdan beri aklımdan çıkmayan bir dize olan “zamanlama yanlışıdır yansıyan düşlerime” diyorum. antalya lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmış bir şairin, abdullah şanal’ın kitabından bu dize…

***

son olarak bunlara ek yapayım ve “hangi şarkı olmak isterdin?” diye sorayım ve onu çalayım.

billie holiday‘den

you go to my head

diyorum.

11
Jan

dün gece esmeye başlayan…

sert bir rüzgarla kar yerini bulutlu ve hafif güneşli bir güne bıraktı. gündemin, hayatın sertliği 3-4 gün karla kaplandı sanki; istanbul ahalisi kendini karın büyüsüne kaptırdı / kaptırdık…

bu kar macerasında benim için en heyecan verici olan evdeki çalışma masamın ardındaki pencerenin panjurunda oluşan  buz sarkıtlarıydı. onun dışında kar her zaman benim için pencerenin ardında kalması gereken bir güzellik ve elbette kar kristallerinin büyüsü…

bu kar fırtınasına paralel bir de “iş fırtınası” yaşadım ama o da şimdilik geçti ve yerine bir lodos etkisi bıraktı; biraz basınç, biraz baş ağrısı, biraz da kalp çarpıntısı. bir sonraki fırtınaya kadar…

***

2016’da çok az okudum. toplam 17 kitap. adlarını saymaya gerek yok elbette ama son kitabı, yastıkname‘yi burada mutlaka anmak istiyorum. ‘Kitap Çevirmenleri Girişimi’ bir çeviri projesi bu. türkiye ve dünyanın dört bir yanından 83 çevirmen, 1000 yıl önce japonca yazılmış bir metni ingilizce, fransızca, ispanyolca, almanca çevirileri ve japonca aslı üzerinden türkçe’de kazandırmışlar. kitaba dair özet bilgiyi tuncay birkan’ın sunuş yazısıyla vereyim:

“...Osmanlı edebiyatıyla analoji kurup Yastıkname adıyla çevirdiğimiz, ama bu tür kaygılar gözetmeyen bir çevirmenin pekâlâ “Başucu Kitabı” da diyebileceği Makura no Soşi, Japon edebiyatında zuihitsu adı verilen türün ilk ve en önemli numunesi sayılıyor. Düz çevirisiyle “kalemi izle”, daha dolambaçlı bir çeviriyle de “kalemine ket vurma, hangi konuda olursa olsun içinden nasıl yazmak geliyorsa öyle yaz” denebilir belki zuihitsu’ya. Yani kendi başına bir tür yaratmış bir kitap Yastıkname. Kitabın kaleme alındığı 10. yüzyıl Japonyası’nda daha çok kadınlarca kaleme alınan eserlerle çok güçlü bir günce edebiyatı, seyahatname ve anlatı geleneği oluşmuş, ama bu kitapla birlikte doğan zuihitsu, günce, biyografi, hatırat, şiirler, aforizmalar, listeler, anlatı eskizleri ve bugün Batı kökenli kültürlerde “deneme” adı verilen türün çok özgün bir bileşimi olarak tarif edilebilir.” ….

Kitabın yazarı Sei Şonagon’un 965 ya da 966 yılında doğduğu tahmin ediliyor, ölüm tarihiyse bilinmiyor, ama o dönemki kaynaklar tarandığında 1017 yılına kadar kesinlikle yaşamış olduğu anlaşılmış. Zaten Yastıkname’de yazdıkları dışında hayatı hakkında pek fazla bilgi yok. Ön adı bile bilinmiyor; “Sei”, soyadı Kiyovara’nın ilk karakterinin Çince’deki okunuşu, “Şonagon” ise o dönemin Japon sarayında belli işlerle görevli nedimeler için kullanılan genel bir unvan….

 

yılın son ayına yayılacak şekilde ağır ağır okudum bu kitabı. okuduğum her an, usulca başka bir evrene savruldum. zamanın ağır ağır aktığı, görüntülerin, seslerin, kokuların, dokuların, tatların, her şeyin yaşayan nefes alan her canlıya dokunduğu bir evrendi bu; şimdi neredeyse yitirdiğimiz, ayrıntıların evreni…

ve bu saraylı nedime onu saran evrenin tamamen farkında, akan zamanı her hücresiyle hissetmiş ve kaydetmiş bir kadın. bazen okurken seçkinci halinden, kadınlara mahsus detaycılığından ve huysuzluğundan nefret etsem de, bizden bin yıl önce yaşamış bu kadına bağlandım.

“… ne kadar garip ya da nahoş olursa olsun aklıma ne gelirse yazdım” demiş.  aslında belki bugün bizler de aklımıza ne gelirse bir yerlere not düşmeliyiz. hem unutmamak için hem de etrafımızda olan şeyleri, hayatı, fark etmek için… her şeyi büyük bir oburlukla tüketirken, aldığımız nefesi bile hissetmiyoruz çünkü.

‘şaşırtıcı ve üzücü şeyler’den biri olarak not düştüğü ifadeyi okuduğumda gülümsedim. bizim “devrilen öküz arabalarımız” bambaşkaydı ve fakat bir rüyadaki gibi sersemleme hissini yaşadığımızdan pek emin değilim artık…

Bir öküz arabası devrilir. İnsan, böylesine sağlam, büyük bir nesnenin sonsuza dek tekerlekleri üzerinde kalacağını zanneder halbuki. Bir rüya gibidir, sersemletir insanı, ağzın açık kalakalırsın.

veya zarif şeyler diye kaydettiği;

Menekşe rengi bir yeleğin üzerine giyilmiş beyaz bir palto.
Ördek yumurtaları.
Yepyeni gümüş bir kâsede sunulan, içine küçük buz parçaları atılmış liana şurubu.
Necef taşından yapılmış tespih taşları.
Mor salkım çiçekleri. Karla kaplanmış erik ağacı çiçekleri.
Çilek yiyen şirin bir çocuk.”

basit, her şeyin en yalın ve sade halleri… böyle şeylere zarif diye baktığımızı düşünmüyorum artık… böylesi zariflikleri fark etmiyoruz bile…

her satırın aynı keyifle okunmayacağı bir kitap bu; bazı yerleri atlayarak okuyabilirsiniz hatta. ama edinin derim, etrafınıza biraz daha dikkatli bakacağınız, seslere kulak kabartacağınız, kokuları hissedeceğiz muhakkak çünkü.

***

müziğimiz ludovico einaudi‘den

elegy for the arctic‘i

olsun.

kaybettiğimiz‘ her şey için.

 

 

Skip to toolbar