dünyanın bir radyosu
radyo z
3
Nov

sabah çok söylendim…

sonra mesaiye kaldım… hala işteyim; kafam taş gibi, gözlerim yanıyor…

ve artık işe deniz tekin eşlik ediyor.

ateş edecek misin diyoruz.

 

3
Nov

çalışmaya devam etmeden önce…

nefis bir şarkının nefis bir yorumunu dinleyelim…

have you ever seen the rain diyoruz

willie ve paula nelson söylüyor.

fotoğraf öğle tatilinden. manolya tohumları bunlar… doğanın renkleri can suyumuz…

3
Nov

yine iki günlük bir eğitimin ardından…

ofise döndüm…

yoğun bir gün ve ben gözlüğümü evde unuttum 🙁 daha iyi gören gözüme yüklenerek, zor bir gün geçireceğim muhtemelen…

ve lodos var. “alçak” basınç bana karşı; kafamın içinde bir ağırlık olarak yerleşmiş durumda…

ve zifiri karanlıkta evden çıkarak servise yetişmek, benim gibi bir sabah insanı için bile zulüm… bu gece saatlerce uyumama rağmen hala uykum var…

şimdi bir kahve yapmalı ve zor güne başlamalı, yapacak bir şey yok…

ama iyi bir başlangıç için, önce lang lang ve 2 cellos‘dan nefis bir clocks yorumu dinleyelim.

27
Oct

1939 yılında bugün…

dupont firması naylonu ticari bir ürün olarak açıklamış ve ilk naylon ticari ürün diş fırçası kılı olmuş. ardından naylon iplik üretilmiş ve amerikalı kadınlar 1940 yılının 15 mayıs günü tüm ülkede aynı anda satışa çıkan naylon çoraplarına kavuşmuşlar.

ve sonra yıllar içerisinde hepimizin bildiği ve  şairin dediği gibi, “her şey naylondan…” olmuş…

diyerek naylondan çıkıp şiire dalalım…

bu naylondan zamanlarda, yetişkin olmak,  gündüzlerini birilerine teslim etmek anlamına geliyor ve her gün geceye kavuşmak, kendi “özgürlüğümüzü” yeniden yeniden elde etmeye benziyor.

gecelerimizi ‘geyikli gece’lere döndürmekten başka şansımız yok… aksi durumda kendimizi yaşamıyor kabul edebiliriz…

“… Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak…”

***

şimdi biraz her şeye ara verin…

yalnız değilseniz kulaklığı takın…

sesi açın…

yeşil ve yabani uzak ormanlarda’ olduğunuzu hayal edin.

carlo domeniconi

koyunbaba ile sizi oraya götürecektir…

 

turgut uyar’ın bu inanılmaz şiirinin devamı için buradan lütfen

 

 

26
Oct

içinde olduğumuz hayat…

yorucu ve bir tür girdap; döne döne aynı saçmalıkları yaşarken, dibe doğru sürüklendiğimizi hissediyorum bazen… buradan bir yere varmayacağım. söyleyip kaçıyorum 😉

***

iki gündür eğitimdeydim; sabahtan beri masama çöküp biriken işleri toparlamaya çalıştım. şimdi kendime bir ot çayı yaptım ve yanağımı okşayacak bir melodi ararken maria teresa vera ile karşılaştım.

tam hayal ettiğim gibiydi. önce yaşlı, buruşuk ve çok şeye dokunmuş ellerini yüzüme dayadı ve sonra sımsıkı kollarının arasına aldı…

evet

maria teresa vera

veinto anos

diyor.

albümün tamamını dinlemek için buradan buyrun

 

 

21
Oct

sırtıma güneş vuruyor…

ve çalışma masamda, parmaklarımın üzerinde güneş ışıkları dans ediyor. aralık pencereden esen rüzgarı ise panjurun sesinden hissediyorum…

işe gömüldüm…

birden çalmaya başlayan bir melodi her şeyi durdurdu… kahvemden bir yudum aldım, sesi açtım. kendimi bir süreliğine müziğe bıraktım…

birlikte dinlemesek olmazdı!

evet katie grey

set free

diyor…

 

….

And you got style
And you got grace
And you got the means
To leave that place
But you’ll never, never make it
And you’ll never, never break it

Until you learn to see
Until you set free

So set free
Set free

Set free
Set free

De de dum de de de
De de dum de de de

Free, oh
Set free

If we could see that this was all that we need
Inside our minds
Bodies and souls
We wouldn’t run and we would let go
Cause we’d realize
That we had
That we had no control

19
Oct

bunaldım bugün…

her şey üstüme üstüme geldi… “en iyisi balığa çıkmak” dedim…

işleri toparladım, ofisi kapattım… hemen kıyıya inip, beni arada balığa çıkaran balıkçıyı buldum. oltayı, yemi her şeyi benim için hazırlamıştı önceden. ben de bir büyük matara kahve ve bir küçük matara “pekmez” hazırlamıştım kendime. yıllar yıllar önce, odtü’de yurtlardan bir arkadaşımla, karlı soğuk ankara günlerinde, taşıdığımız cep kanyağına pekmez derdik…

yaşlı ve pek de konuşkan olmayan balıkçı “nereye?” dedi.

neverland’e” dedim. ben de pek konuşkan sayılmazdım zaten.

küçük tekneye atladım, burnuna gidip oturdum. geriye hiç bakmadan, ağır ağır ilerleyen teknenin motorunun ve suyun sesine odaklandım.

“neredeyse geldik” diyen seslendiğinde balıkçı, geriye dönüp baktım karadan eser yoktu; denizin tam ortasında, neverland’deydik.

yem olarak kullanacağım yanıçların torbasını açtım, iğnelerin uçlarına yumuşak hayvanları ağır ağır,  tek tek taktım. iğneler parmak uçlarına takılmıştı, kana aldırmadım… sallanan teknenin çeperlerine çarpan suyun sesi ilaç gibiydi; her şey, bütün iç sıkıntısı ve bunaltı, acı geride kalmıştı.

misinanın ucundaki yemlerle yüklü iğneleri, mantardan yavaşça çözerek derin suya ağır ağır bıraktım.

ve beklemeye başladım…

her şey ağırlaştı… bütün evren derin bir sessizliğe büründü… sadece suyun çırpıntısı…

nefes alışımı duymaya başladım. dikkatimi versem kalp atışlarımı da duyacaktım; biliyorum…

teknenin altında rengarenk balıklar cirit atıyordu. yüzeye yaklaşanların gümüşsü parlaklığı gözümü alıyordu…

balıkların oltaya vurmasını hissediyordum; yemleri tek tek yiyorlardı… aslında eve bir kova balıkla dönmek gibi bir niyetim falan yoktu. neverland’e balıkları beslemeye gelmiştim zaten…

kahvemden bir yudum aldım; pekmezi eksikti. bir parmak daha ekledim…

maviye döndüm…

tamara topferova içimde

la marea‘yı söylemeye başladı.

 

19
Oct

artık sabahları…

bayağı karanlıkta evden çıkıyorum… günün ilk ışıklarına neredeyse yetişiyorum.

bilirsiniz sabahlar günün en sevdiğim saatleridir ve hızla ilerleyen servisin camından ışığın dalga dalga etrafı sarmasını izlemek bu dönüp duran hayatta en sevdiğim şeylerden biridir.

bu sabah da öyle bir sabahtı… kulağımda anouar brahem trio‘un astrakan cafe‘sini dinlerken sabahın güzelliğinden gözlerim doldu.

paylaşmasam olmazdı…

bir de ilhan berk’den alıntı yapalım:

Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

Skip to toolbar