dünyanın bir radyosu
radyo z
25
May

sabah kendimi…

gri ve serin sokağa bıraktığımda havada hafif bir yasemin kokusu vardı. gülümsedim… ardından şimdiye kadar bir sarmaşığın arkasına gizlendiği için göremediğim bir dut ağacının salkım salkım sarkan dutları dikkatimi çekti; olgunlaşan bir kaç tanesini ağzıma atarak yürümeye devam ettim, bir kedi “yakaladım seni” der gibi bana baktı, ona da gülümsedim. tren istasyonu yerine geçici olarak yapılan devasa demirden köprüde her sabah olduğu gibi fatmanım’la karşılaştım. artık epey yaşlı ve hep yorgun olan fatmanım bu sabah sanki daha da yorgundu. uzandığı basamaklardan hafifçe başını kaldırarak bana baktı, yine gülümseyerek “günaydın” diye fısıldadım… şu sıralar, her sabah sahil yolunda beni karşılayan sarı güllere bakıp mutlu oldum, o esnada hemen yanı başımda bir karga kana kana su içiyordu…

hayata içimden sarıldım…

ve bütün bunlar olurken kulağımda ben howard gümbür gümbür

keep your head up

diyordu.

şimdi nefis bir yağmur yağıyor ve içimden hala şarkıyı fısıldıyorum.

kedi mi? dünden beri düşündükçe beni güldüren kedi o; bizim mahalleden elbette 😉

Oh yeah, keep your head up, keep your heart strong
No, no, no, no, keep your mind set, keep your hair long
Oh my, my darlin’, keep your head up, keep your heart strong
Na, oh,

6
May

dün eve geldiğimde…

hiç bir şey yapmaya enerjim kalmamıştı. ev halkına akşam yemeğini yemek sepeti maharetiyle halledeciğimizi de yazmıştım zaten. bir çuval gibi kanepeye yığıldım kaldım ve akşamın erken saatlerinde de kanepe uyudum. gece sürekli terleyerek ve berbat bir başağrısıyla uyandım; hala beynim adeta zonkluyor…

a&a erken çıktılar. t. salondaki kanepede uyumaya devam ediyor. ben birbirlerine kur yapan kumruların yanı başında mutfak masasında grey’s anatomy izleyerek kahvaltımı yaptım. ilk gençliğimden beri hastane dizilerini seviyorum.

mutfak penceremizi süsleyen çiçeklerimizi suladım, fotoğraflarını çektim ve masadaki kirli tabakları tezgaha alıp dışarıdan gelen serin havayı hissederek bunları yazıyorum; kumrular şimdilik gittiler…

17 nisan’da “kendimi ayrıntısına burada giremeyeceğim bir nedenle çok özgür hissediyorum şu an…” dediğimden beri bir özgürleşme süreci yaşıyorum ve yavaş yavaş normale dönüyorum. eğer bir tür kapana kısılmış veya köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyorsam, kendimden uzaklaşıyorum; son bir yıldır yaşadığım buydu! bundan kurtuluyorum artık!

ve kurtuldukça, yazıyla, kendimi yazıyla anlatmakla ilişkim toparlanıyor… (28 nisan, 10.35)

***

yukarıdaki satırların üzerinden neredeyse bir hafta geçmiş. şimdi çorbamı yudumlarken ve bunları yazarken, sabiha gökçen havalimanı’nda antalya’ya kalkacak uçağımı  bekliyorum. evet bu hafta sonu ev halkını geride bırakarak annemin dingin limanına gidiyorum; üniversite yıllarımda, okulun ve gençliğin sarsıntılı ve çalkantılı ruh hallerinde, beni karşılayan ve kucaklayan, sarmalayan dingin limana…

üstelik bu yolculuğun ucu hıdrellez’e çıkıyor: yüreğimde kendime ait, çantamda ise zarflanmış şekilde ada’nın dileklerini taşıyorum, hızır ve ilyas’a teslim etmek üzere, akdenize bırakmak üzere…

sabahleyin 19 yıl aradan sonra yeniden okuduğum ‘fransız teğmen’in kadını‘ adlı romanı bitirdim. günlerdir büyülenerek okuduğum bu romanla sıkı sıkı sarılarak vedalaştım. 30’lu yaşlarımın hemen başında yaptığım ilk okumadan aklımda kalan sadece şahane bir aşk romanı olduğu ve sarah’nın bu aşk içindeki özgür duruşuydu. tuhaf bir şekilde kitabın arka planında dönen ve anlatılan viktorya dönemi ingiltere’sine, sanayileşmenin getirdiği değişime dair aklımda anlamsız bir şekilde hiç bir şey kalmamış. hatta yazar john fowles’ın olmadık yerlerde araya girerek romanla ve karakterlerle kurulan bağı sarsıcı bir şekilde kırmasını da tamamen unutmuşum. hayır asla bundan şikayetim olmadı tabii.

bu okumada,  hikayenin aşk yanından ve sarah’ın duruşundan çok dönemin o sarsıcı değişim ve dalgalanmaları daha çok ilgimi çekti. marx’ın, darwin’in, dickens’in, oscar wilde ve diğer pek çok önemli sanatçı ve bilim insanın ortaya çıktığı bu dönemin dünyanın en sarsıcı zamanlarından olduğu ve bizi bugün olduğumuz noktaya ulaştıran bir kırılma yarattığı muhakkak. yarın marx’ın 200. doğum günü ve hala yazdıkları geçerli. üzerimize heyula gibi yığılmış kapitalizm ise sınırlarına bir şekilde dayandı; dünya onun yarattığı ekonomik, ekolojik, sosyolojik ve psikolojik yıkımın altında kaldı…

kitabı okumadıysanız okuyun diyorum ve toparlanıp uçağıma gidiyorum ( 4 mayıs, 19.35)

***

antalya’dayım… dayımla yengem az önce gittiler. annem yarın sabah için yumurta haşladı, ben kekleri dilimleyip saklama kabına koydum. annem dilimlediği peynirleri ve küçük çeri domatesleri saklama kaplarına yerleştirdi. ben bulaşıkları yıkadım, ekmeği dilimledim. o ekmeklerin bir kısmını buzluğa kaldırdı… şimdi o hala bir şeylerle uğraşıyor içeride. ben buz gibi bir kadeh beyaz şarabımı aldım ve balkona oturdum bunları yazıyorum.

şimdi annem geldi, karşıma oturdu, zeytin yapraklarını tek tek koparıyor dallarından. her şey yarın için, hızır için. bu evde, bu balkonda o kadar çok şey yaşandı ki; her köşesinde saklı bir anı, bir koku, bir iz var.

bugün annem, ablam ve ben durduk ve düşündük, kırkyedi yıl geçmiş bu evde, hepimizi kocatan babamızı alan koskoca kırkyedi yıl…

gündüz sokaklardaydık. yeni kapı’da bizim mahallede balık yedik, tophane’de çay içtik, ablamın evine uğradık, evinin bahçesindeki mis kokulu yediveren limonlarından topladık. sonra anne evine geri döndük. annemin deyişiyle çerçöp olan bol sebzeli bir akşam yemeğinden sonra  komşu kadınlarla birlikte  evin önündeki güllere dileklerimizi bağladık, arka tarafta yakılan ateşin etrafında toplandık ve dileklerimizi bir kez daha içimizden  geçirerek en az üç kere olacak şekilde ateşin üzerinden atladık. dileklerin arasına zamanın ruhuna uygun şekilde politik, seçime dair mesajlar da girmişti. işin en acıklısı etrafta hiç çocuk yoktu. zamane çocukları dileklerini evrene fısıldamayı bilmiyor… ben çocuklarıma bunu öğrettim şükürler olsun 😉

ateşin etrafında gözüm eski komşularımızı ve çocukluk arkadaşlarımı aradı; nazmiye teyzeyi, fatoş teyzeyi, nuray teyzeyi, arkadaşım gül’ü ve deniz’i, apartmanın haylaz oğlanlarını ve daha pek çok kişiyi düşündüm. her şey çok geride kaldı…

annem elime içinde kırk tane zeytin yaprağı olan peçeteyi tutuşturdu. üzerinde z. yazıyor. “dileklerini bir kez daha tut” dediği için ellerimin arasına aldığım zeytin yapraklarına dileklerimi fısıldadım…

billie holiday usul kulağıma fısıldıyor şu an… bu balkonda çok hayal kurdum, güldüm, ağladım, yıldızları saymaya çalıştım ama sanırım ilk kez billie dinliyorum; dua niyetine… (6 mayıs, 00.26)

***

sabah dörtte kalktık, hazırlandık ve taksi çağırdık. annem, ablam, nihal teyze ve nihal teyze’nin tatlı torunu nihal taksiye doluştuk tam sokağı çıkacaktık ki, annem “aaa unuttuk” dedi… hepimiz neyi diyince “güldeki dilekleri” dedi annem.  beş yarım akıllı kadın herşeyin merkezindeki şeyi unutmuştuk. kıkırdayarak, taksiyi geri çevirdik, koşarak indik; kırmızı iplerimizi, bereket için toprağa gömülmüş tahıl yüklü minik kavanozlarımızı aldık ve yat limanından kalkacak teknelere gittik. yanlış saymadıysam 6 tekne, gürültülü ve oynak oyun havalarıyla, yola çıktı. sağlığımızla ile dileklerimiz için haşlanan yumurtalarımızla kahvaltımızı yaptık. annem o kadar çok yumurta haşlamıştı ki, yan masanın bile sağlığını garantiledik 😉

falezlerdeki dilek kayalığına gelince tekneler dönmeye başladı ve herkes zeytin yapraklarını, irili ufaklı kağıtlara yazdığı, çizdiği dileklerini suya bıraktı… eve dönüşü mermerli üzerinden ve karaalioğlan parkı üzerinden yürüyerek yaptık ve tatlı nihal’e babasının, amcalarının ve bizim çocukluk hikayelerimizi anlattık…

ne iyi ettim de geldim antalya’ya diyorum ve keşke yatlar denize açılırken illa müzik olacaktıysa keşke bu olsaydı dediğim bir parçayı çalıyorum…

sezen aksu‘dan bir ederlezi yorumu geliyor şimdi

hıdrellez

diyoruz elbette. (6mayıs, 11.17)

10
Apr

daha önce çöken radyo z sitesinden…

geriye kalan metinleri yavaş yavaş buraya aktarmaya çalışacağım… bu ilk olsun… serseri mayınlar mart 2010’un sonlarında vizyona girmiş; muhtemelen bunları bir nisan günü yazmışım…

bu yayına fotoğraf bulmak çok zor oldu benim için ve bir nina zilli fotoğrafı eklemeye karar verdim.

***

dönüş yolu… yine ankara’dan; alışveriş merkezlerine ve sitelere gömülmüş ölü bir şehirden…

3 gündür susuyorum. zorunlu günlük konuşmaların ve evle yapılan telefon görüşmelerinin dışında sustum ve kendimi dinledim…bir de askerlerle eğitimde hocaları: odtü’lü harika gülüşü olan ve bize eğitimde chaplin’in modern zamanları’nı seyrettiren makine mühendisi bir erkek ve havacı mühendis binbaşı bir kadın… bu binbaşı’ya ve eğitimdeki kadın üsteğmen’e bakıp bakıp neden kadınlar asker olur sorusunu sordum durdum… eğitimin son günü üstteğmen sivil geldi, kırmızı çantası, topuklu ayakkabıları ve afilli ve çiçekli elbisesi ve pembe tokası ile bakmayın subay olduğuma ben aslında bir kadın’ım der gibiydi. nedense hiç okumadığı halde sürekli sabahattin ali’nin kürk mantolu madonna’sını sandalyesinin altında açıkta tuttu. bense aralarda, öğle tatillerinde yemekte ve bahçede, sırtımı ortama dönerek sürekli okudum ve bu yolculukta iki kitap bitirdim: uyku ve herşeyin sonundayım.

uyku, 1976 doğumlu belçika’lı annelies verbeke’nın bir romanı. uyuyamayan maya ve gecenin bir yarısı sokaklarda bulduğu bir diğer uykusuzun, şizofren benoit’in romanı bu.

herşeyin sonundayım ise ve tezer özlü ile ferit edgü’nün 1966-1985 yılları arasında birbirlerine yazdıkları olağanüstü mektuplar… bir kere daha, tezer’e ve ferit edgü’ye bağlandım, kimbilir kaçıncı kez…

bu sessiz ankara yolculuğunun akşamları ise film izleyerek başladı. Ilk gün ferzan özpetek’in serseri mayın’ını izledim… ve onu da bir kez daha ne kadar çok sevdiğimi anladım. sinemadan çıkarken üniversite öğrencisi bir kızın sevgilisine “bu adam ne zaman eşcinsel aşkı anlatmaktan vazgeçecek”  dediğini duyduğumda, dönüp, “sen sürekli heteroseksüel aşkın her türlüsünü izlemekten sıkılmadın mı?” diye sormak geldi içimden… soramadım…

kızılırmak büyülüfener’den kavaklıdere’deki misafirhaneye kadar yürürken kafamdan geçenlerin hızına yetişemedim; kendimi dinlemekten vazgeçtim ve bedenimi yağan yağmura bıraktım…  bir büfeden küçük bir şişe yakut aldım ve bir büyükelçiliğin bahçesine bakan odama kapandım… bu bir şişe yakut’a eşlik eden iranlı kadın  şair furuğ’un yeryüzü ayetleri oldu:

Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti
Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul etmez oldu artık
Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu
Kimse düşünmez oldu yengiyi
Hiçbir şey düşünmez oldu artık
Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.
Kötü günler geldi ve karanlık
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler
İnsanın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz
Oldular
Çöllerin cennetinde
Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler
Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerin orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi
Bataklıkları alkolün
Ağulu buharlarıyla buruk
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirdi aç gözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda
Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün
Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü
Gövdesinin
Bir yerden bir yere sürünüyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde
Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Ta içinden dağıtıyordu birden
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu
Boğulmuş kendi korkularında
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları
Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen bir düşünceden
Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri
Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük canileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına
Ola ki gene de arkasına
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
Yarı canlı bir küçük şey karışık
Kalmıştır
Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna
Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
Güvercinin
İnanç olduğunu
Ah tutsağın sesi
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden
Ah tutsağın sesi

 

ertesi gün dibini bulan şişeyi misafirhanenin çöp kutusuna atamadığımdan, çünkü bu bir idari soruşturma konusuydu, şişeyi sokakta atmak üzere çantama koydum. ve şişeyi kışlanın kapısına kadar unuttum. tam içeri girecekken “pardon çıkmam lazım” dedim, çantayı kaptım ve kendimi dışarı attım. ve hemen kapının önündeki küçük çöp kutusuna şişeyi bıraktım.

ertesi gecenin filmi, martin scorsese’nin zindan adası’ydı. bildiğiniz amerikan gerilimlerinden biri… ara ara gözlerimi kapatıp, hoşlanmadığım sahnelerin bitmesini bekledim…

filmden sonra kendime güzel bir yemek ve bira ısmarladım tunus caddesi’ndeki yeni mekanlardan birinin açık hava kısmında; sigara içenler sayesinde ısınan sokaklara ilk kez şükrettim. yemeğimi yedim, biramı içtim ve uyku’yu bitirdim

geceyi tezer’in mektupları ve erik satie ile tamamladım… kucağımda kitap, müzik çalmaya devam ederken uyuyakalmışım

şimdi dönüş yolundayım. istanbul’u ve denizi özledim. şarkımız ferzan özpetek’in filminden daha önce dinlediğimiz bir melodi olsun…

nina zilli söylüyor

50 mila

 

7
Apr

kıştan kalan soğuk bir gündü bugün…

üşüdüm ve eve geldiğimde hafif acılı ve sarımsaklı bir tarhana çorbası yaptım… ali çalıştığı için akşam yemeğinde yoktu; çocuklarla yalnızdık. genel olarak bağrış, çağrış ve gülüşmelerle geçen akşam yemeğimiz bugün sakin ve durgundu… yemeğin sonunda herkes odasına çekildi; ben kendi başıma masada bir süre daha oturup pencerenin dışında uçan kuşları izledim ve kalan şarabımı yudumladım…

sonra spotify’ın benim için oluşturduğu bir klasik müzik listesini açarak ağır ağır bulaşıkları yıkadım ve buzdolabını temizleyerek toparladım. neredeyse her akşam olan bu rutinimi seviyorum. eskiden haberler ile birlikte bu işi yaparken şimdi bana sadece müzik eşlik ediyor; ruhum ve yüreğim başka türlüsünü kaldıramıyor artık… bulaşık yıkarken kafamda çocuklarla ilgili bir sürü şey döndü, araya okuduğum son iki kitap girdi çıktı ve işle ilgili bir şeyler elbette… zihin tuhaf bir şey, bazen tek bir şeye çakılı kalırken bazen düşündüklerini kontrol edemiyor insan; her şey üzerine çullanıyor.

şimdi kendime bir con kahve yaptım… ada bir kaç geometri sorusu için yanıma geldi gitti ama şimdi herkes odasına çekildi. ev karanlık sadece mutfağın köşesindeki çalışma masamın ışığı yanıyor ve bulaşık makinesinin uğultusuna, yüzyüzeyken konuşuruz eşlik ediyor…
(29 mart, 21.35)

bir sinema filmine bilet almışım

***

gün başlıyor… kalktım ilacımı içtim; esneme hareketlerimi yaptım. ev derin bir sessizlik içindeyken ve ben o sessizliği bon iver’in flume şarkısı ile bozdum; şu sıralar güne bon iver ile başlıyorum…

kahvemi yapıp, mutfak penceresinin önünde geçen yıldan saklandığımız sümbül soğanlarımıza şevkat göstermeyi planlayarak ve serin, taze bahar kokulu bir hava olmasını umarak açtığım pencereden, evimizin ön tarafındaki müştemilatın bacasından yayılan keskin kömür kokusunu alınca pencereyi kapatım. bilgisayarımı aldım ve mutfak masasına geçtim. kahvem bitti, bunları yazdım ve az sonra ada’nın okuluna veli toplantısına gitmek üzere hazırlanmalıyım. yıllardır bu toplantılara katılırım; alışmak mümkün değil benim için; sevmiyorum. kendimi bir veli olarak hep “yabancı” hissediyorum… (31mart, 8.05)

***

wilhelm genazino’nun hayata küçük mutluluk anlarıyla ve ayrıntılarıyla tutunmaya çalışan kahramanı gibiyim bazen…

… Hayatımın seyrini tamamen değiştirme arzusu son iki ayda iyice arttı… Değişiklik yapma arzusunun üzerimde yarattığı baskı adeta elimi kolumu bağlıyor çünkü nasıl ve ne türlü bir değişiklik konusunda en ufak bir fikrim yok. Tam da öyle değil aslında. Zaman zaman içimde çakıveren ufacık bir umut ışığı geride bir tür pırıltı bırakıyor…

50 yaş sonrası planlarım arasında bulunan, bazı şeylerde değişiklik yapma arzusu, kör topal ilerliyor. daha fazla hareket et, daha az ve yavaş ye, daha az tüket ve eşyalarını azalt, özetle küçül olarak tanımlayabileceğim bir değişiklik arzusu… maden spora gidemiyorum ve buna zaman ayıramıyorum diyerek aldığımız koşu bandına her gün çıkıyorum, daha az yemeyi genel olarak başarıyorum ve fakat yavaş yeme kısmında ara ara çuvallıyorum… daha az tüket kısmı kendi açımdan nispeten kolay ve fena gitmiyor ama bir tüketim toplumu içine doğurduğum iki çocukla bu çok kolay değil!

birbirinin “panzehiri” gibi olan iki kitabı bir arada okudum son haftalarda… ‘ikigai: japonların uzun ve mutlu yaşama sırrı’ ve  ‘mutsuzluk zamanlarında mutluluk

ilki bir kişisel gelişim kitabı gibi aslında. japonlar herkesin bir ikigai’si olduğunu düşünürmüş; her sabah yataktan kalkmak için bir sebep yani, size iyi hissettiren, kendinizi bir anlamda gerçekleştirebilmenize neden olan bir sebep. benim ikigai’m ne bilmiyorum; kaybetmiş olabilirim ve bulmam gerekiyor!

diğer kitap ise, 40’lı yaşlarının başındaki bir almanın üzerinden modern insanın durumunun bir yansısı. insan kitabı okurken neredeyse her satırını çizmek istiyor ve dolaylı da olsa kendini buluyor. bize dayatılan bir sistem içinde direnirken kaybolmamızın hikayesi…

geçenlerde tezer keyifli bir gecenin sonunda “bazen size bakıyorum ve tamam ya her şey yolunda” diye düşünüyorum dedi anne baba olarak insanın çocuklarına her şeyin yolunda olduğunu hissettirmesi kolay değil ve her zaman mümkün değil; sen her şeyin yolunda olmadığını hissederken onlara bunu nasıl hissettireceksin! (3 nisan, 12.35)

***

zor uyandım bu sabah: gece uykularım ter basmaları ve sıcaklık hissi nedeniyle berbat durumda. çok sık uyanıyorum ve huzursuz oluyorum. derin ve dipsiz, yatakla tek parça olduğum bir uykuya dalmayı çok özledim…

herkes gitti. evde yalnızım. biraz dizi izledim… biraz yürüdüm… biraz ortalığı toparladım… sonra çalıştım… buzluktan çıkardığım tavukları doğradım ve marine edip buzdolabına kaldırdım… akşam yapabileceğim yemekleri kafamda tasarladım… bizim apartman görevlisi serkan’dan biraz yeşillik almasını istedim… yeşillikler geldi, ayıklayıp ıslattım ve bir kaç damla sirke ekledim…

şimdi bunları yazıyorum ve miles davis dinliyorum.

geçenlerde, epey oldu, sevgili gülcan;

merhaba…. şehir değiştirdim, hayatımda bir sürü değişik şeyler oldu… ama hergün tekirdağ yerine giresun’dan dinlemeye devam ettim… mutlaka vardır bir güzel melodi ve anlam diye… lütfen gitme ya… hani iş yaparken, alttan çalan ve motive eden, anlam kargaşasından çalkalanırken iyi gelen bir yanın var… radyoyla ilgili motivasyonunu düşüren şey ne bilmiyorum ama gitme ya…

demişti ve ben bir karşılık veremedim; bir yanıtım olmadığından sanırım. bu nedenle özür niyetine, son günlerde döne döne dinlediğim bir laura marling şarkısını gülcan için dinleyelim

what he wrote

diyoruz.

belki bir süre böyle yazarım… kısa kısa notlar halinde, günlük gibi… (7 nisan, 15.03)

 

25
Mar

kıbrıs günleri sapsarıydı…

sarı papatyalar, mimozalar ve sarı yoncalar her yerdeydi çünkü; ve mimozaların kokularına portakal çiçeklerinin kokusu karışıyordu…

bir şekilde mesafeli durduğum ve ziyaret konusunda çekincelerimin olduğu kıbrıs’a, ali gidelim dediğinde bahar olduğu için ve görmediğim bir yer olduğundan tamam demiştim; hafifçe hayal kırıklığına uğrayacak olmanın endişesiyle aslında. biraz bahar olması beni rahatlatıyordu; en nihayetinde akdeniz’de bir ada bahar’ın başlangıcında kolay kolay insanı hayal kırıklığına uğratamazdı… uğratmadı da…

sezon dışı olduğu için son derece sakindi; küçük türk gruplar dışında ağırlıklı avrupalı yaşlı turistler vardı her yerde. doğa uyanmıştı, mimozalar, narenciye ağaçları ve bilmediğim pek çok nefis çiçekli ağaçlar her yerdeydi ve elbette ada’nın dipkarpaz bölgesine doğru, beş parmak dağlarının gölgelerinin vurduğu sahil boyunca uzanan neredeyse bomboş topraklar yemyeşildi.

doğum günümü kırda bayırda dağlarda geçirmek istiyorun dediğim için bütün günü dipkarpaz üzerinden zafer burnu’na gidip dönerek geçirdik… kantara kalesine çıkıp büyülendik… yol kenarında bir koyda şarap ve peynirle öğle yemeğimizi yedik… doğada dolaşan eşeklere şaşırdık… huzurlu ve uzun zamandır olmadığım kadar keyifli olduğum bir gündü…

girne limanında, şahane girne kalesi’ne bakan küçük br otelde kaldık ve elbette bellapais manastırı’na gittik ve lawrence durell’in yaşadığı eve, acı limon sokağına uğradık…

son günü lefkoşa’da geçirdik… sokaklarda yürüdük… sınır kapılarına uğradık… katedralden dönüştürülmüş selimiye camii’ne girdik… hemen yanında ev yemekleri yapılan bir lokantada molehiya ve kıbrıs köftesi yedik… rüstem kitabevine uğradık… eski lefkoşa evlerinin olduğu sınır boyunca yürüdük ve dönüş yoluna geçtik ardından…

kıbrıs hüzünlü bir yer… hiç bir yere benzemiyor… biraz türkiye, biraz avrupa, biraz ortadoğu sanki…

ve keşke o iki halkı kendi hallerine bıraksalardı ve onlar kendi evrelerini yaratabilselerdi diye düşündüm hep gezerken…

***

kıbrıs bahsinden sonra 50 yaş konusuna gelmeliyim sanırım yada gelmemeliyim bilmiyorum… tek söylemek istediğim şey bundan sonrası için biraz daha hafifleyerek yaşama hayali ve hedefi var benim için… her türlü yükümden kurtulmak ve daha da sade yaşamak istiyorum; daha az eşyayla, daha az tüketerek, daha az yiyerek…

hayat, var olan haliyle ve bu memlekette tek başına yeterince ağır bir yük zaten; onu daha da ağırlaştırmaya gerek yok!

***

kıbrıs’a gitmeden hemen önce oya baydar’ın son kitabını,  yolun sonundaki ev‘i okudum. doğrusu heyecanla aldığım bu kitap beni biraz hayal kırıklığına uğrattı… o kadar fazla şey söylemeye çalışmış ki, tüm sesler bir gürültüye dönüşmüş ve anlamını yitirmiş hissi yaşadım okurken. her şeyin bir arada anlatılma çabası yoruyor beni artık… bir temanın en sade haliyle, derinlemesine ve tekrarlar ile anlatılması daha çok keyif veriyor; kendimi öyle metinlere ve anlatılara daha yakın hissediyorum bir süredir.

onun öncesinde ise hepimiz tamamen kendimizi kaybettik adlı kitabı okudum… bir best seller bu kitap ve fakat bir tokat gibi sert bir yanıyla… davranışsal psikoloji çalışanların şempanzelerle yaptıkları deneylere dair anlattıklarıyla, bilim tarihin yüz karası bir dönemine gidiyorsunuz. enteresan bir okuma deneyimi; bir bakın derim…

***

ve son olarak kendime doğum günü hediyesi olarak bir şarkı istedim çevremde ulaşabildiğim herkesten. enteresan bir liste oluyor.  van gogh sarısı adını verdiğim bu liste tamamlanınca sizlerle mutlaka paylaşırım. ama şimdi buraya o şarkılardan sadece bir tanesi ekleyeceğim.

terry lee hale çalıyor

trainer’s song.

20
Mar

epeydir buradan uzağım yine ve bu “derin dalıştan”…

çıkış için, herşeyden, itişten kaçıştan, gürültüden, uğultudan uzakta, akdeniz’in ortasından, girne’den kendimi yüzeye doğru yavaşça bırakıyorum ve soluksuz bir şekilde yeniden ortaya çıkıyorum…

geride bıraktığım yarın yüzyılı kutlamak için bunca senedir hep mesafeli durduğum bu ada’ya geldik…

doğduğum topraklara, suya yakın diye… akdeniz diye…  yeni bir yer diye… yeni bir nefes diye…

iyi yaptık; kesinlikle iyi yaptık… burası insanın, en azından bizim, kendimize geri dönebileceğimiz, iç sesimizi yeniden duyabileceğimiz bir yer; ışıltısız, sakin ve durağan…

***

şu anda uzun uzun yazamayacağım… sadece şimdi sizden bana bir şarkı seçmenizi isteyeceğim. bir şekilde beni size hatırlatan bir şarkı olabilir bu veya benimle bir şekilde ilişkilendirebileceğiniz bir şarkı.

doğum günü hediyesi niyetine; 50. yaşım için 😉

***

limana ve kaleye bakan küçük bir otelde kalıyoruz… peynir ve şarapla sade bir akşam yemeği yedik ve bize lady day eşlik etti.

onsuz eksik kalırdım…

ilk şarkı benden yani.

beni ben yapan şarkılardan birini billie holiday‘den dinliyoruz şimdi ve

you go to my head

diyoruz.

fotoğraf girne kalesindeki sarı yoncalar; sarı büyülü bir renk ve benim için aşk demek…

28
Feb

hayat öylece akıyor…

eskisi gibi buraya yazmak konusunda da pek istekli değilim  sanırım; hayatla bağ kuran sözcüklerle aram iyi değil epeydir… ama tatar çölü’nü okudum ve bitirdim; buraya yazmasam olmazdı.

bu kitabı okumanın tam sırası mıydı yoksa okunacak en kötü zamanda mı okudum hala emin değilim. bu kadar köşeye sıkıştırıldığımız bir hayatın içinde bir kalede mahsur kalma metaforuna ne kadar ihtiyacım vardı bilmiyorum. bildiğimiz anlamda bir mahsur kalma değil elbette bu; gidememe hali, çıkamama hali, değiştirememe hali, bir umuda bağlı kalıp savaştığını sanma hali, savaşmayı hayal etme, umut etme hali, hayatımızın kontrolden çıkmış hali, her şey hızla değişirken öylece baktığımız gerçeği, hayatı anlamlı kılmak için  bir düşman yaratma arzumuzun gerçekliği ve kim olduğunuza ve hayatınızı nasıl okuduğunuza bağlı olarak değişecek pek çok metafor…

hangisini tercih ederseniz edin teğmen giovanni drago‘yu her hücrenizde hissedeceğinize eminim. o benim için unutulmaz bir karakter olarak, içimde yerini aldı.

***

kitabı okurken sürekli gabriel fauré dinledim. aslında çok düşünülerek yapılmış bir tercih değildi bu. kitabı okumaya başladığımda spotify’ın faure listesini döndürmeye başladım ve son satırlara kadar bunu bırakamadım. bazı melodiler benim için tatar çölü’nün ıssızlığında simsiyah bir at yalnız başına koşarken ona eşlik eden veya teğmen drago’nun yıllarını geçirdiği ve her köşesini ezbere bildiği odasında otururken dinlediği sese dönüştü.

tatar çölünü okursanız fauré‘yi atlamayın derim.

ve özellikle

après un rêve

size mutlaka eşlik etsin. bu aslında fauré’nin en popüler şarkılarından birisi ve ama ben buraya  piyanoda akira eguchi, çelloda brinton smith ve kemanda gil shaham’ın olduğu enstrümental bir versiyonu ekleyeceğim.

 

“… Onların talihleri, serüven, herkesin yaşamında en az bir kez çalan o mucize anı kuzeyden gelecekti. Zamanla gitgide belirsizleşen bu uzak olasılık uğruna koskoca yetişkin adamlar yaşamlarının en güzel bölümünü burada tüketiyorlardı… ya gerçekte bilincine varamadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı…”

2
Feb

kıymetlim olan bir müzisyeni kaybettiğimizde…

günlerce onu dinlerim…bir yazarı kaybettiğimizde ise tahmin edersiniz onun metinlerine, söyleşilerine geri dönerim; bir tür veda etme biçimi bu benim için, bir tür “dua“…

şu sıralar da ursula ile vedalaşıyorum… fotoğraflarına bakıyorum ve söyleşilerini okuyorum.

yıllar önce, karanlığın sol eli gibi bir kitap yazıp, bütün bildiğimiz ve bize dayatılan cinsel kimlik anlayışını kökünden değiştiren bir kitap yazan ursula le guin’in pek çok önemli ana karakterinin neden erkek olduğu sorusu zihnimi çok meşgul etmişti. hatta bununla ilgili olarak da sevgili çağla newsweek türkiye için yaptığı bir ursula söyleşinde bunu sorup böyle olmadığına dair bir yanıt da almıştı.

ama son iki gündür okuduğum söyleşilerde ursula’nın bu konuda yıllar içinde bambaşka yanıtlar verdiğini fark ettim. en iyisi doğrudan alıntılar ile bunu anlatayım:

ursula le guin 51 yaşında… stanford üniversitesi ingilizce profesörü anne mellor ile  6 Kasım 1980’de seyircilere açık olarak yapılan bir söyleşide, “le guin romanlarında başlıca kahramanlar genellikle kadın değil, erkektir. le guin’e eril karakterler üzerinden mi düşündüğü, yoksa onları ironik olarak mı kullandığı” soruluyor. buna yanıtı şöyle:

… Yine bilmiyorum; bu da üzerinde epey düşündüğüm konulardan biri. Başlıca kitaplarımdan bir kaçını kadın hareketinden önce yazdım. Kadın hareketi 1960’ların sonlarında ve 1970’lerde devam ederken kanıksamış olduğum her şeyi, kendimle ilgili, yazdıklarımla ilgili her şeyi sorgulamak durumunda kaldım. Çok tatmin edici cevaplar bulamadım. Bir açıdan, erkekleri kullanmamın yaratık gezegenlerinde yaratıkları kullanmamla aynı sebebe dayandığını biliyorum- mesafe koymayı severim. Mesafeye oturtulmuş bir kahraman üzerinden yazmak isteyen kaçamak bir tarafı olduğu aşikar. Dişi kahraman üzerinden kitaplar yazdığımda, kitap hakkında tamamen farklı şeyler hissediyorum. Kitapla ilgili ilginç bir kırılganlık ve emin olamama hali yaşıyorum hep. Başka bir ifadeyle, bir kadın olarak yazarsam daha kırılgan oluyorum ve bir sürü savunma çıkıyor ortaya. Belki de bir kadın olarak yazabilmeye çalışıyorumdur, kim bilir? Gerçekten bilmiyorum

 

“Hepimizin aklında takımadalar var” başlığı ile virgül dergisinin mart 2004 sayısında yayınlanan bir söyleşi var. söyleşi doğrudan ursula’nın web sayfasından alınmış ve türkçeye kazandırılmış. aslında tek bir söyleşi değil bu farklı zamanlara sorulan sorulara verilen yanıtlardan oluşuyor. buradaki sorulardan birisi ve yanıtı şöyle:

– “En Uzak Sahil’de Çevik Atmaca’nın maceralarla dolu bir hayatı vardı; Tehanu’da ise hayatı belalarla doluydu. İki kitap arasında on sekiz yıla yakın bir süre geçtiğinin farkındayım, aradan geçen bu zamanın Yerdeniz’i ve sakinlerini tekrar gözden geçirmenize nasıl yardımcı olduğunu (ya da bunu nasıl zorlaştırdığını) anlatabilir misiniz?

– “Kısaca, En Uzak Sahil ile Tehanu arasında geçen on yedi sene içerisinde feminizm yeniden doğdu ve ben on yedi yaş büyüdüm. Bu sırada da oldukça çok şey öğrendim. Öğrendiğim şeylerden biri de fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak oldu. Bir kadının bakış açısından Yerdeniz, bir erkeğin bakış açısından göründüğünden çok farklı görünüyordu. Yapmam gereken tek şey onu, güçsüzün, fakirleştirilmişin –kadınlar, çocuklar, gücünü çarçur edip “sıradan” bir insan gibi yaşamak zorunda kalan bir büyücü– bakış açısından tasvir etmekti. Ged’i cezalandırdığım için beni azarladılar. Oysa ben onu ödüllendirdiğimi sanıyordum.

bu söyleşinin içinde bir yerlerde 74 yaşında olduğundan söz ediyor ama bu soruyu yanıtlarken kaç yaşındaymış bilmiyorum…

 

ve son olarak sene 2010, ursula 81 yaşında ve bir kocakarı artık. çağla ona:

– “Genelde kitaplarınızda bir erkeğin yolculuğunu anlatıyorsunuz. Her zaman bir kadın da oluyor ama o çoğunlukla erkek kahramandan daha hızlı büyümüş, ya da arayışını tamamlamış oluyor ve zaman zaman da kahramana yol gösterme görevini üstleniyor. Neden hemen tüm yolcularınız, kahramanlarınız erkek?” diye soruyor.

onun yanıtıysa sanki biraz hırçın ve kızmış gibi:

– “Bu soruyla Atuan Mezarları, Tehanu, En Uzak Sahil, Hep Yuvaya Dönmek, Lavinia gibi kitaplarımı görmezden geliyorsunuz. Tüm o kitapların merkezinde bir kadın, bir kadın sesi var. Romanlarımın yayımlanmaya başlandığı 1960’ların sonlarında tüm bilim kurgu ve fantezi kitapları, erkekler hakkındaydı. Androjini üstüne bir kitap yazarak özgün bir şeyler denedim ve bu cesaret işiydi.

***

bütün bu yanıtları bir tutarsızlık gibi okumuyorum elbette. 50 yaşın eşiğinde, hafızam kalbura dönmüşken ve hayatı bambaşka bir şekilde okumaya başladığımı hissederken hepimizin bir tutarsızlık evreninde nefes aldığımızı biliyorum.

ve son günlerde, ursula’nın ölümünden sonra, ortaya dökülen paylaşımlarda onu bir bilgeye dönüştürme çabasından dolayı da kusmak istiyorum…

artık her ölüm beni,  gidenin kaybından çok,  geride kalanların, gideni kendi  sınırlı evrenlerinde parçalara ayırıp yok etmesinden dolayı üzüyor…

***

ursula soğuk, kışın hakim olduğu zorlu iklimleri ve karanlığı inanılmaz güzel anlatırdı ve bir şekilde benim için onun sesini en iyi schubert hissettiriyor…

bu nedenle

dietrich fischer-dieskau

winterreise‘den gute nacht‘ı söylüyor şimdi

ursula için elbette.

 

fotoğrafın kaynağı için buradan lütfen.

Skip to toolbar