dünyanın bir radyosu
radyo z
10
Apr

pijamalı akşam mesaisinin sonunda…

uzun bir süredir dinlemediğim humanwine‘a geri döndüm. kulaklığı taktım ve sesi açtım. iyi geldi; her zaman iyi gelir.

yine burada uzun sessiz günlere geri döndüm… yeni bir şey yok… iş… ağır ağır uyanan doğanın hissettirdikleri… ağır ağır okunan kitaplar… araya giren bir kaç film ve diziler… bir döngünün içinde sıkışmış hayatlarımız…

çocukların verdiği enerji, mutluluk ve keyif; hayata bağım… ada’nın sorduğu bir soruyu iki gündür kafamda döndürüp durmam: ” kalbimin sesine mi yoksa aklımın sesine mi kulak veriyorum?” neden en zor soruları çocuklar sorar…

referandum için son dönemece girdik; huzursuzum…

broadchurch izliyorum şu sıralar; mutlaka söz etmeliyim bir ara…

zihnim parçalara ayrılmış durumda; parçaları birleştiremiyorum…

***

neyse artık bu masadan kalkmalı ve kendimi sakin, derin ve rüyalı bir uykuya hazırlamalıyım.

ama önce humanwine dinliyoruz ve

epoch

diyoruz.

5
Apr

gökyüzü yine iki gündür…

gri, opak bir tabaka halinde; ne masmavi gökyüzünü seviyorum ne de bunu… bulutları özlüyorum, en çok da sabahları.

bu sabah, gri ve üzerime abanan kütleyle, ormanın kenarında yürürken daha önce hiç görmediğim bir kuş hızlıca uçtu. inanılmaz güzeldi, kahverengi tüylerinin üzerinden koyu mavi kanatlar çıkıyordu; siyah çizgiler çerçevelenmiş mavi parlak kanatlar…

sadece yukarıdaki fotoğrafı çekebildim.

sonra geldim ve sabaha en çok yakışan gruplardan birini iron & wine‘ı dinlemeye başladım… kahvaltımı yaptım… sonra kahvemle penceremin önünde kuşları dinledim. güneş, o sert opak tabakanın altından sızmaya çalışıyordu, hala da çabalıyor…

şimdi çalışmalıyım ama önce iron & wine

morning

desin.

3
Apr

ayrıntısına girmeyeceğim…

bunalmış halde ofise döndüm… duramadım, bir çay alıp bahçeye çıktım… söğütün altında oturdum… göğe baktım… çiçek topladım… rahatlayamadım… içeri girdim… kulaklığı taktım… sesi kökledim… queen söylemeye başladı… ben içimden avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım…

I want to break freeeee…

3
Apr

sabah kahvemin yanında…

bana eşlik eden şarkıyı şuraya bırakıp işime bakayım.

kings of convenience

scars on land

diyor.

 

31
Mar

istanbul kırmızısı’ndan çıktım az önce…

hemen bir kafeye yerleştim ve hissettiklerim uçmasın diye yazmaya başladım buraya. şükürler olsun spotify’da filmin soundtrack’i vardı; onu da açtım…

çok önceleri radyoda, ferzan özpetek’in evrenini sevdiğimi yazmıştım; renkli, sesli, kendi melodisi olan, dokunan, ağlayabilen, gülebilen evrenini. ama sanırım hep en sevdiğim filmi hamam oldu ve sanırım kendimi bir türlü içine alamadığım filmi de istanbul kırmızısı olacak…

her şeyden önce istanbul’un rengi kırmızı mı emin değilim? sanki hangi istanbul’dan söz ettiğimize bağlı olarak bu renk hep değişir… jenerik, tek bir renk isteselerdi benden istanbul için, kırmızı değil, erguvan derdim. en azından şimdi öyle hissediyorum; belki mevsimden…

hikayeyi garip bir şekilde sevdim; altını dolduramadığım bir sürü boşluk olsa da ve bazı klişelere takılıp ferzan özpetek’in bu güzelim hikayeye yazık ettiğini düşünsem de… elimde olmadan ben olsam böyle anlatmazdım diye düşündüm film boyunca. bir yarım kalma hali, asla kim olduğunu anlayamadığım karakterler, eğreti, böyle konuşulmaz bu hayatta dediğim diyaloglar, “derin, derin” bakışlar, tuhaf bir şekilde bu “kanadı kırık” insanların aslında kim olduğuna dair kafamda bir şey oluşamaması…

ferzan özpetek’in istanbul’la bağının koptuğunu hissettim. istanbul’la bir bağ kurmak elbette çok kolay değil ama bu şehirde yaşarken, hepimiz kendi istanbulumuzu yaratıp, yarattığımız o evrenle bir bağ kuruyoruz. ferzan özpetek’in istanbul’u, sanki italya türkiye hattında, sisler altında kalmış ve korkarım italya’dan görülen açı biraz ağır basmış; cumartesi anneleri… kağıt toplayan genç… göçe zorlanan kürt aile… çorbacılar… fettan, flörtist teyzeler daha çok istanbul’dan atılan “posta kartları” gibi kalmış filmde; altı boş, derdi belli olmayan ve o şehre dair sadece ve sadece bir görüntü olarak kalan “posta kartları”…

ve niye bilmiyorum. bu sefer doğrudan söylemediğini, ima ettiğini hissettim ferzan özpetek’in. geri dönüp, memleketi, kırmaktan mı korktu diye düşünmekten kendimi alamadım. hamam’da her şeyi bağıra bağıra anlatan adam gitmiş miydi?

halit ergenç’i garip bir şekilde çok sevdim oynadığı rolde; özellikle bir kaç sahnedeki performansına bayıldım. tuba büyüküstün’ün güzelliği bir yana ne performansı, ne filmdeki karakteri bende bir şey bırakmadı; restorasyoncu olması da beni elimde olmadan wim wenders’in palermo shooting filmindeki bir sahneye götürdü…  mehmet günsur ve nejat işler’in “konuk oyuncu” halleri de cabası…

melek imgesini de düşününce aklıma elimde olmadan ‘berlin üzerinde bir gökyüzü’ filmi geldi… acaba dedim “wim wenders gölgesi mi var bu filmde?”…

filmden geriye ne kaldı derseniz istanbul’un sesi;  inşaatlar, deniz şıpırtısı, vapurlar, deli bi uğultu, klaksonlar, klaksonlar…

ve şarkıda dediği gibi…

Zaman kanatlarıyla büyüyor
Gidenler, kalanlar, yalanlar, dualar
Adamlar, kırmızı rüyalar
Geride ne han kalır ne hamam
Biraz toz biraz duman

***

evet gaye su akyol söylüyor

kırmızı rüyalar

not yerine: bu yazı dün yazıldı, bu sabah biraz toparlandı ve yayınlandı. bu filme dair twitter’daki bir kaç olumsuz görüş dışında hiç bir şey okumadım ve sadece çevremdeki bir kaç kişinin filmi sevmediğini biliyorum.

28
Mar

bu sabah yataktan kolayca kalktım…

hatta son onbeş dakika gözlerim açık bir şekilde telefonumun alarmı olarak çalmaya başlayacak coldplay melodisini bekledim. müzik dinleyerek makyajımı yaptım ve nane çayımı içerek kahvaltımı hazırladım. dışarıya çıktığımda nefis bir hava vardı…

yolda kitabımı okudum ve schubert dinlemeye devam ettim.

ursula’nın son çıkan kitabını okuyorum; onunla içimden konuşmayı özlemişim; parmaklarımı satırlarının üzerinde gezdirerek ona dokunuyorum; bir tür sarılma hali bu… dışarıdaki nefis ışık, kulağımdaki melodiler ve ursula ile neredeyse mutluydum yol boyunca. şu satırların altını çizdim ve tekrar tekrar okudum:

“… Bildiğiniz gibi, dile getirilmeyen şeyler yıllar içinde güçlenir, olgunlaşır ve zenginleşir, açılmamış şarap misali. Tabii Freudyen sirkeye de dönebilir. Bazı düşünceler ve duygular hızla sirkeleşir, dolayısıyla şişelerinin hızla açılması gerekir. Bazıları şişenin içinde mayalanmayı sürdürür ve etrafa öldürücü cam kırıkları saçarak patlar. Ama güzel, sağlam mantarlanmış duygular mahzende sadece derinleşip karmaşıklaşır. Önemli olan şişeyi ne zaman açacağını bilmektir…”

servisten inip enstitü’ye doğru yürürken, yol arkadaşım bir gün öncesinde kalan gerginliğiyle uykusuz geçirdiği geceyi ve onu geren şeyleri anlatmaya başladı. önce sakince anlatırken, sonrasında gerginliğinin şiddeti iyice arttı ve ben nefesimin kesildiğini hissettim bir an; sanki her tarafıma cam kırıkları saplanmıştı. ofise ulaştığımda mutluluktan eser kalmamış, bitmiş bir halde kendimi sandalyeye bıraktım.

müziği açtım, pencerenin önünde yüzüme çarpan serin havayla kahvaltımı yaptım.

sonrasında kahve ve odama dolan ışıkla çalışmaya başladım, nefesim normale dönmüştü. etrafımdaki bütün gerginliği bir sünger gibi çekme halimden bir kez daha nefret ettim…

gün çalışarak, bahçede öğle kaçamağında okuyarak ve mavi göğün tadını çıkararak, sıradan  ve yoğun bir iş gününün ritminde geçti…

akşam eve geldiğimde su yoktu. akşam yemeği işini,  yemek sepeti marifetiyle hallettik ve ben sicim gibi akan suyla mutfağı temizledim; yine schubert çalıyordu…

ama öncesinde kirli mutfak tezgahı üzerindeki kocaman bir su damlasının ışığına yakalandım. batan güneş, panjurların arasından sızarak bu su damlacığını yakalamıştı veya bu su damlacığı ışığı çağırmıştı; bilmiyorum..

ışığı yavaşça avuçlarımın arasına aldım ve  bir sünger gibi emdim; nefes niyetine…

***

evet

franz schubert‘in

fantasy in f minor, D940‘ini dinliyoruz.

louis lortie ve hélène mercier birlikte çalıyorlar; dört el için yazılmış bir eser bu çünkü.

28
Mar

bir duralım…

ve ella fitzgerald dinleyelim.

öğle tatili kaçamağıma, mavi göğe, rüzgarla hışırdayan yapraklara, börtü böceğe, akıp giden, bizim yakalamaktan vazgeçtiğimiz hayata gelsin…

blue skies

diyoruz.

23
Mar

toplanın müzikli oyun var…

deyip dün sağa sola haber saldım. facebook, twitter, blog halkının yanı sıra iş arkadaşlarım ve bir kaç servis arkadaşım da bu oyuna dahil oldu ve 55 şarkılık nefis bir liste oluştu. tam anlamıyla ‘ortaya karışık’ bir liste, ne ararsanız var.

bir çingene mahallesine komşu olan doğduğum evin yaz akşamlarında sokakta çınlayan klarnetin sesi de var, ablamla, annemler evden gittiği anda çalmayan başladığımız boney m’in daddy cool’u da… zaman içinde benim hayatıma giren, gün yüzüyle bir kez olsun yüzünü görmediğim, ama her gün birlikte olduğum iş arkadaşlarımdan daha fazla tanıdığım sanal arkadaşlarımın seçtiği şahane şarkılar da… oğlumuzun ve kızımızın seçtikleri de… neşeli melodiler de var ağıtlar ve alevi deyişleri de… türkçe, kürtçe, zazaca, farsça, ingilizce, ispanyolca ve fransızca şarkılar bunlar; her duyguya, her ruha seslenen… aşk var… ölüm var…

bildiğiniz hayat yani…

bu yıl 3 gün 3 gece doğum günü kutlaması yapıyorum. liste yarın gece yarısına kadar açık hala şarkılarınızı alabilirim 🙂

listenin adı elliye varmadan son çıkış

dinlemek isterseniz şuradan buyurun...

***

ama burada listeden ilk parçayı çalacağım.

cihan mürtezaoğlu söylüyor.

bu bir yağmur mu?

Tuzla buz gibiyim doğru
Hem üzgün hem de ummana doğru
Yerli yersiz dağların ardında
Seni orada bulduğum doğru
Bu bir yağmur mu?
Göğsüme doğru
Zehir mi yoksa suya mı yordum?
Şimdi bahçemde çocuklar koşar
Fırlayıp içimden beni de aşar

Skip to toolbar