dünyanın bir radyosu
radyo z
11
Oct

dün eve dönüş yolu sıradandı…

trafik çok yoğun olmamakla birlikte artık 25-20 dakika geç iniyorum. bir süre servis arkadaşlarımdan biriyle iş yeri dedikoduları yaptık, sonra camdan dışarı seyrederek öylece oturdum; okuyamadım, uyuyamadım. ghostpoet‘in yeni albümü darkdays + canapes‘i döndürdüm durdum. albümdeki en sevdiğim parça

woe is meee

akşam kalan nohut’un yanına bir pilav ve salata yaptım; yemek hazırdı…

yemek yaparken çocuklar yanımdaydı… bağrış, çağrış, gürültülü ve kahkahalı bir zamandı bu. a. okuldan alışkanlığıyla avazı çıktığı kadar bağıra bağıra ve nefessiz konuşuyor bazen. sustuğunda nasıl bir gürültünün içinde kaldığını fark ediyor insan 😉 bir ara bana gelen bir kaç virüs içerebilecek spam mesajı anlattığımda, dehşete kapılarak ve kocaman kocaman gözlerini açarak “… neden insanlar böyle kötülükler yapıyorlar, bir insan neden kötü olur, kötü olmayı tercih eder” dedi.

artık masal evreninde olmayan ve henüz yetişkin dünyasına da girmemiş 12 yaşındaki bir çocuğa kötülüğü anlatmanın kolay bir yolu yok…

o anda ne söyleyeceğimi bilemediğim için soruyu geçiştirdim ve “oluyor işte” dedim…

sonra bir ara yine a. döndü bana “biz sana her türlü derdimizi anlatıyoruz, sen de anlatmalısın” dedi.

ve ardından t. “evet dinliyoruz” dedi.

iki çift kocaman göz merakla bana bakıyorlardı.

soruyu tiye alıp geçiştirdim. a. ne yaptığımı fark etmedi ama t. huzursuz oldu. çünkü 21 yaşında ve yetişkin olmanın hemen eşiğinde o… (8.30)

***

yoruldum…

çantamdaki yeşil elmayı çıkarıp ikiye böldüm…

yerime oturdum, bir ısırık aldım ve biraz nefes niyetine, biraz kaçmak için uzun süredir dinlemediğim bir albümü dinlemeye başladım…

hadi birlikte dinleyelim.

özlem bulut

sorma nereye

diyor. (16.08)

 

 

10
Oct

son üç gündür yayın yapmadım…

biraz dün not almıştım. aşağıda onlarla başlayalım…

***

(10 ekim / 8.30)

sakin ve çalışkan bir haftasonuydu. cuma akşamı sosyalleşmesinin ardından bütün haftasonu evdeydim; çalıştım ve bir risk yönetim planı hazırladım, yemek yaptım, temizlik yaptım, çamaşır yıkadım, dizi izledim…

sadece dün öğleden sonra temizlik bitip banyo yaptıktan sonra dışarıya bakıp, nefis havayı hissettiğimde yürüyüş yapmaya karar verip bir saatliğine dışarı çıkıp döndüm. yürüyüş oscar peterson trio müzikleriyle başlayıp, ane brun‘un son albümüyle bitti…

akşam da t. bize lazanya yaptı, ben bu akşam için nohut pişirdim. sofrayı toparlayıp, bulaşıkları yıkadıktan sonra da biraz ütü yaptım. sonra televizyonun karşısında yorgunluktan sızmışım…

izlediğim dizi line of duty. ingiliz polisiyesi sevenlere şiddetle tavsiye ederim… polisiyelerde bir vak’ayı çözme sürecindeki zekayı ve süreci seviyorum. bu dizi bunun için şahane…

bugün bütün gün sürecek bir toplantım var; bunları öncesinde kahvaltımı yaparken yazıyorum. itiraf etmeliyim beni geren, bi shot atıp girmelik bir toplantı bu… günün sonunda bakalım ne hale geleceğim. göreceğiz…

***

toplantı sonrası bitmiş haldeydim. akşam bir filmi uyku uyanıklık arasında izlemeye çalışıp erkenden uyuya kaldım… sabah ofise geldiğim de kahvelerimin bazılarını  kızarmış halde buldum; inanılmaz güzel bir şey bu. sonra ofisimi, taşıma elemanları bastı. artık bir oda arkadaşım olacak. yeni bir düzene geçiyorum…

son bir kaç gündür yediklerime fazla dikkat edemiyordum; bugün tekrar saymaya başladım.

***

hadi şimdi uzun zamandır dinlemediğimiz tarzda bir müzik dinleyelim… kahve müziği olacak tarzda, sıcak, baharlı bir melodi geliyor.

susana baca

maria lando

diyor.

 

 

6
Oct

günlük yazmaya devam…

tekrarlayan sabahlardan biriydi… daha iyi uyuduğum için kolay kalktım. vizon rengi farımı sürerken, ileride, biraz daha yaşlanıp, göz çevrem daha da kırıştığında farlarımı özleyeceğimi düşündüm. sonra dün akşam ikinci sezonunu bitirdiğim dr. foster adlı dizinin kadın karakterini gemma geldi aklıma. ne yapacağı, nasıl davranacağı belli olmayan bir kadın gemma. onu izlerken, onu tanımlayacak bir fiil düşünüyorum hep, tek bir fiil; ama bulamıyorum. birbirinden çok farklı pek çok şeyi bir arada barındıran, bir yanıyla tuhaf bir kadın o. tekinsiz demek istiyorum ama o kadar kötü de değil, içinde ışıltı olan, heyecan  olan bir tekinsizlik onunki 😉

dr. foster’ı tanıyanınız var mı?

evden çıkmadan önce, kendime peynirli ve domatesli bir sandviç hazırladım. hava nefisti; gökyüzünü pembe ve sarının en yumuşak tonları sarmıştı.serviste bir süre denizi seyrettim ve ortaya karışık bir klasik rock seçkisi dinledim. sonra uyuya kalmışım…

işe geldiğimde bir çay alıp ofisime geçtim. sandviçimi yerken günü planladım, çalışmaya başladım…

ahhhh… bir de kahve çekirdeklerimin kızarmaya başladığını farkettim; hasat yakındır 🙂

***

(burası iş deyip geçeyim)

***

akşam dönüş yolunda ursulayı okumaya devam ettim. kitabın kahramanı sutty feribotla 10 günlük bir nehir yolculuğu yaptı ve  okzat-ozkat’a ulaştı. aslında olmayan bir gezegende ve  olmayan bir nehirde yapılan bu yolculuğa nasıl imrendim anlatamam; şu sıralar bu yerküre değil de, evrenin ücra bi köşesinde bana her şeyiyle yabancı olan bir yerde olmak çok daha cazip sanki…

***

şu anda bir kafede oturdum ve arkadaşları beklerken bunları yazıyorum.

az sonra kalkıp onlarla buluşacağım.

ama önce ane brun‘un bugün çıkan yeni albümünden duruma uygun bir parça dinleyelim.

bir radiohead cover’ı bu

how to disappear completely

diyorum.

that there
That’s not me
I go
Where I please
I walk through walls
I float down the Liffey
I’m not here
This isn’t happening
I’m not here
I’m not here
In a little while
I’ll be gone
The moment’s already passed
Yeah it’s gone
And I’m not here
This isn’t happening
I’m not here
I’m not here
Strobe lights and blown speakers
Fireworks and hurricanes
I’m not here
I’m not here
This isn’t happening
I’m not here
I’m not here
5
Oct

eve geç ve çok yorgun döndüm…

çocuklar odalarına çekilmişler ve yarim a. dışarıda. şu sıra biz de kalan yeğenim e. de yoga dersinde.

kendimi önce banyoya attım. sonra biraz ortalığı toparlamaya çalıştım ama halim yoktu. canım bir şey de yemek istemedi, elma çayı eşliğinde biraz peynir ekmek yedim; böylece günü bol hareketle  ve yemek gerektiği kadar şey yiyerek geçirmiş oldum.

iş yerinde son iki gündür biriken pek çok şeyi de toparladım; biraz olsun iyi hissetim. ama bu geçici bir iyilik hali…

***

martin amis’in londra’da bir park‘ı bitti… ilk okumaya başladığımda bir türlü kitabın içine giremeyip bırakmıştım. sanırım ruhu ve duygusuyla bana göre değil bu kitap. niye bilmiyorum 30’lu yaşlarımda bu kitabı daha fazla severdim diye düşündüm. sorun kitapta değil ben de yani…

ve ursula’nın son çıkan kitabına başladım. hainli döngüsünün (hanish cycle)  bir parçası olan bu kitap bana çok iyi geldi… sanırım sonrasında mülksüzler ve karanlığın sol eli‘ne geri döneceğim… bu kitap üzerine daha sonra elbette yazarım…

şimdi biraz dizi izleyip uyumak istiyorum.

ama önce, uzun bir aradan sonra bu akşam geri döndüğüm peter gabriel‘in sctatch by back albümünden bir bon iver parçası geliyor.

flume

diyoruz.

fotoğraf mı? beni şu sıralar çok mutlu eden iki tekir kardeşten biri 😉

4
Oct

dün yazamadım…

4 ekim

yoğun ve tuhaf bir gündü… uzun bir aradan sonra eleni dinledim; onu müziğinin huzurunu, huzursuzluğunu, pusunu ve dinginliğini özlemişim. fazla yemedim ama sınırları hafifçe aştım. çocuklar için aldığım çiğ köfte bütün gün kontrol etmeye çalıştığım yemek listemi sabote etti; 1500’i geçmemeye çalışırken 1600 kaloriyle günü kapattım. akşam inanılmaz kötü bir trafikle eve ulaştığımda zaten bitmiştim ama e. için bir tavuk çorbası yapmam gerekiyordu. ve akşam yemeğini tavuk çorbası ve çiğ köfte şeklinde kapattık. a. yeni aldığımız ayakkabılığı kurdu ve ben mutfağı toparladım. sonrasında birlikte dağılan ve kirlenen evi toparladık; saat onbuçuk olmuştu bile… onbirbuçuk gibi yattık; kötü bir gece geçirdim yine; çırpına çırpına uyumaya çalıştım.

sabah bir gözümün altında derin bir oyuk vardı ve makyaj yorgunluğu örtmeye yaramadı…

sabah gelince kahvaltımı yaparken “işte bugün bitmesi gerekenler listesi” yaptım ve bir kısmını bitirdim; öğleyin hızlı bir yemek yedim ve çalışmaya devam ettim. sonra 10 dakika bahçeye çıkıp bir çay içimi sürede kitabımı okudum; ursula’yı özlemişim.

artık çalışmaya devam etmeliyim (12.58)

ama önce hala dinlemeye devam ettiğim eleni karaindrou‘dan bir parça gelsin

after memory

diyoruz.

***

5 ekim

dün akşam günü toparlayan bir kaç not yazmayı düşündüm ama olmadı. normal akşam yemeği rutini ve biraz çalışmayla geçti. aldığım günlük kalori 1350’ydi ama karbonhidratı biraz daha azaltmalıyım… böyle bir günlüğe yazar gibi yazmanın yemem üzerine ciddi bir kontrolü oldu; teşekkürler kraliçem

şimdi günlük iş planımı yapıp çalışmaya başlayacağım.

ama önce this is us diyeceğim. çünkü şu sıralar güne dizinin müzikleri ile başlıyorum; ikinci sezon başladı.  bir ailenin tüm zamanlarını anlatan şahane bir dizi bu. bazen gözyaşlarıyla izliyorum 😉

ve şimdi dinleyeceğimiz şarkı dizinin soundtrack’inden.

mark knopfler ve emmylou harris birlikte söylüyor. (8.25)

 

2
Oct

saat önce…

5.30’da çaldı; 15 dakikalık esneme hareketlerimi yapmam için ama kalkmadım. 15 dakika sonra tekrar çalacak olan alarmı bekledim; alarm dediğim ludovico eunaudi‘nin

fly melodisi.

mutfağa geldim. bir tane ilaç içip çıktım. ev buz gibiydi, telefondan hava durumuna baktım. bizim mahalleyi 15 derece gösteriyordu. henüz kışlıkları çıkarmamıştım; ortada kalan ince bir kazağı giymeye karar verdim. birden iki değil tek ilaç aldığımı hatırlayıp geri döndüm ve ikinci ilacı aldım ve yatarken magnezyum almayı unuttuğumu farkettim. her şeye hatırlatma koymalı sanırım!

dişlerimi fırçaladım, yorgun görünen yüzüme soğuk gülsuyu sürdüm. giyindim, standart günlük makyajımı yaptım; farım maviydi ve yüzümde yeni bir sivilce çıkmıştı. şu tahlilleri artık yaptırmam gerektiğini düşündüm…

saate baktım, evde küçük bir kahvaltı yapmaya karar verdim. bir espresso, küçük bir dilim çok tahıllı ekmek, bir kaşık labne ve bir tatlı kaşığı zencefilli mürdüm eriği reçeli, 1,5 kaşık yoğurt ve probiyotik (20 gr carb., 7 gr pro. ve 9 gr yağ; 190 cal)

6.30’da öperek a.’yı uyandırdım; artık büyümüş olsa da sabahları yatağında, sıcak çikolatalı minik muffin’ler gibi olan a.’yı.

çantayı hazırladım ve uzun bir aradan sonra fular taktım; üzerine mavi kuşlar uçan fularımı ve kahverengi bir keten ceket giydim. henüz mont için her şeye rağmen erken çünkü. çıkmadan önce son bir kez aynaya baktığımda mavi ve koyu kahverengiyi birlikte çok sevdiğimi düşündüm.

sokağa çıktığımda, yeni yavru kedilerden bir tekir benden dolayı tedirgin olarak hızla kaçtı, hava koyu bir mavi griydi…

servisi beklerken durakta orta yaşlı bir adam da hava alanına giden otobüsü bekliyordu. üzerinde paris’in eyfel’i, hollanda’nın yeldeğirmenleri, paris veya italya’nın cafe’leri olan renkli pek de ona  uymayan bir küçük çekçek, adamın yanındaydı… canım uzaklara gitmek istedi. o esnada kulağımda suzanne vega

caramel’i söylüyordu.

servise bindim ve bütün uyanıklara günaydın diyerek yerime geçtim.

telefonumda twitter’ı açtım, biraz dolandıktan sonra  ve irfan aktan’ın umut kozay’ı kim öldürdü? yazısını okudum. herkes bu yazıyı okumalı hissiyle boğazımda kocaman bir yumruyla bir kaç yerde paylaştım.

sonrasında ne uyuyabildim, ne de bir şey okuyabildim; kulağımdaki melodiler öylesine çaldı.

ve yazıdaki “… yumurta zannettik baba….” cümlesi kafamda döndü durdu. (sabah)

***

bu boşlukta iş var; büyük ölçüde max richter ve sigur ros‘un eşlik ettiği bir boşluk…

autumn music 

ve gong gelsin bu boşluk için.

***

yemek sonrası bahçede kısa bir mola verdim ve elma topladık… bu yıl özellikle ayvalar bir şenlik yaşıyor, dikkat edin etrafınızdaki ayva ağaçlarına derim…

öğle yemeğinde biraz haşlanmış et ve karnabahar yanında 2 ceviz ve bir gün kurusu eklenmiş yeşil salata yedim;  durum 52 gr carb., 40 gr pro. ve 29 gr yağ ve 619 cal)  (12.45)

***

sonra yine uzun ve yoğun bir öğleden sonra; bulutların ağır ağır çekilip güneşin ortaya çıktığı…

***

eve dönüş yolunda pek bir şey yapmadım; biraz okumaya çalıştım, biraz twitter’da dolaştım biraz da müzik dinledim. ışık nefisti.

sonra migros’a birkaç şey almak için uğradım. pınar’la karşılaştık; sımsıkı sarıldık ve rafların arasında konuşarak alışveriş yaptık. memleketten, oğlanlardan ve kızdan, hayattan söz ettik. nar için erken olup olmadığından, evde peynir varken bir peynir daha almanın gereksizliğinden… çıkarken bir kez daha vedalaşmak için sarıldık, yine sımsıkı ama sonra birlikte çıktık ve bizim eve doğru birlikte konuşarak devam ettik… ve vedalaşırken yine bir kez daha sımsıkı sarıldık…

***

eve geldiğimde sadece ada vardı, arkadaşına bir hediye hazırlığı içinde şu sıralar  ve hediyesi kutusunu rengarenk krapon kağıtlarıyla doldurmuştu…

ben biraz ortalığı toparladım, buzdolabındaki yemekleri ısıttım;  ezogelin çorbası, sarma ve şakşuka yedik; ben hepsinden yemedim elbette… biraz da şarap içmiş olabilirim 😉

öğleden sonra yediğim yoğurt ve meyveyle birlikte durum 111 gr carb., 57 gr pro. ve 41 gr yağ ve yaklaşık 1300 cal… hiç fena değil, böyle devam etmeliyim…

***

yemek sonrası biraz oğlumla sohbet ettik ve biraz çalıştım. sonra ablam aradı, uzun uzun onunla konuştuk. onunla konuşmak, onun gelmesi hep mevsimin değişmesi demektir: mevsim değişir ve akdeniz olur…

***

şu an günün sonu ve ben ludovico einaudi‘ye geri döndüm…

nuvole bienche ile kapatalım günü.

1
Oct

“Sevgili Günlük” Şalanjı…

başlattı kraliçe

21 gün boyunca bir günlüğe yazar gibi yazın diyor. bunu yapmaya söz veremem doğrusu; pek çok nedenle buraya yazma rutinimi kaybettim. ama hadi bugün, yani üçüncü gün, bir günlüğe yazar gibi bir kaç not düşüp, güne devam edeyim…

bir süredir uykularım yine düzensiz. erkenden uyuyakalıp, gece 2,5-3 gibi uyanıyorum ve bir daha doğru düzgün uyuyamıyorum. bu gece de farklı değildi. tatil olmasına rağmen, lanet olsun diyerek daha saat altı olmadan kalktım yataktan… salondaki açık kalan pencereden dolayı ev buz gibiydi. önce onu kapattım, sonra mutfağa girip ilacımı içtim; pazara kadar her gün olduğu gibi 50 mg’lı iki tane ilaç, pazarları ise sadece bir tane…

bilgisayarımı aldım, salona geçtim ve kucağıma bir yastık alarak bilgisayarı açtım. grey’s anatomy’nin yeni bölümü izledim. çocukluğumdan beri hastane dizilerini seviyorum… dizinin sonlarına doğru a. kalktı ve yanıma oturdu. o esnada çenedeki tümörün çıkarıldığı bir ameliyat sahnesi vardı ve genç bir oğlan çocuğun yan yatırılmış kafasının çene bölgesi tamamen açıktı. a. neşeyle “harika bir şey bu” dedi. çünkü şu sıralar kafayı doktor olmaya taktı ve her türlü tıbbi müdahaleye bayılıyor; anladığım kadarıyla epey video da izliyor…

dizi bitti. ikimiz de kalktık. o okula gitmek için hazırlanmaya başladı. ben onun için masaya bir kase mısır gevreği koydum, bir iki kaşık yoğurtla günlük probiyotiğimi yedim ve kendime espresso hazırladım. sonra a.’yı kaldırdım ve onlar baba kız birlikte çıktılar.

biraz ortalığı toparlayıp, kendime balkona kahvaltı hazırladım. spotify’ın bana hazırladığı karışık müzikleri dinleyerek, gri havayı ve uçuşan kargaları seyrederek hem kahvaltımı yaptım hem de dışarı çıktığımda alınacakların listesini hazırladım (ada’ya kaynak kitaplar, küçük çaydanlık, günlük kullanmak için kaşık çatal takımı, kahve, gözaltı kremi, nemlendirici, kapatıcı krem, vs…)

sonra nina simone dinleyerek kahvaltıyı toparladım ve bulaşıkları yıkadım. dışarı çıkmak için hazırlandım ve hafif bir makyaj yaptım.

bilgisayarın başına geçtiğimde t. kalktı; havanın nasıl soğuduğundan konuştuk, arkadaşlarından söz etti, güzel at resimleri gösterdi, şimdi de yiyecek bir şeylerin peşine düştü. klasik kahvaltı sevmeyen bir oğlum var benim. sabah makarna yiyebilir ama zeytin peynir yemek ona göre değil…

burada kesiyorum. çünkü a.’yı okuldan alıp aikido’ya götüreceğim. sonra devam ederim (30 eylül, 12.15)

***

dün aikido öncesi alışverişin bir kısmını hallettik ve geri kalanı için caddeye gittik; aradığımız kitaplar yoktu ama ben ursula’nın son kitabını aldım. şu sıralar onunla yeni bir buluşma iyi gelecek…

dönüşte yağmura yakalanarak eve kendimizi zor attık; akşam yemeği şarap eşliğinde çınaraltı dürüm maharetiyle atlatıldı.

dizi izlemeye çalışırken uyuyakaldım ve yine gece 2,5’da uyandım. sanırım artık bu uyku meselesini için bir şeyler yapmam gerekiyor. eskisine göre daha unutkanım ve ciddi konsantrasyon sorunları yaşayabiliyorum…

sabaha doğru tekrar sızıp saat yedide sürünerek yataktan kalktım, yine yoğurtla probiyotiğimi yedim ve yeğenim e.’yi almak üzere havaalanına gittik ve dönüşte babanne dede evinde çocuklar ve torunlar şeklinde büyük bir aile kahvaltısı yaptık ve aşure yedik.

eve döndük; çamaşırlar makineye atıldı. a evi süpürmeye başladı ve ben de buzdolabında kalan sebzelerle bir yemek yaptım ve babannemizin yaptığı dolmaları pişirdim.

çocuklar kendi odalarını toparlayıp temizlediler…

şimdi a ve a, baba kız aikido’ya gittiler, ben temizliğin kalan kısmını hallettim ve kendime bir zencefilli limonlu yeşil çay yaparak masaya oturdum, bunları yazıyorum…

geçenlerde t., instagram hesabımda  koyduğum fotoğrafları kastederek “sürekli aynı açıdan, aynı yerin fotoğrafını çekmekten sıkılmıyor musun?” dedi.

hayır, zaten olay o‘ dedim.

sonra sustum ve ona anlatmaya çalışmadım ama içimden devam ettim:

“.. döne döne aynı şeyleri ufak tefek farklarla, farklı ışıklarda, farklı havalarda ve fakat aynı göğün altında yaşayıp duruyoruz… bazen aynaya bakmayı unuttuğumuz gibi etrafımıza bakmayı unuttuğumuz bir hayatın içinde, aslında o küçük farkların, o değişen ışığın sayesinde ayakta ve hatta hayatta kaldığımız gerçeğini kayda alıyorum; bir döngünün içine sıkışmış hayatın, üstüste oturan bazı ‘anlarının’ aslında nasıl da aynı olmadığını kendime kanıtlamak için…

***

yani burada her gün bir günlüğe yazar gibi bir şeyler yazmak, belkide  aynı açıdan aynı kareyi, yeniden yeniden çekmek gibi bir şeye dönüşebilir. kimbilir…

ama sanırım bunu yapamam 🙂

***

bu arada,

haruki murakami’nin karanlıktan sonrası‘nı okudum ve sevmedim. sanırım murakami artık benim için cazibesini yitirdi…

john berger’in domuz toprak‘ını okudum ve bu hayatta sevdiğim bir kadın kahramanım  daha oldu; bir anlamda bir “gece gezen kızım” daha… kim o derseniz: lucie cabrol, yani cocadrille. tanışın derim…

ilk kez 2004 yılında, yani 36 yaşındayken okuduğum ziyad marar’ın mutluluk paradoksu‘nu yeniden okudum. aynı göğün altında ve aslına bakarsanız aynı döngünün içinde ve fakat 50 yaşın eşiğinde, mutluluk meselesine bambaşka bir şekilde baktığımı hissettim kitabı okurken…

***

t. çıktı, e. uyuyor…

hava yağmurlu ve serin, kuşlar kayıp, hava gittikçe koyulaşıyor. üşüdüm, parmaklarım buz gibi. ama pencereyi kapatmıyorum, yağmurun sesi çok güzel, ona laura marling şu sıralar çok döndürdüğüm bir şarkısıyla eşlik ediyor…

…. Night after night, day after day
Night after night, day after day
Could you watch my body weaken
And my mind drift away?…

 

22
Sep

gece fırtınayla uyandım…

uçuşan perdelerle eve yayılan rüzgarı ve yağmurun nemini içime çekerek bütün pencereleri kapattım. yağmuru dinledim ve gelen güze sarılıp tekrar uyudum.

bu sabah sevgili ege ve güz  için handel‘den care selva‘yı dinleyeceğiz.

çünkü bugün sonbahar ekinoksu…

ve fotoğraf ege’den…

soprano karina gauvin

söylüyor.

arp, alexander weimann ve çello amanda keesmat.

 

Skip to toolbar