dünyanın bir radyosu
radyo z
26
May

başımı işten kaldırdım…

sabahtan beri odaya yayılan iğde çiçeklerinin kokusunu içime çektim. kendimi bir kaç dakikalığına bahçeye atmalıyım diye düşündüm; öğle tatili bile yapamadım çünkü…

ama önce bir mehmet güreli şarkısı dinleyelim

kimse bilmez 

diyoruz.

24
May

öğle saatlerinde gözlerimde…

hissettiğim ağırlık son bir saattir gittikçe daha fazla kendini hissettiren bir baş ağrısına döndü.

az önce hızla ofisten çıkıp kendimi bahçeye attım, mine’den bana sade bir kahve yapmasını istedim ve kahvemle ağaçların gölgesine sığındım… ağır ağır kahvemi içtim… öğleyin okuduğum öyküyü düşündüm; aslında daha çok ilk cümlesini:

Eğer her olaya bir bir ad verilebilseydi, hikayelere gerek kalmazdı…”

bir john berger öyküsü bu, adı kozmonotlar zamanı

şimdi neyin zamanı peki?

ilk aklıma gelenler, ‘zalimlerin zamanı‘, ‘pespayeliğin zamanı

nerede mi? burada, tam olarak bulunduğumuz yerde, her yeri saran bir zalimlik ve pespayelik var… (16.40)

***

bu notu düşüp işten çıktım… sonrası malum, eve gelirken yolda biraz okudum, biraz denize baktım, biraz gözlerimi kapattım… sonra ufak bir alışveriş, akşam yemeği hazırlığı, ki bugün hızlıca kıymalı makarna ve semizotu salatasıyla atlatıldı. sonra mutfağı toparladım, ada’yla kucak kucağa günü nasıl geçirdiğimizi konuştuk, ellerimizi çırparak oyun oynadık, bir kaç selfie çektik ve fakat beğenmedik; onun hayata karşı yaşadığı heyecan bir süreliğine bir tül gibi beni sardı…

sonrası bir banyo ve serin bir kadeh beyaz şarapla tekrar masaya çöküşüm…

çehov’un “bizi çalışmak kurtarır” sözleri döndü durdu zihnimde; hangi bağlamda söylediğini merak ettim bunu. üniversite yıllarımda karşımda duran mantar panoda vardı bu sözler… nedense hangi bağlamda, nerede söylediğini bilmiyorum; belki de biliyordum unuttum ama şimdi bir öykünün içinde olmasını diledim…

çalışırken billie hafif hafif kulağıma söyledi, akşam vakitlerinde çalışırken onunla olmayı seviyorum. arkamdan bana hafifçe sarılıyor; onun varlığı, hayata karşı bir direnme, bir varoluş biçimi ve bir tarafta da hayatın içinde öylece kaybolma ve erime hissi…

az önce şarabımdan kocaman bir yudum aldım… burayı açtım ve yazmaya başladım çünkü şu aşağıdaki notu düşmem gerekiyordu:

“… Yıllar önce uzaya giden ilk insan , Gagarin adlı rus, dünyanın çevresindeki dönerken, Peniel’de çeşitli yerlere dağılmış yirmi şalenin her biri her yaz sığırlar, kadınlar ve erkeklerle dolu olurdu. Öyle çok sığır vardı ki otlaklar ancak yetiyordu. Gece üçte kalkıp sütü sağa ve gün ışır ışımaz inekleri otlaklara çıkarırdınız. Saat onda güneş bir az yükselmeye başlarken hayvanları içeri alır, bundan sonra peynirinizi yapardınız. Öğleden biçtiğiniz otları ahıra götürürdünüz. Öğlen yemeğinden sonra siesta yapılırdı. Saat dörtte yine süt sağardınız ve ancak o zaman onları ikinci kez otlağa çıkarırdınız. Ağaçların tek tek görünmez olup yalnızca ormanın seçilebildiği vakte kadar dışarıda sığırların başında dururdunuz. İnekleri ahıra geri getirirdiniz, samanların üzerine uzanmalarını beklerdiniz.Ondan sonra gökyüzüne bir tül gibi kaplayan samanyolunun ve Gagarin’in dönen sputniğinin nerede olduğunu kestirmek için gökyüzüne bakardınız…

durup gökyüzüne bakmak istiyorum; ama dönüp duran uydular ve çöplüğe dönen uzay için değil, kayan bir yıldızı yakalamak için… o kadar…

akşam şarkımız billie holiday‘den gelsin,

blue moon

diyoruz. (23.03)

23
May

bu melodiyle durağa…

doğru yürürken incir ağacının kuytusunda bu güzel tekirle karşılaşmıştık geçen hafta; yastığın üzerinde, uyku mahmuru ve benden tedirgin olmuş halde öylece bakmıştı…

***

evet bir philip glass melodisini sabah mahmurları için dinleyelim…

morning passages

diyoruz.

 

 

 

 

16
May

bir uzun sessizlik daha…

zaman benim açımdan epeydir yönetilir bir şey olmaktan çıktı; kontrolsüz ve freni patlamış bir şekilde ilerliyor…

bu akşam, nispeten sakin bir akşam geçirdim. yemek yapmadım; bir akşam yemeği daha yemek sepeti maharetiyle atlatıldı. sonrasında saksısı değişmesi gereken iki çiçeği hallettim. mutfak toprak içinde kalınca elektrik süpürgesini çıkardım ve hafifçe ortalığı süpürdüm ve iki gündür çamaşırhaneye dönüştürdüğüm salonu toparladım; ütü masası,  ütülenen çamaşırlar ve henüz ütülenmeyen çamaşırlar ortadan kalktı… bütün bunların ardından 70 dakika kondisyon bisikletini kullandım ve broen izledim. şimdi buradayım, biriken sözcükleri bırakıp kaçmak için…

***

nuriye gülmen ve semih özakça, 69 gündür, ankara’da yüksel caddesi’nde açlık grevi yapıyorlar. bir eylem olarak bunu yanlış bulabilirsiniz, inançlarınız gereği bedeninizi açlığa teslim edemezsiniz diyebilirsiniz, atılmalarını haklı bulabilirsiniz veya başka bir gerekçeyle bu yapılanı onaylamayabilirsiniz ama aşağıya not ettiğim şeyleri düşünmek zorundasınız, düşünmek zorundayız…

KHK ile işten atıldığınızda ne oluyor hatırlayalım: Sağlık güvenceniz olmuyor, herhangi bir kamu ya da yarı-kamu kuruluşunda doğrudan ya da dolaylı olarak çalışamıyorsunuz, yurtdışında iş bulmak gibi bir ihtimaliniz yok çünkü mevcut pasaportunuz geçersiz ve turist pasaportu vermiyorlar; son olarak da dokuz ay boyunca alabileceğiniz dokuz yüz liralık işsizlik parasını bile almanızı kaydınıza yazdıkları bir kodla engelliyorlar. Kısacası çok kesin bir biçimde bizi açlığa mahkum ediyorlar. Zaten başlı başına hak ihlalleri silsilesi olan süreç, karşı dava açamamamızla, savunma yapamamamızla, o rektörün hoşuna gitmemek, bu meslektaşın hırsının kurbanı olmak, sosyalist olmak, demokrat olmak, muhalif olmak gibi gerekçelerle taçlanıyor. Şimdi Yüksel’deki sevgili arkadaşlarımız diyor ki, bizi açlığa mahkum ettiniz. Durum bu kadar berrak. Bu berraklığı anlatmamız gerekiyor. Bulunduğunuz her yerde herkese bunu anlatın lütfen…

***

epeydir iyi okuyamıyorum. elimdeki kitaplar bitmiyor, hatta bir iki tanesini yarım bıraktım. ama iki gün önce john berger‘e geri döndüm. bu biraz kaçmak, biraz ıssız ve dingin bir limana sığınmak gibi bir şey oldu. bir anda kendimi kitabın tam içinde buldum, sözcükler beni sardı sarmaladı. ağır ağır sözcüklerin tadını çıkara çıkara okuyorum kitabı; sarılma hissiyle… kitap fransız alplerindeki çağdaş köylülerin hikayesi…

“… Süt sağma işi sona erdi, mutfağına döndü. Pancurları kapatmıştı… Pancuların arasından ışık süzülüyordu. Topladığı çiçek demeti pencerenin pervazında duruyordu. Gözleri çiçeklere takılınca attığı adım yarım kaldı. Sanki hayaletmiş gibi baktı onlara. Ahırda bir inek işedi, mutfakta sessizlik ve hareketsizlik her şeydi.

Masanın kenarından bir sandalye çekti, oturdu ve ağladı… Üzüntü seslerini hayvanların böyle tanıması çok tuhaf. Köpek adamın arkasına yaklaştı ve salta durup ön ayaklarını onun omuzlarına koydu.

Artık bir daha olamayacaklara ağladı. Annesinin yaptığı patates kızartmaları için ağladı. Annesinin bahçede gülleri budamasına ağladı. Babasının bağırıp çağırmasına ağladı… Çarşaf ütüleyen bir kadının kokusu için ağladı. Ocakta kaynatılan reçelin fokurtusuna ağladı. Tek bir gün olsun çiftlikten ayrılamadığına ağladı...” (bir zamanlar europa’da, çeviri: murat belge ve taciser belge)

***

izlediğim dizide oynayan kadın oyuncu insanların ellerinde olmadan bir şeylerin etkisinde kalma, kontrollerini yitirme hallerini anlatırken  “küçük kedi yavrularının yaptığı gibi” dedi. hanemize bir süre sonra bir kedi geliyor. şu anda dört kardeş olarak anneleriyle birlikteler. onları görüp büyülenmemek mümkün değil. iki gündür onları düşündükçe nefesim kesiliyor. yumurta rezervlerim tükendiği için üçüncüyü kedi olarak yapıyorum sanırım 😉

***

bugün bir ara mutfağı toparlarken, her zaman olduğu gibi günün batışına yakın  bana yeni bir oyun oynayan gökyüzüne gülümsedim ve fotoğrafını çektim. sonra arkamı döndüm, en fazla iki üç dakika bir şeylerle uğraştım ve tekrar gökyüzüne baktığımda pespembe bir bulut yığını bana gülümsüyordu ve  pencerenin önündeki melek ağır ağır salınıyordu. nuriye ve semih açlık grevini bıraksınlar dedim, içinde olduğumuz hayata biraz daha fazla akıl ve sağduyu diledim, nefes istedim, elimde olmadan bir mucize diledim, içimde kediler güldü, toprağa bastığım bir hayatın özlemi bir kez daha içimi doldurdu ve

max richter içimde çalmaya başlamıştı.

written on the sky

diyoruz.

10
May

başım zonkluyor…

uzun zamandır böyle bir baş ağrısı yaşamamıştım ve bütün gün bu ağrıyla çalıştım…

şimdi masama çöktüm, bir süre önce size remikslenmiş yorumunu çaldığım bir parçanın aslını döndürmeye başladım.

dışarıda nefis yağmurlu bir hava var… başımın ağrısı muhtemelen sürekli değişen hava koşulları ve “alçak” basınçtan, yanına “hayatın alçaklığı” da var, o ayrı tabii…  😉

neyse bunları boş verelim

sesi açalım

kendimizi bonga‘ya bırakalım.

mona ki ngi xica

diyoruz.

 

5
May

tatlı ve hafif esintili…

bir bahar günü bugün… öğleyin çınarın altında bir kupa çay içimi süresi kitabımı okudum, nefes aldım ve rüzgarı dinledim.

şu sıralar okuduğum kitap, hazar sözlüğü,  yapısıyla farklı ve kurgusu zor bir metin… bazen bütünden kopup kendimi, bağımsız olarak okuduğum metinlerin güzelliğine bırakıyorum ve yanlış zamanda okuyorum bu kitabı diye düşünmekten kendimi alamıyorum…

buraya şimdilik küçük bir alıntı bırakayım; belki sonra kitaba geri dönerim.

Düşavcılarının en yaşlısının muhafaza edilmiş notlarından biri şöyle der: “Bir düşte, kendi kendimizi sudaki balık gibi hissediyoruz. Zaman zaman su yüzeyine çıkıyoruz, dünyanın kıyısına bir göz atıyoruz, sonra hızla ve büyük bir istekle yeniden dalıyoruz, çünkü kendimizi yalnızca derinliklerde iyi hissedebiliyoruz…

***

parçamız öğleden sonramı güzelleştiren iran’lı gençlerden

pallett

gitme kal diyor

şarkının sözlerini merak ettim ve internette ingilizce sözleri buldum. belki de böyle değil bu şarkı ama bu sözler de çok güzel.

öyleymiş gibi dinleyelim; olmaz mı?

fotoğraf çayıma eşlik eden çınar ağacı…

 

dark night and awaken eyes
dark night and a blur shadow
dark night, wind and rain
dark night and hidden moon
dark night and awaken eyes
dark night and a blur shadow
dark night, wind and rain
dark night and hidden moon
don’t go, stay!
we got attached to the shadows on the wall
to dark and fast moving clouds
to café and cigarette smoke
we attached to blur
to the smiles under the rain
we are attached to the morning of spring garden
to the awaken nights
we are attached to sleeping in days
our spring passed maybe
our spring gone as if
our spring passed maybe
seems past is past
don’t go, stay
dark night and awaken eyes
dark night and a blur shadow
dark night, wind and rain
dark night and hidden moon
dark night and awaken eyes
dark night and a blur shadow
dark night, wind and rain
dark night and hidden moon
don’t go, stay!

 

4
May

bugün akşam yemeği…

bizim tezer’dendi… nefis bir noodle yedik. sonra mutfağı ali toparladı… ben şarap’la bulanmış zihnimi hafifçe temizlemek için bir kahve yaptım ve masama çöktüm. okumam gereken protokol taslağını okudum, notlarımı aldım…

elbette müzik kulağımda dönüp duruyordu ve akşamüzeri işten çıkışta rastladığım kaçak tohumdan olma çiçek de zihnimi meşgul ediyordu; bazen hiç ummadığınız bir şeyi kendinize yakın hissedersiniz ya bu çiçek de öyle; onu herşeyden kaçmış ve kendine evren yaratmış bir varlık olarak hissettim…

kantinin girişindeki betona bir kaç otla birlikte sıkışmış ve fakat mutlu!

ve bir de bugün durmadan, her şeyin arasında, zihnimde dönüp duran bir cümle vardı… ‘ağaçlar, bulutlar, kuşlar olmasa ve arkada sürekli bir müzik çalmasa ne yapardım?’

bilmiyorum…

zihnimde bütün bunlar dönerken, arkada bir parça çalmaya başladı, aslında iki parça bir arada…

dinah washington

this bitter earth‘i söylerken

max richter

on the nature of daylight

ile ona eşlik ediyordu.

nefesim kesildi, her şeyi bıraktım ve buraya bu sözcükleri düştüm.

siz de bir süreliğine her şeyi bırakın…

hayatı sessize alın…

ve kendinizi bu melodilere bırakın.

 

3
May

kısa bir mola verip…

şu anda bana ilaç gibi gelen bir şarkıyı çalıp kaçacağım.

rupa & the april fishes söylüyor

maintenant

fotoğraf mı?

büyüyen kahve çekirdeklerim 😉

Skip to toolbar