dünyanın bir radyosu
radyo z
5
Oct

yorgunum…

iki gündür denetimdeydim; bu sefer denetçi olarak…

bu işler bizim gibi -mış gibi yapmayı seven yerlerde pek de kolay olmuyor. kocaman bir oyun oynuyoruz; kötü bir oyun…

ofise geldim. kendime gelmek için sabah kaldığım yerden lady day dinlemeye devam ettim.

billie bende her zaman sarılma etkisi yaratır; büyülüdür.

evet billie holiday söylüyor

you go to my head.

 

30
Sep

bir şarkı daha dinleyelim…

sarı çiğdemler için…

bu sefer cihan mürtezaoğlu‘ndan,

sarı söz

geliyor.

 

buza devrildi su zamansız her şarkıda
her şakanın altında bir aslan
bir kurdu kokladı sokağı ısıtıp
sevemem ya ölürsek
masaldı hemen dünyaya düştü
cam önünde gün tahriği yola düştün
bakıştan akardı güzellik
boşluğuna dolduğun hasrete yan

bir adamın izine yan
sarıdır rüzgarın sözü
yağmuru al güneşe yan
göğsümüzde bin duman

30
Sep

döne döne yaşıyoruz ya…

yine göç göç çiçeklerinin, sarı çiğdemlerin vakti geldi.

renkler olmasa biz ne yapardık diyelim ve

joan baez’den

de colores‘i dinleyelim.

cuma neşesi olsun 😉

28
Sep

şimdi çalacağım parça…

tamamen sürpriz oldu bana…

yine bir eleni karaindrou parçası geliyor ama bu sefer farsi grup eendo‘dan

waltz-e chaman

diyoruz.

 

bu güzel tekir de iş yerindeki bahçenin en yeni yavrularından biri; adı çakıl…

28
Sep

bir süredir…

tatlı su balığı gibi yaşıyorum diyelim: kedileri seyrediyorum, onlara isimler takıyorum… yavaş yavaş kitap okuyorum… bildiğim melodileri dinleyip, yenilerinin peşine düşmüyorum… hayatın döngüsünü parlatarak ve cilalayarak, kirden pastan arındırarak  instagramda paylaşıyorum… gündemi göz ucuyla takip ediyorum… haber izlemeyip, dizi ve film izlemeyi tercih ediyorum… daha az kahve ve içki içiyorum… beyaz şeker hiç yemiyorum, beyaz una çok nadir takılıyorum… yürüyüş yaparken oscar peterson, miles davis, parov stelar ve chinawoman dışında kimseyi dinlemiyorum… insanların değil doğanın ritmine ilişkin farkındalığımı uyanık tutmaya çalışıyorum; denilenlere, yapılanlara, bakılanlara, alınanlara değil bir kuşun havalanmasına, denizin çırpınmasına, doğanın yeniden kendini yaratmak için geri çekilmesine tanıklık etmeyi tercih ediyorum…

bedenimdeki değişime uyum sağlamaya çalışıp kendimi koruyorum…

bu kadarı yetiyor, elimden fazlası da gelmiyor; şimdilik…

diyerek sabahtan beri dinlediğim bir melodiyi çalıp işimin başına döneceğim.

kıymetlim eleni karaindrou‘dan

closed roads‘u dinliyoruz.

fotoğraftaki kediler soul ve blues kardeşler. bizim istasyonun en yeni yavruları. aslında beş kardeşler, anneleri bir tekir.  arkadaki blues, bir gözü mavi bir gözü gri ve ben onun hastasıyım 🙂

26
Sep

bazı insanlar…

ömür törpüsü olabiliyor… haftanın ilk günü öğleden sonra itibariyle bütün enerjimi kaybetmiş durumdayım.

kendimi, elimde meryem’in bol karanfilli ot çayıyla bahçeye attım; yanımda no land vardı…

ve payız (sonbahar)

diyordu

26
Sep

sabah elif…

 

odamı temizlerken bahçeye kaçtım; onun sabah neşesi inanılmazdı ve fakat benim canım hiç konuşmak istemiyordu.

çınarın altında sakince kahvemi içtim, şimdi dinleyeceğiz şarkıyı düşündüm ve uyanmaya çalıştım…

evet nefis bir abba şarkısının nefis bir cover’ı geliyor;

the real tuesday weld

the day before you came

diyor…

23
Sep

durak arkadaşımla…

sabah geyiğimizi yaptıktan sonra kıkırdayarak servise bindik. içeride derin bir sessizlik vardı; bazıları geceden kalan uykusuna devam ederken, bazıları da  telefonlarına ve kitaplarına gömülmüş haldeydi. sessizce günaydın dedik ve oturduk.

ben de müziğimi dinleyerek kitabımı çıkardım. hava ne yapacağını bilmez haldeydi, bir taraftan yağmur bulutları göğü sarmış, diğer tarafta güneş her sabah ki doğumunu yaşayarak bulutların ardından çıkmaya çalışıyordu.

önce yağmur hızlandı, sonra ne olduğunu anlamadan güneş çıktı ve arkada küçük, sessiz bir çığlık “gökkuşağı” dedi…. kocaman, denizden, adaların ardından kuzey ormanlarına doğru uzandığını hayal ettiğim bir gökkuşağı bütün görkemiyle ortadaydı. denizin üzeri ise ışıl ışıl…

serviste herkes bir anda neşelenip gülmeye başladı, servisi durdurup fotoğraf çekelim diyen de vardı, işe değil gökkuşağına doğru yola çıkalım diyen de… gökkuşağı görüş alanımızdan çıkana kadar bu sabah neşesi devam etti…

sonra bir anda, o anlar hiç yaşanmamış gibi eski halimize geri döndük. servis yine insan sesinden yoksun, kendi uğultusuyla ilerlemeye başladı…

kitabıma döndüm ve altını çizdiğim satırları bir kez daha okudum:

Ah, ne yazık ki o günlere geri dönmek mümkün değil…dönüş yok; zamanın tekerleğini geri çeviremezsin. Tabiat ananın bahşettiği muazzam bir domuzluk!…“*

oscar peterson dinliyordum tüm bunlar olurken.

evet oscar peterson‘dan

impossible

geliyor şimdi.

*Zamanın Tekerleği, Aleksandr Kuprin

Skip to toolbar