dünyanın bir radyosu
radyo z
21
Jun

bodoslama işe daldım…

ispanya iki gün değil de iki hafta gibi uzakta kaldı bir anda. ama dün gece rüyamda hala barselona’nın caddelerinde, sokaklarında dolanıyordum…

upuzun ve sonsuz bir şekilde uzanan sokaklarda, göğe yükselen helezonik binalar vardı; ben küçücüktüm ve sanki bir anlamda, barselona’nın gaudi’nin ruhuna sahip olan alt evrenine kaçmıştım. gülümseyerek uyandım…

ilk fırsatta, burada ispanya notlarımı paylaşacağım.

şimdi kovaks dinleyelim

bugün bana çalışırken bolca eşlik etti

There’s somebody

who’ll be there as I break

Be the blood in my veins as I sing

When I hear the sound

of the underground

It will bring you back to me

diye mırıldanarak

sound of the underground‘u dinliyoruz.

 

 

 

17
Jun

katalonya’nın başkentindeyiz…

burada her şey bambaşka; çocuklar bayıldılar ve yaşanacak şehirler listelerinin ilk sıralarına aldılar…

uzun uzun yürüdük… nefis bir pazarda, mercat de la boqueria‘da, karnımızı doyurduk, sangria içtik… deniz müzesine gittik, la sagrada familia’yı bugünlük tavaf ettik, yarın gezeceğiz.

şimdi, şehir dışında, barselona’nın kırsalında bir apart hoteldeyiz. gezini son iki iki gününe girdik. tezer bize bir meyve tabağı hazırladı, aldığımız şarabı açtı; evet bu gezide çok ama çok içtik 😉

şimdi izninizle gidiyorum

ve elbette mano chao çalıyorum.

me gustas tu

diyoruz.

fotoğraf deniz müzesinin bahçesinden, akasyalar…

16
Jun

endülüs’le vedalaştık…

bugün öğle saatlerinde barselona için yola çıktık ve valencia’da konakladık. şehrin banliyölerinden birinde, denize ve şehre uzaktan, tepeden bakan bir oteldeyiz. clash’in şarkısı ‘rock the casbah’daki gibi adı casbah olan bir otelde…

hepimiz kelimenin tam anlamıyla yorgunuz; hem de çok…

valencia antalya’ya benzeyen bir şehir. havada tatlı bir serinlik var…

benim aklım hala endülüs’de. uzun zaman da öyle olacak sanırım.

memleketin gündemini, sessizce takip ediyoruz elbette ve bir kez daha hiçbir yere ait olmadığımız hissi yaşamaktan kendimizi alamıyoruz…

***

granada’da olduğumuz günlerden birinde fas’a gidebilmek umuduyla tarifa’ya gittik ama feribotu kaçırdığımız için vazgeçtik ve ada’yla tarifa’da kendimizi serin sulara bıraktık; nefisti…

bu nedenle bu yayınımız radio tarifa‘dan olsun; buralara gelip de çalmasam olmazdı…

ramo verde diyoruz.

14
Jun

granada’dan günaydın…

gezimizin dördüncü günü ve granada’dayız…

yazacak pek çok şey var ama şimdilik sadece albeniz‘in granada‘sını dinleyelim.

julien bream çalıyor.

şu an tam bu fotoğrafın olduğu yerde alhamra’ya karşı ve albeniz dinleyerek oturuyorum…

şehrin üzerinde yine kırlangıçlar dans ediyor…

 

12
Jun

madrid’den günaydın…

gelecek hafta pazartesi gününe  kadar ispanya’nın dört ana bölgesini içeren hızlı bir gezi yapacağız. dün öğle saatlerinde madrid’deydik ve bugün öğleye doğru sevilla’ya doğru yola  çıkıyoruz…

şu an uzun yazamayacağım, ev halkını uyandırıp toparlanmamız lazım; yapacak çok yol var.

***

gezinin ilk şarkısı eski ve çok ünlü bir ispanyol şarkıcıdan geliyor

manola escoba’dan 

que bonita es mi niña 

***

fotoğraf dün geceden. 13 katta bir apartta kaldık burada. madrid’in kalbinde gran via’dayız.

8
Jun

kendimi eve zor attım bugün…

yorgun bir halde; son iki gündür eve saat on civarı dönmüş ve bunalmıştım…

eve dönüş yolunda serviste, uyku ile uyanıklık arasında puslu göğe ve denize baktım durdum. kulağımda fransızca rock ezgileri yankılandı; şu sıralar noir desir kafamdaki uğultuyu bastırıyor…

 

dönüşte migros’a uğradım, sepete bir şarap attım, buna ihtiyacım vardı;  iki kabak, ada’ya yeni çıkan bir atıştırmalık, bulaşık deterjanıyla alışverişi tamamladım. evdeki yeşilliklerin değerlendirilmesi için mücver yapmaya karar vermiştim.

migros ve ev arasındaki yolda, mahallenin yeni sakinleri olan minik kedilerin fotoğraflarını çektim ve yayınladım…

eve geldim, ada’mızın anlatacağı bir sürü yeni şey vardı. o coşku ve heyecanla onları anlattı, ben mücveri yaptım. bir taraftan kulağım FBI’ın işine son verilen direktörünün dünyaya gerçek zamanlı yayınlanan ifadesindeydi…

yemeği yedik, ada ortadan kayboldu. tezer’in zaten epeydir eve giriş çıkış saatleriyle ilgilenmiyoruz ve ne yaptığıyla. hayat hızla akıyor ve bebeler yetişkin olma yolunda hızla ilerliyor. peki biz, hızla gittiğimiz yer neresi? bunu geçelim…

bir noktada, haberleri kapattım ve spotify’da bob dylan‘ı döndürmeye başladım…pencerenin önünde çiçekler puslu göğe ve gelmek üzere olan yağmura inat pırıl pırıl parlıyorlar; martılar ve kargalar uçuyorlardı ve şarap yavaş yavaş dibini buluyordu… işin bunalımları, yaklaşan gezinin heyecanı, yapılması gerekenler, çocuklar, memleket derken her şeye rağmen kendimizi, keyifli bir sohbetin içinde bulduk.

bob dylan bize eşlik etmeye devam etti…

 

ardından ali bir şişe daha şarap almaya çıktı… ben mutfağı toparladım, ağır ağır bulaşıkları yıkadım, suyun tadını çıkardım… akşam saatlerinde, mutfakta bir süreliğine, kendimle baş başa kalıp, “sakinleşmek ve normale dönmek” rutinim. kendimi sağalttığım zamanlar bunlar; günün bütün yükü en iyi böyle geçiyor…

mutfak toparlandığında, yağmur hala yağmaya başlamamıştı ve  bob  dylan, leonard cohen‘e dönmüştü…

***

şu anda gök gürlemeye başladı ve beklediğimiz yağmur geldi.. bir kadeh şarap daha alıp içeriye geçeceğim ve kendimi house of cards‘ın evrenine bırakacağım…

iyi geceler size.

(şarkılarımız sırasıyla one trip one noise, things have changed ve you want it darker)

5
Jun

bu bahar bir süsen kurutmuştum…

az önce onu buldum…

buraya da koymazsam olmazdı, bir ilhan berk şiiri ile birlikte tabii…

***

Şiir yalnızlıklarla (bir kıyıda çiçeğe durmuş süsenler, danaburunları, yıkıntılar, kapalı odalar, akşamüstleri, eski fotoğraflar, bırakılmış evler, balkonlar, büyük küçük sular, çan kulesiz kiliseler, iç avlular, kuş ölüleri, çakıllar, ıssız kıyılarla) büyür.
Şiirin Gizli Tarihi IX

***

melodimiz florestan trio yorumuyla, felix mendelssohn‘dan olsun

molto allegro agitato

diyoruz.

 

3
Jun

artık uzun sessizliklerim…

oluyor burada, nedenlerine girmek istemiyorum… şimdi bir “an” durup, benim dışımda akan zamana bir dur deyip, nefes almaya ve hayata bir kaç not düşmeye ihtiyacım var… hadi şu andan başlayıp geriye doğru gidelim…

bu sabah, bol rüyalı huzursuz bir gecenin ardından, erkenden uyandım… akşam bizim ada’nın gösterisi var; heyecanı inanılmaz… onu okuluna bıraktım ve kendimi çalışabileceğim bir yere attım. aslında araya bir film de eklerdim diye düşünüyorum ama gitmeyi planladığım film çok uzun; sanırım çalışmayı tercih edeceğim…

***

geçenlerde bir akşam eve dönerken eski tren istasyonundaki incir ağacını kesilmiş buldum. daha o sabah yanından geçerken o inanılmaz berbat taş, toprak yığının arasında rengi ve yapraklarıyla çok güzel olduğunu düşünmüştüm ki tamamı görünmüyordu bile. bir anda neye uğradığımı şaşırdım ve gözlerimden yaşlar boşandı. kedilerin sığınağı gibiydi, geçen yıl blues ve kardeşleri onun gölgesinde büyümüşlerdi. bugünlerde ise nefis bir tekire ev sahipliği yapıyordu daha çok; geçen gün burada resmini yayınladığım tekir ve incir ağacı..

yerinde kalan boşlukta bir incir kalmıştı. keserlerken düşmüştü her halde, hemen aldım. becerebilecek miyim bilmiyorum ama tohumlarını ektim. kimbilir belki minik incir fidanları yetiştirebilirim ve yeni tren istasyonun bir kenarına bir fidan bırakabilirim.

hala sabahları geçerken yoğun bir incir ağacı kokusu alıyorum; önce hayalini kurduğum için diye düşünmüştüm ama sanırım diplerine düşen incirlerden ve dallardan geliyor bu koku 😉

ardından dün akşam hemen onun yan taraflarında olan iki çınar ağacının da inşaat nedeniyle tehlikede olduğunu öğrendim. burada doğum günümden bir gün önce o çınar ağaçlarının, henüz yeşermemiş dallarının ardından görünün masmavi göğün fotoğrafını yayınlamıştım. inşaatı bekleyen bekçiyi yakalayıp, “yoksa bu ağaçlarda mı kesiliyor?” diye sordum. bekçi ve inşaatta çalışan genç bir işçi oğlan üzgün gözlerle ölçüm yapıldığını kurtarmaya çalıştıklarını söylediler. tren istasyonuna gitmeye korkuyorum şu an…

***

john berger’ın ‘bir zamanlar europa’da’ adlı kitabını  bitirdim. bu bir üçlemenin ilk kitabıydı ve nefesim kesilerek okudum. nasıl güzel öyküler anlatamam. aslında uzun uzun anlatmak istiyorum ama küçücük bir alıntıyla her şeyi anlatmaya çalışacağım:

“… Bu yıl üzerinden deri ceketini çıkarmamaya karar vermişti. Üşütüp hastalansa inekleri sağacak kimse yoktu. Yalnızlığın çok garip ayrıntıları vardı…”

bu yalınlıkla ve derinlikte öyküler, okumadıysanız mutlaka bir kenara not edin derim.

ve tuhaf bir şekilde güvercinler gittiğinde‘de tanıdığım katalan güzeli natalia ile  bir zamanlar europa adlı öykünün kahramanı odile‘nin neredeyse aynı ruha sahip olduklarını hissettim…

natalia;

“… Onun öylesine aşık bir halde geçirdiği o gece gibi bir gece geçirmeyi çok isterdim dedim, ama benim çalışma odalarını temizleme, toz alma ve çocuklara bakma işim vardı ve dünyanın bütün o güzel şeyleri, rüzgar, canlı sarmaşıklar, havayı delen serviler, bir bahçenin bir yandan öbür yana giden yaprakları benim için yaratılmamışlardı. Benim için her şey bitmişti, tek beklentim üzüntü ve dertti…” derken,

odile;

“... Aldığımız erkeği yargılamak bize acı gelir, çünkü o bizimdir, şimdiden oğlumuz gibidir. Onun olduğu yerde olan, oradan gelen bir bedeni nasıl yargılayabilirsin? … Gerekiyorsa, zorunlu kalmışsak, bir tavşan gibi kulağımızdan tutup havaya kaldırmışlarsa bizi, o zaman yargılar ve acısını çekeriz, içimizde, yıldızların parladığı gökyüzüne yapılan saldırının. Erkekler, zavallı erkekler, daha kolay yargılar…

diyordu.

***

ve son bir not olarak son dönemde izlediğim ve izlerken ekranın karşısında dağıldığım anlar yaşadığım bir diziyi anmak istiyorum: unforgotten.

bir ingiliz suç dizi unforgotten. ritmi ve aksiyonu bir yana duygusu da bir o kadar ağır olan bir dizi bu. ingiliz yapımı polisiyeleri bu yüzden seviyorum sanırım. bazı dizi karakterlerine bağlanıyorum elimde olmadan; nicola walker’ın oynadığı DCI cassie walker‘a da bağlandım.

yıllar öncesinde işlenmiş ve neredeyse işleyenler tarafından bile unutulmuş bir suçun, cinayetin peşine düşen bu kadının yansıttığı inatçılıktı bağlandığım şey sanırım ve yüzündeki her çizgiyle duygusunu yansıtması ve geçmiş denen ve unutulduğu sanılan şeyin aslında, hiç de sanıldığı kadar derinlerde değil, yüzeye çok yakın bir yerde, derimizin hem altında  durduğunu hissettirdiği için…

bunu da bir kenara not edin derim…

aslında birde broadchurch var. bu da başka bir ingiliz polisiyesi. meraklısı için bu keyifli olabilir…

***

bir hafta sonra, bir hayalimizi gerçekleştireceğimiz bir geziye çıkıyoruz: rotamız ispanya ve ağırlıklı olarak endülüs bölgesi. yavaş yavaş heyacanı sarmaya başladı…

***

bu kadar yeter…

sabah evden çıktığımda, servis ilerlerken gözlerimi denizden ayıramadığımda, yürürken, çalışırken, şu an bu satırları yazarken, döndüre döndüre çaldığım ve içimden mırıldandığım, özetle şu sıralar ciddi ciddi sardırdığım bir şarkı geliyor şimdi…

4 nonblondes

what’s up?

diyor.

kulaklığı takın ve sesi açın derim.

 

 

And so I cry sometimes when I’m lying in bed
Just to get it all out, what’s in my head
And I, I am feeling a little peculiar
And so I wake in the morning and I step
Outside and I take deep breath
And I get real high
And I scream from the top of my lungs
What’s goin’ on?

ve bazen yatağımda uzanırken ağlarım
sırf içimi dökmek için, aklımdakini atmak için
ve ben, biraz tuhaf hissediyorum
ve sabah uyanıp, dışarı adım attığımda
ve derin nefes aldığımda
ve içim coştuğunda
avazımın çıktığı kadar bağırırım
neler oluyor?

Skip to toolbar