dünyanın bir radyosu
radyo z
14
Nov

ses olsun…

bir nefes olsun diye

kalben geliyor şimdi

ve yara 

diyor.

6
Nov

insan çok fazla çalışıyorsa…

dünyaya bakmayı bırakıyor ve kendi sesini unutmaya başlıyor… bir süredir durumum bu; yaşadığım hayatın bana olan yan etkisi; llaçlar gibi bir yandan sağalırken bir yandan zehirleniyoruz…

dün uzun bir aradan sonra dünyaya bakmaya gittik. bulutlu nefis bir göğün altında, sadece dalga ve martı seslerinin olduğu kumsalda, bir kaç kaçamak yapan çift, anne ve babasıyla sahile gelip paçaları sıvayıp denize giren bir oğlan, üç balıkçı ve biz vardık. bir ses de ayaklarımızın altındaki deniz kabuklarının sesiydi. bütün sahil, deniz kabukları, yosunlar, deniz bitkileri, yengeç ve deniz yıldızı ölüleriyle kaplıydı, bir de mahzun ve zarif bir şekilde yatan bir karabatakla karşılaştık. onun cansız bedeniyle karşılaşmak bizi mahvetti tahmin edersiniz ve ‘neden acaba diğer ölü bedenlerden çok bu bizi etkiledi’ diye düşündük; kendimize daha yakın hissettiğimizden muhtemelen… çantamdaki kağıtla bir külah yapıp deniz kabukları topladım ve deniz yıldızı, yengeç gibi cansız bedenlerden örnekler aldım eve götürmek için…

dünyaya bakmayı gittiğimiz yer bayramoğlu halk plajıydı. yıllardır merak ederim bayramoğlu’nu, sonunda gördüm… istanbul’un bu eski yazlıkçı mekanı terk edilmiş gibiydi. çınar ağaçlarının gökyüzünü tamamen kapattığı dar sokakları ise inanılmaz güzeldi. çay kahve içecek tek bir yer bile bulamadık; muhtemelen yazın cehennem gibi oluyordur ama bulduğumuz hali bizi daha fazla mutlu etti…

***
yine uzun bir sessizlik oldu burada. hep daha çok yazmalıyım diyorum ama olmuyor. bunu kabul etmeliyim belki de.

bu uzun sessizlik döneminde paul verhoeven’ın elle’sini izledim ve nefret ettim. isabelle huppert’in oyunculuğuna bir diyeceğim yok ama paul verhoeven’in kadına bakışında bir sıkıntı olduğu muhakkak bence. elbette her filmin bir mesajı olmalı gibi bir derdim yok ama bu filmin neden yapıldığına dair en ufak bir fikrim yok; komediyle dram arasına sıkışmış bir saçmalıktı o kadar benim için.

mindhunter adlı yeni diziye başladım ve bitirdim. polisiye severlere şiddetle tavsiye ediyorum… atmosferi, oyunculukları, hikayesi ve müzikleriyle şahane bir dizi…

ursula’nın son çıkan kitabı anlatış’ı okudum ama aklım yerindeyken tekrar okuyacağım. insan dünyaya hakkaten bakamıyorsa ve kendi sesine bile yabancılaşmışsa ursula okumamalı…

***

şu sıralar faure dinliyorum; güzün ışığına ve ruhuna uygun onun müziği.

şimdi birlikte dinleyeceğimiz parça,

d minor  I. allegro ma non troppo

sesi açın… her şeyi bırakın ve bir süre sadece uğultunun arkasında bıraktığımız dünyaya bakın…

18
Oct

dün yazamadım…

şu anda çorba olmuş bir kafayla ‘ne olmuştu?’ diye düşündüğümde hiç  bir şey hatırlamadım bir an…

biraz hafızamı zorladığımda, sabah nefis bir melodiyle güne başladığımı, sonra ofise geldiğimde kıpkırmızı olan kahve çekirdeklerimin beni nasıl heyecanlandırdığını hatırladım. sonra çalıştım…

o nefis melodi bir elvis cover’ı

the wonder of you

idi.

öğleden sonra ise büyülü ormandan geçip anlamsız bir toplantıda anlamsız iki saat geçirdim. ormanın büyüsü çok geride kalmıştı…

akşam malum, bir hafta içi akşamının olağan ritmi… servisle eve dönüş, ufak bir alışveriş, erişteli yeşil mercimek ve yanına cacıkla, otlu avakado… yine a’yı mutlu eden bir akşam yemeği; avakado hariç tabii. o banaydı.

sonra müzik eşliğinde mutfağı toparlama ve a ile dizi keyfi; benim genellikle ortasında uyuyakaldığım keyif.. onda uyuya kalıp ikide uyanıyorum epeydir…

dizi,  broen, yani köprü. isveç danimarka ortak yapımı bir polisiye. daha önce bu dizinin ingiliz fransız ortak yapımı olan the tunnel yani tünel’i versiyonunu izlemiştik. hangisini daha çok sevdin derseniz sanırım hislerim ikinciden yana. ama broen‘in atmosferi, renkleri ve ruhu bambaşka… kuzeyliler bizimle kesinlikle aynı ruhta değiller. ama benim asıl anlamadığım kırklarıma kadar ruhum daha sıcak iklimlere ve özellikle afrika’ya yakınserken şimdi neden kuzey’i bu kadar çok seviyorum?

***

bu sabah akşamdan kalan avokado ile peynirli ve salatalıklı bir sandviç yaptım kahvaltıya. bunu mutlaka deneyin derim. bir avokadoyu maydanoz, dereotu ve taze naneyle blenderden geçiriyorsunuz ve limon ekliyorsunuz; hepsi bu… meze olarak yemek isterseniz içine sarımsak da ekleyebilirsiniz ve elbette zeytinyağı. ama bence avokado tek başına yeterince yağlı bir şey…

sonra bütün gün eğitim vardı. zaman yönetimi eğitimi alıp bütün bir günümü kaybettim. berbattı… hocadan nefret ettim; özensiz, ukala, egosu tavan yapmış bir akademisyen. üstelik saçma sapan örnekler verirken neşet ertaş’a laf etmez mi? ‘burada dur‘ dedim içimden, nefesim kesildi, sesim çıkmadı. ‘sen kim oluyorsun da neşet ertaş‘a laf edersin?’ demek istedim… diyemedim, sanırım bu içime dert olacak…

bunları serviste yazıyorum… dışarıda nefis bir günbatımı var… ve neşet ertaş dinliyorum elbette.

ahirim sensin

diyorum.

 

 

 

 

16
Oct

bugün başağrımla birlikte…

evdeydim. sabah ev halkı gittikten sonra tekrar biraz uyumaya çalıştım. sonrasında kalkıp bir şeyler yedim ve ortadaki ütülenmiş çamaşırları yerlerine yerleştirdim. bunu yapmak ütüyü yapmaktan daha zor geliyor…

öğleden sonra bir şeyler okumaya çalıştım ama olmadı; yarım yamalak bir şeyler izledim.

sonra çocuklar geldi…

a.’nın dün yaptığı badem sütünden kalan badem kırıntılarıyla çikolatalı kek  yaptım. pırasa ve bulgur pilavi pişirdim.

yarim a. biraz geç geleceği için çocuklarla yemeği yedik, ikisi de bayıldı ve a. beni bu akşam ‘master mom’ ilan etti 🙂

şimdi t.’nin yaptığı kahvemi içiyorum ve bunları yazdıktan sonra cake dinleyerek mutfağı toparlayacağım.

evet i will survive 

ile cake dinlemeye başlayalım

 

15
Oct

en son…

11 ekim günü yazmışım; yani beş gündür yazmıyorum…

bir kaç ayrıntı dışında hayat normal ritminde aktı. yattım, kalktım, işe gittim, döndüm… evin ritmi aynen devam etti… aynı itiş kakış, aynı debelenme, memleketin aynı anlamsızlıkları sürdü…

daha dibi var mı?‘ derken daha da derinlere inmeye devam ettik; buradan çıkmak pek de kolay olmayacak…

olan farklılıklara gelince…

yeğenim e. , kurabiyem gitti… artık kocaman bir kadın ama hala benim kurabiyem; haşarı, ne yapacağı pek de olmayan küçük serserim benim… onun buradaki varlığı son günlerde bana gelen en iyi şey oldu sanırım.

perşembe günü bir anlamda evren değiştirdim; atlarla beraberdim. ayrıntısına giremeyeceğim… bütün gün, etrafımdaki uğultunun ötesinde, gözlerimi inanılmaz güçlü olduklarını hissettiğim atlardan alamadım ve  içimde patti smith‘in land şarkısını döndürdüm durdum…

***

dün uzun bir aradan sonra bahar ile buluştum… bazı anlar derin bir nefestir, sizi hayata bir anlamda geri döndürür; dün de öyleydi…

sonrasında a. ile keyifli cumartesi günlerimizden birini geçirdik; alışverişi ve konuştuklarımızla tam bir kız etkinliğiydi…

eve döndükten sonra kulağımda jentrol tull bangır bangır çalarken temizlik yaptım. çocuklar odalarını kendileri temizlediler…

temizlik için locomotive breath nefis bir eşlikçi, aklınızda olsun.

***

bugünse çamaşırla, ütüyle ve çalışarak geçti.

şu an tezer yan tarafımda deneysel bir tarhana çorbası pişiriyor ve ada badem sütü yapıyor.

bense az sonra çalışmamı bitirip ilk taslak olarak ileteceğim.

***

bugün büyük ölçüde ane brun‘un son albümünü dinledim.

bu nedenle bir nick cave cover’ı dinleyelim ve

into my arms 

diyelim.

 

 

11
Oct

dün eve dönüş yolu sıradandı…

trafik çok yoğun olmamakla birlikte artık 25-20 dakika geç iniyorum. bir süre servis arkadaşlarımdan biriyle iş yeri dedikoduları yaptık, sonra camdan dışarı seyrederek öylece oturdum; okuyamadım, uyuyamadım. ghostpoet‘in yeni albümü darkdays + canapes‘i döndürdüm durdum. albümdeki en sevdiğim parça

woe is meee

akşam kalan nohut’un yanına bir pilav ve salata yaptım; yemek hazırdı…

yemek yaparken çocuklar yanımdaydı… bağrış, çağrış, gürültülü ve kahkahalı bir zamandı bu. a. okuldan alışkanlığıyla avazı çıktığı kadar bağıra bağıra ve nefessiz konuşuyor bazen. sustuğunda nasıl bir gürültünün içinde kaldığını fark ediyor insan 😉 bir ara bana gelen bir kaç virüs içerebilecek spam mesajı anlattığımda, dehşete kapılarak ve kocaman kocaman gözlerini açarak “… neden insanlar böyle kötülükler yapıyorlar, bir insan neden kötü olur, kötü olmayı tercih eder” dedi.

artık masal evreninde olmayan ve henüz yetişkin dünyasına da girmemiş 12 yaşındaki bir çocuğa kötülüğü anlatmanın kolay bir yolu yok…

o anda ne söyleyeceğimi bilemediğim için soruyu geçiştirdim ve “oluyor işte” dedim…

sonra bir ara yine a. döndü bana “biz sana her türlü derdimizi anlatıyoruz, sen de anlatmalısın” dedi.

ve ardından t. “evet dinliyoruz” dedi.

iki çift kocaman göz merakla bana bakıyorlardı.

soruyu tiye alıp geçiştirdim. a. ne yaptığımı fark etmedi ama t. huzursuz oldu. çünkü 21 yaşında ve yetişkin olmanın hemen eşiğinde o… (8.30)

***

yoruldum…

çantamdaki yeşil elmayı çıkarıp ikiye böldüm…

yerime oturdum, bir ısırık aldım ve biraz nefes niyetine, biraz kaçmak için uzun süredir dinlemediğim bir albümü dinlemeye başladım…

hadi birlikte dinleyelim.

özlem bulut

sorma nereye

diyor. (16.08)

 

 

10
Oct

son üç gündür yayın yapmadım…

biraz dün not almıştım. aşağıda onlarla başlayalım…

***

(10 ekim / 8.30)

sakin ve çalışkan bir haftasonuydu. cuma akşamı sosyalleşmesinin ardından bütün haftasonu evdeydim; çalıştım ve bir risk yönetim planı hazırladım, yemek yaptım, temizlik yaptım, çamaşır yıkadım, dizi izledim…

sadece dün öğleden sonra temizlik bitip banyo yaptıktan sonra dışarıya bakıp, nefis havayı hissettiğimde yürüyüş yapmaya karar verip bir saatliğine dışarı çıkıp döndüm. yürüyüş oscar peterson trio müzikleriyle başlayıp, ane brun‘un son albümüyle bitti…

akşam da t. bize lazanya yaptı, ben bu akşam için nohut pişirdim. sofrayı toparlayıp, bulaşıkları yıkadıktan sonra da biraz ütü yaptım. sonra televizyonun karşısında yorgunluktan sızmışım…

izlediğim dizi line of duty. ingiliz polisiyesi sevenlere şiddetle tavsiye ederim… polisiyelerde bir vak’ayı çözme sürecindeki zekayı ve süreci seviyorum. bu dizi bunun için şahane…

bugün bütün gün sürecek bir toplantım var; bunları öncesinde kahvaltımı yaparken yazıyorum. itiraf etmeliyim beni geren, bi shot atıp girmelik bir toplantı bu… günün sonunda bakalım ne hale geleceğim. göreceğiz…

***

toplantı sonrası bitmiş haldeydim. akşam bir filmi uyku uyanıklık arasında izlemeye çalışıp erkenden uyuya kaldım… sabah ofise geldiğim de kahvelerimin bazılarını  kızarmış halde buldum; inanılmaz güzel bir şey bu. sonra ofisimi, taşıma elemanları bastı. artık bir oda arkadaşım olacak. yeni bir düzene geçiyorum…

son bir kaç gündür yediklerime fazla dikkat edemiyordum; bugün tekrar saymaya başladım.

***

hadi şimdi uzun zamandır dinlemediğimiz tarzda bir müzik dinleyelim… kahve müziği olacak tarzda, sıcak, baharlı bir melodi geliyor.

susana baca

maria lando

diyor.

 

 

6
Oct

günlük yazmaya devam…

tekrarlayan sabahlardan biriydi… daha iyi uyuduğum için kolay kalktım. vizon rengi farımı sürerken, ileride, biraz daha yaşlanıp, göz çevrem daha da kırıştığında farlarımı özleyeceğimi düşündüm. sonra dün akşam ikinci sezonunu bitirdiğim dr. foster adlı dizinin kadın karakterini gemma geldi aklıma. ne yapacağı, nasıl davranacağı belli olmayan bir kadın gemma. onu izlerken, onu tanımlayacak bir fiil düşünüyorum hep, tek bir fiil; ama bulamıyorum. birbirinden çok farklı pek çok şeyi bir arada barındıran, bir yanıyla tuhaf bir kadın o. tekinsiz demek istiyorum ama o kadar kötü de değil, içinde ışıltı olan, heyecan  olan bir tekinsizlik onunki 😉

dr. foster’ı tanıyanınız var mı?

evden çıkmadan önce, kendime peynirli ve domatesli bir sandviç hazırladım. hava nefisti; gökyüzünü pembe ve sarının en yumuşak tonları sarmıştı.serviste bir süre denizi seyrettim ve ortaya karışık bir klasik rock seçkisi dinledim. sonra uyuya kalmışım…

işe geldiğimde bir çay alıp ofisime geçtim. sandviçimi yerken günü planladım, çalışmaya başladım…

ahhhh… bir de kahve çekirdeklerimin kızarmaya başladığını farkettim; hasat yakındır 🙂

***

(burası iş deyip geçeyim)

***

akşam dönüş yolunda ursulayı okumaya devam ettim. kitabın kahramanı sutty feribotla 10 günlük bir nehir yolculuğu yaptı ve  okzat-ozkat’a ulaştı. aslında olmayan bir gezegende ve  olmayan bir nehirde yapılan bu yolculuğa nasıl imrendim anlatamam; şu sıralar bu yerküre değil de, evrenin ücra bi köşesinde bana her şeyiyle yabancı olan bir yerde olmak çok daha cazip sanki…

***

şu anda bir kafede oturdum ve arkadaşları beklerken bunları yazıyorum.

az sonra kalkıp onlarla buluşacağım.

ama önce ane brun‘un bugün çıkan yeni albümünden duruma uygun bir parça dinleyelim.

bir radiohead cover’ı bu

how to disappear completely

diyorum.

that there
That’s not me
I go
Where I please
I walk through walls
I float down the Liffey
I’m not here
This isn’t happening
I’m not here
I’m not here
In a little while
I’ll be gone
The moment’s already passed
Yeah it’s gone
And I’m not here
This isn’t happening
I’m not here
I’m not here
Strobe lights and blown speakers
Fireworks and hurricanes
I’m not here
I’m not here
This isn’t happening
I’m not here
I’m not here
Skip to toolbar