“Yoğun bir pus asılıydı gökte…”
-tomris uyar, beyaz bahçede
günler hayatın “normal” akışı, memleketin bunaltıcı gündemi, işler güçler, annem ve canım tomris’le geçiyor. tomris’in günlükleri, tomris’in öyküleri ve tomris’e yazılmış şiirler beni her şeyden biraz uzaklaştırıp, başka bir hayata kaçırıyor; çok uzak geçmişte kalmış bir hayata! okuduğum günlükler, 1995–1999 yıllarını kapsayan “yüzleşmeler: bir uyumsuzun notları” başlığı ile toplanmış gündökümleri… benim mezun olup iki yılın ardından evlenip, sonrasında önce bir kitabevinde, ardından odtü’de çalışmaya başladığım, anne olduğum ve ilk kez yurtdışına çıktığım ve istanbul öncesi ankara’da geçen son yıllarım bunlar. pek çok açıdan bambaşka bir dünyada, bambaşka bir ülkede, bambaşka hayatların yaşandığı yıllar; bilgisayarların hayatımızda genel olarak sadece işte olduğu bir dönem, internet yine öyle; odtü’de türkiye’nin ilk e-posta adreslerine sahip olanlardanız o yıllarda. hayatımızda cep telefonları henüz yaygın değil. basılı gazeteler hâlâ çok önemli. doksanların karanlığı altındayız ama her şeye rağmen umutlu ve mutluyuz; hayallerimiz var.
işin tuhaf tarafı, bu günlüklerin bittiği 1999 yılında tomris 58 yaşında, yani tam şu an benim olduğum yaşta! belki biraz da bu nedenle onun dilini ve hayatı yorumlayış biçimini kendi içimden bir yerden okuyorum…
bu günlükleri 2003 yılında okumuşum ilk olarak; tomris’in hayatını kaybettiği yıl. henüz 35 yaşındayken ve pek çok açıdan bambaşka biriyken. epey altı çizilmiş yer var kitapta ve paralamışım resmen, sayfalar elimde kalıyor şimdi okurken…

alper hasanoğlu’nun günler ile açtığı yoldan tomris’e kavuştum; bu yıla tomris’le ve bu defa onun açtığı yolla devam edeceğim sanırım. bir tür “hazine avı” bu; şimdilik ipuçları tomris’in öykülerine, borges’e, poe’ya, thomas mann’a, bilge karasu’ya ve elbette ikinci yeni şiirine çıkardı beni. yıllar sonra büyük saat’i yeniden ve en baştan okuyorum. sabah borges’in kum kitabı’nı elime aldığımda çok tatlı bir sürprizle karşılaştım; 2009 yılında leonard cohen’in konseri için berlin’e gittiğimizde okumuşum. temmuz ayıydı ve ıhlamurlar açmıştı. kaldığımız günler boyunca her öğleden sonra inanılmaz bir nemin ardından sağanak hâlinde yağmur yağmış ve her yeri ıhlamur kokusu sarmıştı. berlin diyince, içimi hep bir ıhlamur kokusu sarar… kitabın arasında, berlin günlerinden kalan, bu minik ıhlamur yaprağı ve çiçeği ise beni nasıl mutlu etti anlatamam. papatyalar ise saatler geçirdiğimiz ve sonrasında bahçesinde uzanıp kaldığımız yahudi müzesi’nden…
sanırım bu izlekten ilerleyeceğim burada da; zaman zaman benim hazine avıma dahil olabilirsiniz sizler de… nasıl derseniz, göreceğiz diyorum…
***
hafta sonu çok hızlı bir erdek yolculuğu yaptık; yağmurla gittik, yağmurla döndük… yukarıdaki fotoğraf dönüş yolculuğundan. bugün hava yine yağmurlu, mutluyum ve çok eski iki yağmur şarkısı çalıyorum.

