“… duvarlarla odalar çok dar, sokaklar çok geniş…”
–Tomris Uyar, Kalenin Bedenleri
rüyamda, çok eski bir hesaplaşmaya gittim; işle ilgili bir mesele! o kadar öfkeli bir şekilde karşımdaki insanlara nefretimi, kırgınlığımı kustum ki unuttuğumu düşündüğüm bir sürü detay dalga dalga bu öfkeyle ortaya çıktı; hem ağlıyordum hem bağırıyordum…
uyandığımda hâlâ o öfke ve kırgınlığın içinde sıkışıp kalmıştım. o yüzden mi bilmiyorum, terraryumumla ilgilenmeye karar verdim; bakımsız kalmıştı bir süredir, içindeki kaktüsler mutlu değildi. zaman zaman camın içindeki kaktüsleri hapsetmiş olma duygusu yaşıyorum elimde olmadan; evde yaşayan kedilere ve köpeklere dair hissettiğim duyguya benzer şekilde…

tomris’in yaza yolculuk kitabındaki bir öyküyü dinleyerek içerideki taşları, midyeleri, kaktüsleri çıkardım; ardından biraz toprak, birkaç yeni kaktüs de ekleyerek terraryumumu yeniden düzenledim, mutfak masasına, yani gözümün önüne koydum…
işin tuhaf tarafı, öyküdeki kadın mardin’de sıkışıp kalmış istanbullu bir gelindi!
“Taşındıkları ikinci ev kâgirdir, yeni kesimledir. Oğlu büyümüştür; o vazgeçmiştir. Kaleyle kendini özleştirmesini sağlayan, kişiliğini ayakta tutan soylu kalebentlik duygusundan yoksundur artık. Aldığı kırbaç yaraları sağalmış, alışmaya alışmış, alışmayı kanıksamıştır. Yalnız, kendini yıllar yılı aykırı bir bezek gibi sürüklemekten de bıkmamıştır. Hiç giymeyeceği giysilerin modellerini çizmekten vazgeçer. Kocasından evden çıkma izni istemekten de. Kapanır, kendi kalesini, dokunulmazlığını kurar. Böylelikle de yeni ve bu kere bilinçli kalebentliğini. Zamanla, yer yer kesik cam ışıltıları ile yanan bu bozkente benzediğini sezemez.”

jung’a göre bu, belki de öyle basitçe bir tesadüf değil. insanın içinde olup bitenlerle dışarıda karşısına çıkan şeyler arasında, nedensel olmasa da bir anlam bağı kurulabileceğini söylüyor o. yani içimizde biriken bir duygu, bir korku, bir arzu, dışarıda karşımıza çıkan başka bir şeyle tuhaf bir biçimde birbirine değebiliyor…
burada susup sözü norah jones’a bırakıyorum, başka değen bir duruma…
“…eve yalnız döneceğim
dibe çöken bir taş gibi
telefonun fişi çekilmiş
yoluma devam edeceğim, özgürce
donmuş bir rüzgâr gibi
terk edilmiş bir fabrika gibi…”














