“Gerçeği bilmeye hâlâ hakkım var.”
-ruth, familiar touch
dün sabah çalışma masamda örgü örerek familiar touch filmini izledim…
film bittiğinde kocaman bir soruyla baş başa kaldım… bilmediğim, ilk kez içimden çıkan bir soru değildi bu elbette; benzer şeyleri izlediğimde, duyduğumda, dinlediğimde, gördüğümde, deneyimlediğimde, içimden her defasında çıkan ve fakat bir anlamda “yanıtsız” kalan soruydu o!
insan hatırladıklarından mı ibarettir, yoksa hafıza silinmeye başladığında da bizi biz yapan bir şeyler kalır mı?
familiar touch, demansla yaşayan 80’li yaşlarındaki ruth’un hikâyesini anlatıyor. ama bunu alışıldık bir kayıp ve hüzün hikâyesine dönüştürmeden, gündelik hayatın küçük ayrıntılarına, bedenin hafızasına, dokunmaya, tanıdık hareketlere odaklanarak yapıyor. yönetmen sarah friedland’ın ilk uzun metrajlı filmi bu… başrolde oynayan kathleen chalfant’ı çok sevdiğim the affair dizisinden hatırlıyorum. son derece sade ve bir o kadar etkileyici bir oyunculuk sergilemiş filmde…
ruth kendine özeniyle, hatırladıklarına “tutunmasıyla”, dokunarak hatırlamasıyla inanılmaz bir karakter…

dokunmak bir tür hatırlamak olabilir mi acaba? zihnin unuttuğunu eller, parmaklar, ten hatırlamaya devam edebilir mi? bir kumaşın dokusu, birinin elini tutuşu, yıllardır tekrarlanan küçücük bir hareket, suyun tende yarattığı his belki de sözcüklerle çağrılamayan bir anının kapısını aralayabilir… anının kendisi gelmese bile, ona ait bir his kalır geriye…
filmi izlerken ilmekleri sayarken, ipliği parmaklarımın arasından geçirirken, ellerim ne yapacağını biliyordu çoğu zaman, benim düşünmeme gerek kalmadan… kim bilir kaç şey böyle saklı bedenimizde, hatırladığımızı bile bilmeden hatırladığımız kaç şey… filmin hissettirdiği gibi, belki de hafıza yalnızca geçmişi zihnimizde sakladığımız bir yer değildir; biraz ellerimizdedir, biraz tenimizde, biraz da başkalarının bize dokunuşunda…
şu sıralar okumalarımda da üç farklı kadının evreninde dolanıyorum; miraç çakıroğlu’nun annem‘ini veya arundhati roy’un sığınağım ve fırtınam‘ını okurken üzerime yığılan ağırlıktan uzaklaşmak için isabel allende’nin rüzgâr adımı biliyor kitabına kaçıyorum. gerçi kaçmak ne kadar mümkün, o da ayrı mesele… bu üç kitap da birbirinden çok farklı yerlerden hafızaya, aidiyete, yasa, insanın geçmişiyle kurduğu o karmaşık ilişkiye dokunuyor.
belki de bu yüzden ruth’un hikâyesiyle bu üç kitapta karşıma çıkan hayatlar zihnimde birbirine karışıp duruyor. bir yanda unutmak, diğer yanda unutamamak… bir yanda silinip giden anılar, diğer yanda bütün ağırlığıyla bugüne taşınan geçmiş…

ve ben dönüp dolaşıp aynı soruyu farklı şekillerde sormaya devam ediyorum.
insanı insan yapan hatırladıkları mı, yoksa hatırlasa da hatırlamasa da içinde taşımaya devam ettikleri mi?
hatırlayamadığımız şeyler hâlâ bizim mi?
***
filmin sonunda ruth’un oğluyla dansettiği sahnede çalan parçayı dinleyelim şimdi.
“… Beni değiştirmeye çalışma
Beni değiştirmeye çalışma
Artık beni istediğin gibi yönlendirebilecekken
Beni olduğum gibi kabul et
Yaptıklarımla birlikte kabul et beni
Beni olduğum gibi kabul et
Yaptıklarımla birlikte kabul et beni…”























