Utan
Utan
Utanmayan insan olur mu lan?
Altın bir madalyon gibi taşınmalı vicdan
Tek kıvılcımdan nasıl yanarsa koca orman
Unutmazlar, unutmayız, unutmam
…”

– tolga akdoğan

burada çalmak istediğim bir şarkı vardı. bugün gündüz vassaf‘ı dinleyince,

tamam” dedim, “artık vakti geldi…”

gündüz vassaf’la DW Türkçe’nin youtube kanalında yapılan söyleşiyi mutlaka dinleyin derim; ben içim titreyerek dinledim…

***

önce söyleşiden bir alıntı bırakayım;

… Bu düzenin ahlaksızlığı ortada zaten. Gelir adaletsizliği, gezegene yapılan, hayvanlara yaptığımız. Bunlar ahlaksızlık artık. Tek kelimeyle ahlaksızlık… O ahlakı arıyoruz. Utanmıyorsun diyoruz. Bu düzen değiştirmek değil, devrim yapmak değil. Sen nasıl böyle birisi olabilirsin? Utanmıyor musun? Bundan daha temel bir şey olabilir mi? …

sonra da şarkımızı çalayım.

adamlar söylüyor

utanmazsan unutmam.

fotoğrafın kaynağı için lütfen şuradan buyrun.

“Şu an kendimi özgür hissediyorum.”

nathalie 

mutfak masası ve tezgah yemek sonrasının karmaşası içindeyken ben bir köşede bunları yazıyorum… ev sessiz, herkes kendi köşesine çekildi…

kafam yemekle birlikte hızla içtiğim şarabın ve gün içinde yapılan tüm konuşmaların, gelgitlerin etkisiyle hafif dumanlı…

yarın iş günü ve buna hazır değilim; artık asla hazır olmuyorum, olamıyorum!

zihnimde sabah izlediğim filmin ve dün akşam izlemeye başlayıp sabah bitirdiğimiz dizinin hikayesi dönüp duruyor. hayat ağır bir yük oluyor bazen; bazen değil aslında her zaman… ve kendi yükümüz yetmiyormuş gibi ekrandan izlediğimiz hikayelerin yüküyle de tükeniyoruz gibi geliyor şu sıralar!

diziden söz etmeyeceğim, şu an anlatmak istediğim film.

***

sabahın sessizliğinde, gün ağarırken izlediğim film, isabelle huppert‘in başrolünde oynadığı ve kadın yönetmen mia hansen-love‘ın yönettiği 2016 yapımı l’avenir.

bir kadının değişikliklere ve krizlere uyum sağlama konusunda nasıl yetenekli, nasıl güçlü, nasıl yalnız, nasıl katı, nasıl inatçı ve kendi gerçekliğiyle nasıl da barışık olabileceğinin çok sade bir anlatımı bu film… atmosferini, dilini ve elbette müziklerini çok sevdim. isabelle huppert’e çok özel bir sempatim olmasa da bu filmdeki karakterin aurasıyla uyumu inanılmaz.

müziklerine ise gerçekten bayıldım; sabahtan beri içimde sürekli dönüp duran melodilerden ikisini buraya bırakıyorum.

ilki donovan‘dan

deep peace

ve ikincisi the fleetwoods‘dan unchained melody.

hala yoğun bir şekilde devam ediyor. çalışmam gerekiyor ama gözümü penceremden ve düşen kar tanelerinden alamıyorum.

bu güzellik için güne başladığım melodiyi çalacağım şimdi.

manu delago‘dan

a step‘i dinliyoruz.

bu fotoğraf ise penceremin hemen karşısındaki kardan ağacım 🙂

“... Bazen kim olduğunu ifade etmene fırsat verilmeden siliniyorsun…

– Ocean Vuong

yeryüzünde bir an için muhteşemiz adlı kitabını ağır ağır, hiç acele etmeden okudum. önceleri uzun, çok uzun bir şiirin içinde hissettim kendimi sonra o şiir bir romana evrildi…

bu kitabı bundan 25-30 yıl önce okusaydım sanırım anlatıcı iç sesim olurdu. ama şimdi, biri yirmi dört diğeri onaltı yaşında iki çocuğun annesi olunca elimde olmadan içimde dönüp duran ses ve kalp çarpıntısı bir anneye aitti.

ben neredeyse bütün “haylazlıklarını” ailesinden saklayan bir kuşaktanım veya tersine çevirirsek haylazlıkları görmezden gelmeyi tercih eden bir kuşağın çocuğuyum…

oysa bize kalsa her şeyi anlatırdık her halde!

bugün olduğum noktada, duymak istemediğin şeylerden kaçmanın ne demek olduğunu biliyorum! ve fakat şimdi çocuklar hemen her şeyi olduğu gibi söyleme eğiliminde… bu iyi bir şey elbette ama itiraf edeyim bazen ağır!

küçük köpek’in annesi bu mektubu okusaydı ne hissederdi hayal bile edemiyorum…

***

bu kitabın öncesinde ismail gezgin’in homo narrans: insan niçin anlatır? kitabını okumuştum. elimde olmadan bu iki kitap birbirinin içine geçti zaman zaman.

ufak tefek, beyaz olmayan, göçmen ve kuir (queer) ocean vuong‘un dili ismail gezgin‘in ifadesiyle kendisinin, asla ait olmadığı düşünülen bir yerde yeniden inşaası mıydı?

“…yazıyorum çünkü bana bir cümleye asla çünkü ile başlamamamı söylediler. Ama ben bir cümle kurmaya değil, özgürleşmeye çalışıyordum. Çünkü özgürlük, avcıyla avı arasındaki mesafeden başka bir şey değilmiş…”

derken vuong, konuştukça konmaya ve yerleşmeye mi çalışıyordu?

muhtemelen…

***

müzik ocean vuong‘un dil evreninde çok önemli bir yere sahip… kitapta bunu hissediyor insan ve kitabın sonundaki teşekkür bölümde pek çok müzisyenin önünde eğiliyor; muhtemelen yazarken ona eşlik eden müzisyenler bunlar.

ve spotify’da kitabın müzik listesi var. onu buraya bırakıyorum…

Rüyanın kıyıları, gitgide genişliyor üstelik!

– Patti Smith, Maymun Yılı

günlerdir yazmıyorum çünkü içimden konuşmayı tercih ediyorum genel olarak…

ama sabah pembeden eflatuna, eflatundan sarıya dönen bir ışığın içinde zihnimde kırk tane tilkiyle yürürken dinlediğim bir parçayı burada çalmasam olmazdı.

tin hat trio ve tom waits‘den

helium

geliyor şimdi.

bulutlara doğru yürüyerek başladım. buna bir parça çalmasam olmazdı!

bir ezio bosso melodisi geliyor şimdi

cloud, the in mind on the (re) wind

diyoruz.

bir yayınla geliyorum şimdi… radyonun kaybolan sayfalarından birisi. üstelik bugün de günü sapsarı bir ışıkla kapattık! fotoğraf bugünden…

bu yayının müziklerinin youtube adresi için lütfen buradan buyrun.

—-

sarımsı bir griydi bugün gün. nispeten ılık ve sanki kendinden kaçmak ister gibi; ya da bana öyle geldi…iki hafta kadar sonra zorunlu bir izin yapacağım için tamamen işe gömülmüş durumdayım. yokluğumda sıkıntı yaratmayacak şekilde işleri toparlamaya çalışıyorum… manası var mı? yok! neyse bunu geçelim ve sarımsı gri güne geri dönelim. havanın yarattığı hisle sanırım kendime türkçe sözlü şarkılardan bir liste yaptım ve bu vakte kadar çalışırken bu listeyi döndürdüm durdum; güne “cuk” oturdu. bence yani…

***

bir de bugün neden bilmem aklıma seyhan erözçelik‘in ajitasyon şiiri düştü. durmadan “bir insanı kazı, altından ne çıkar” deyip duruyorum kendime.

Ortalıkta bir metafor mu dolaşıyor acaba?

Hayalet Paşa kaybolmuş

Sözlerin hiyerarşisinde uygun adım hislerle

Eskiden her şey kolaydı,

Oysa şimdi yağmur yağınca berraklaşıyor sloganlar.

Bir insanı kazı, altından ne çıkar?

Yumruğun her türlü sıkılışı, el sıkışma ve sıkılan birisi.

Oysa yumruk açılınca el olur.

Sen hangi çizgidensen, o çizgi elinde yazılıdır.

***

ve evet şimdi benim sarımsı bir griydi gün listemi dinliyoruz. parçaların sırası şöyle;

cihan mürtezaoğlu – sarı söz

cihan mürtezaoğlu – uçurtma

deniz tekin-böyle

serdar ateşer – istemeyerek

cenk taner – suda balık olsak

yaşar kurt – kendim gibi

mehmet erdem – herkes aynı hayatta

teoman – uçurtmalar

gripin sustuklarin büyür ıcinde

teoman & bülent ortaçgil – sensiz olmaz

feridun düzağaç – düşler sokağı

nilüfer & feridun düzağaç – kavak yelleri

nilüfer & vega – ta uzak yollardan

vedat sakman – usulca

leman sam & vedat sakman – her neyse

hüsnü arkan & birsen tezer – hoşgeldin

hüsnü arkan & luxus – abbas

can kazaz – nereye gidiyoruz

düş sokağı sakinleri – gitmem gerek bu şehirden

kazım koyuncu – terkediyorum bu kenti

a.’dan gelen “cuma günü annem gökte yıldız oldu” mesajını gördüğüm anda ağlamaya başladım ve sessizce ağlaya ağlaya uyuyakaldım. bütün gece uykuyla uyanıklık arasında bilge teyzeyi düşündüm. bütün gece bana, kalın camlı gözlüklerinin ardından gülümsedi…

iki gündür ona dair içimde ve zihnimde kalan “görüntüler” dönüp duruyor… ışıklar’da martı apartmanındaki evinin salonunda oturuyorum… masanın üzerinde her zaman olduğu gibi bir cumhuriyet gazetesi var… yine orada duran bir hasan cemal kitabı hatırlıyorum; hafızamın oyunu olabilir… ve salonda bambudan bir koltuk; bu da gerçek değil belki… sallanıyor muydu? masanın üzerinde örtü yok, ev çok düzenli değil… rüzgarla perdeler havalanıyor… benim büyüdüğüm evlere benzemiyor bu ev. evdeki ruh hali de… bilge teyze de diğer anneler gibi hiç değil…

evin arka tarafında bir odadayız… odaya dair hafızamda hiç bir detay yok. bilge teyze kapıdan bir peynirli kanepe tabağı ile giriyor… çok güzeller…

pazara çıkıyoruz annemle… veya o çıkıyor ben ardından yardım etmek için gidiyorum. her defasında yazsa üzerinde çiçekli basmadan kalın askıları olan elbisesiyle, daha soğuk soğuk bir mevsimse kırçılı yünden örülmüş yeleğiyle ve ayağında soket çoraplarıyla ve terlikleriyle bilge teyzeyi görüyoruz… kısa bir konuşmanın ardında ayrılıyoruz… annem yıllarca onunla pazarda karşılaşmaya devam ediyor…

yıllar sonra, istanbul’da fenerbahçe’de a.’nın veteriner kliniğindeyim. telefon çalıyor. arayan bilge teyze. bak yanımda kim var diye telefonu bana veriyor a. “ahhh z. ne yapıyorsun sen orada diyor tatlı sesi ve hissettiğim gülümsemesiyle“. ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama mutlu olduğumu hatırlıyorum; çocukluktan kalan bir mutluluk hali

artık o pazar kurulmuyor…

martı apartmanındaki o daire de yok…

a. ile antalya’da karşılaşma ihtimalim de kalmadı bu durumda…

geriye ne kalıyor bize… geriye ne kalıyor bizden…

hafızamızdaki görüntüler mi sadece… yada birilerinin zihnindeki görüntülere mi dönüşüyoruz…

belki de yıldız tozlarına karışıyoruz… bu ihtimali seviyorum yazdıktan sonra! ve tüm kaybettiklerimi yıldız tozu olarak hayal ediyorum…

***

antalya’da fırtına var bugün… dalgalar falezleri aşıyormuş … antalya’nın en sevdiğim hali… o da sadece hafızamda bir görüntü artık… bu böyle olmamalı…

***

by the roes, and by the hinds of the field

diyerek bir jóhann jóhannsson melodisiyle susuyorum şimdi.

bir havayla uyandık… daha doğrusu uyandım. kendime bir kahve yaptım ve dün gece izlerken uyuya kaldığım diziyi bitirdim…

bulutlar güneşin yükselen ışıklarını kesemiyordu. uzun bir süre pencereden güneş ışıklarıyla pırıl pırıl parlayan mücevherlere dönen martıların uçuşunu seyrettim. bunu her izlediğimde heyecanlanıyorum…

sonra kahvaltı yaptık a. ile ve sonrasında her ikimiz de çalışmak için bilgisayarlarımızın başına geçtik. bu hafta sonu uzun süredir bitmek bilmeyen bir işi neredeyse tamamladım; mesudum 😉

sonra annemle uzun bir telefon konuşması yaptık. dün instagramda yaptığım kitap alıntısının altına “evet mutluyum” yazmayı düşünmüş ve ama vazgeçmiş… epey güldük, başka şeylerden söz ettik. “peki mutlu musun?” dedim kapatırken “çok şükür mutluyum” dedi. biz genel olarak konuşmaktan ve duygularımızı dile getirmekten çekinmeyen bir aileydik. bunu bugün daha fazla hissediyorum! ama evet anneme “mutlu musun?” diye hiç sormamıştım!

geçenlerde kızım bana “bu hayattaki en büyük pişmanlığın ne dedi?” geçiştirmeye çalıştığımı farkettiğinde de “hadi itiraf et evlenip çocuk sahibi olmak” diye dalga geçti…

bir sürü pişmanlığım var elbette; en büyüğü hangisi bilmiyorum. belki de artık sorgulamıyorum!

***

elbette hafta sonu temizliği de yapıldı. pencerenin önünü temizlerken, taşların üzerinde unutulmuş üç tane kaktüs yaprağının nasıl da hayata tutunduklarını, yaşam için direndiklerini görünce içimde çok eski bir şarkı çalmaya başladı.

opus‘dan

live is life

elbette!

1 2 3 35