kısa bir yürüyüş yaparak ormanın içinden çay içmeye gittim… tatlı ve hafif serin bir rüzgarın altında aynı melodiyi döndürerek kitabımı okudum.  çin’li yazar yan lianke‘nin kitabı günler aylar yılllar‘ı ağır ağır, hiç aceleye getirmeden okuyorum şu sıralar. bu kitabın üzerine bitince bir şeyler söylerim sanırım.

ama şimdi sadece dinlediğim melodiyi çalmak istiyorum.

slow meadow‘dan

borderland sorrows‘u dinliyoruz.

 

bu kaçınılmaz bir şey mi? bu döngü… bir yeniden ortaya çıkma hali…

sabah karşı apartmandaki yaşlı kadın; sandalyeleri açtı, krem rengi püsküllü masa örtüsünü serdi… iki gündür ortada görünmüyordu oysa; yoklar her halde diye düşünmeye başlamıştım.

hemen karşımda oldukları halde, pandeminin başlangıcından bu yana farkettiğim yaşlı bir çift var karşı apartmanda. açık tenli, ikisi de uzun boylular. duruşları ve hareketleri, yaşlarını düşününce oldukça iyi; dinç görünüyorlar… sanırım iki yetişkin oğulları var. ikisini asla bir arada görmedim, tek tek geliyorlar. artık ikisinin de bekar olduğunu düşünmeye başlamıştım ki, bugün bir tanesi genç bir kadın ve dokuz on yaşlarında bir kız çocuğu ile birlikte balkonda oturuyor. babaanne de yanlarında… dede yok… nerede acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum? işte bu tam anneme dönüşmeye başladığım nokta;  hiç merak etmediğim şeyleri merak etmeye başla hali

pandemi başladığından beri tuhaf bir şekilde evin çevresinde yaşayan insanları, hareketlerini daha fazla takip eder oldum…

bunların yazmamın hemen ardından, ada balkona yanıma geldi ve başlığı okudu: “anneme dönüşüyorum”

yüzünde kocaman bir gülümseme “hayır dönüşmüyorsun” dedi.

bu onun gerçeği mi temennisi mi? bilmiyorum!

***

fincanları ve tabaklarını alarak içeriye girdiler… şeftalili tart yiyerek kahve içtiklerini hayal ediyorum… şimdi  genç adam dışarı çıktı, masayı kenara çekti ve sandalyeleri toparladı. babasına benziyor, yüzünü görmüyorum bu mesafeden elbette ama bedeninin devinimleri aynı…

hava çok güzel… günlerden sonra serin ve bulutlu…

şimdi de babaanne balkonda, başını uzatıp sokağa baktı. üzerinde lacivert üzerine beyaz çiçekli bir elbise var, seyrekleşmiş, kızıla çalan saçları her zaman olduğu gibi topuz yapılmış… gidiyorlar anlaşılan; çok kısa bir pazar ziyareti oldu bu…

masayı düzeltti; belli ki oğlan olması gereken yere çekmemiş; küçücük balkonda bir kaç santimlik bir mesafeyle hata yaptı muhtemelen.

bu olması gereken meselesi de ayrı bir şey tabii… her şeyi düzeltmeye çalışma da döngünün bir sonucu; kendimi o noktada bulmayı sevmiyorum ama orada durmaktan da kendimi alamıyorum bazen diyerek bir dustin o’halloran melodisi çalacağım

an ending a beginning

yazmadım; içimden gelmedi çünkü…

buraya yazmamanın yanı sıra hayatın ekrana yansıyan yüzünden de uzaklaştım biraz; uzaklaşmanın ötesinde sıkıldım sanırım. haftalık olarak telefona gelen ekran süresi raporlarına bile yansıdı bu durum…

daha fazla okuyorum hatta yepyeni bir deneyim yaşayarak storytel  maharetiyle kitap dinliyorum; yıllardır okumak istediğim saatleri ayarlama enstitüsü‘nü hem dinledim hem de aynı anda okudum mesela ve kendimi bunca yıldır bu kitaptan nasıl mahrum bıraktığımın pişmanlığını yaşadım!  sonrasında da yine tanpınar’dan  beş şehir ve  yuval noah harari’den sapiens’i dinledim.

***

bir süredir biliyorsunuz içime bir asyalı kaçmış gibi; yaşamımda gittikçe artan bir etkisi var uzak doğu kültürlerinin. sadeleşmeye yönelik çabalarıma devam ediyorum ve yirmi beş gündür vegan besleniyorum. her şey biraz bedenimi dinlendireyim diye başladı ama şimdilik devam ediyorum; kendiliğinden ve gittiği yere kadar…

***

şükürler olsun sonunda eylül geldi… sonbaharın ışığı yavaş yavaş etrafı sarıyor. yazdan ve  sıcaklardan o kadar bunalmış durumdayım ki günlerdir eğer masa başında çalışıyorsam youtube’dan yağmur, gök gürültüsü ve ateş çıtırtısı sesleri olan videolar açıyorum; bir de yanında müzik elbette. iki farklı ses kaynağının ses düzeylerini birbirini bastırmayacak hale getirip yazdan, sıcaktan kaçıyorum; yağmur sesinin üzerimde bambaşka bir etkisi varmış meğer. bunu hissetmek de yepyeni bir deneyim…

bu arada wilhelm genazino’nun elden düşme dünya‘sını okudum. okudum demek yerine kendi iç sesimi “duydum” veya  bu hayatın içinde,  interaktif ve fakat rolü yazılmış bir seyirci olduğumuz gerçeğini bir kez daha ve daha açık bir şekilde kavradım demek istiyorum aslında!

İnsanın dünyayla tamamen mutabık olamayışı bana ta derinlerde anlaşılmaz bir şey olarak görünüyordu. Belki bunun için, Tanrı veya herhangi başka bir şey tarafından ‘sorun çetrefilleştirici’ sıfatıyla damgalanmış olduğumdan şüpheleniyordum uzun zamandır.” satırlarını okuduğumda tam olarak hissettiğim şeyin bu mutabık olmama, olamama hali olduğunu her hücrem ile  hissettim…

***

bir süredir akşamları ağır ağır acele etmeden ve biraz da kafamızı boşaltmak için outlander izliyoruz; içinde bol macera, dram, cinsellik ve eğlence olan bu diziyi izlerken hissettiğim şey içinde olduğumuz bu “elden düşme dünya“da, hayatta kalma, yaşama refleksimizi reel anlamda kaybettiğimiz gerçeği. bu görüntüler ve yansımalar evreninde, kendi sözcüklerimizi, kendi hislerimizi ve bakışımızı da kaybetmiş haldeyiz; sahip olma güdüsüyle yaşanan hayatın içinde kendimizi kaybediyoruz…

tam bu noktada, eve, çocuklara, mutfağa, müziğe ve elbette zaman zaman da kocakarı ursula’ya sığınıyorum; kendime bakmak için, kendimi bulmak için, kendimi hissetmek için…

Kim olduğum kesinlikle nasıl göründüğümün bir parçası ve nasıl göründüğüm, kim olduğumu parçası. Nerede başlayıp, nerede bittiğimi, hangi büyüklükte olduğumu bilmek istiyorum. Ben bu bedende değilim, ben bu bedenim. Ama yine de, vücudumun yaşadığı bütün olağanüstü, heyecan, endişe ve hayal kırıklığı yaratan dönüşümler boyunca benimle ilgili değişmeyen bir şey var. Orada sadece göründüğü gibi olmayan, onu bulup tanımam için incelemem, ona derinlemesine bakmam gereken bir kişi var. Sadece mekanda değil, zamanda…

***

ortaya karışık bir sürü his… yazdığım şeylerin benim içimde bir netliği olduğu kesin… size ise yansıyor bilmiyorum.

neyse burada susup son günlerde çok döndürdüğüm bir melodiyi çalıyorum:

golnar & mahan‘dan dinliyoruz

ba man sanama.

 

 

 

bugün evdeydim; işe yarın başlayacağım!

günü büyük ölçüde iş yaparak ve gündemi yakalamaya çalışarak geçirdim.

çamaşır yıkadım, çantaları boşaltıp, temizleri ve ütülenenleri yerlerine kaldırdım, yemek yaptım, evi temiz bıraktığım için, hafifçe ortalığa dökülenleri süpürmem yeterli oldu. daha bitmedi tabii; geride bir sepet dolusu ütülenip, kaldırılması gereken çamaşır var… çocuklar kirlilerini sepete attılar; henüz ikisinin de valizleri odalarının ortasında duruyor, yarın yerleştireceklermiş.

dört kişi onbeş gün tatil yapınca sonrası kimse için pek kolay olmuyor…

a. bugün işe başladı; sabahleyin evden çıkarken aklını evde bıraktığını hissettim. t.  her ne kadar dün akşam gelir gelmez arkadaşıyla buluşmaya gitmiş olsa da hem o hem de a. evi özlemişler… hepimiz eve ve rutinlerimize bağlıyız!

üç yıl sonra dördümüz birlikte, pandemi sayesinde, tekrar tatil yapmış olduk. bakalım seneye nasıl olacak?

***

bütün gün iş yaparken youtube’dan videoları dinledim. son iki haftadır, bir önceki yayında da dediğim gibi, şalteri indirmiştim çünkü. buna gerçekten ihtiyacım vardı…

kendinizi kapatsanız bile döndüğünüz noktada aynı saçmalıklar kaldığı yerden devam ediyor ve zaten yaşadığımız her şey zaman içinde unutulmasa da etkisini içimizde bir ölçüde yitiriyor. aksi durumda bu kadar  kötülüğe ve saçmalığa ne zihnimiz ne de bedenimiz dayanamazdı sanırım…

***

bodrum’a gerçek anlamda ilk kez gitmiş oldum bu tatilde. yıllar önce, 94 yılında, bir koyda bir geceliğine çadır açmış ve sonrasında 2000’li yılların yazlarından birinde datça’dan feribot’la geçtiğimiz bodrum’u hızla terk etmiştik. gümüşlük’de tepelerin birinde çok keyifli taş bir evde kaldık bu sefer: hepimiz çok huzurlu ve mutluyduk. gün içinde yaptığımız gezintilerden edindiğimiz izlenime göre de bodrum’da en çok seveceğimiz bölgeyi tesadüfen seçmiştik. gümüşlük’ün duygusunu sevdik…

yukarıdaki fotoğraf en çok yüzdüğümüz küçük ve tatlı koydan. ben çocukluğumdan beri denize girince çıkamam; ada bana deniz meleği diyor bu yüzden 😉 bu koyda da denizle vedalaşmak çok zor oldu benim için…

bu nedenle hala zihnimde ve bedenimde hissettiğim deniz için dinliyoruz.

gürol ağırbaş‘dan

bodrum blues, mavi 

geliyor.

 

 

 

son iki günündeyiz. buz gibi ege denizinden ve inanılmaz keyifli bu evden ayrılmak çok kolay olmayacak pazar günü; bir yanımızı burada bırakacağız…

ilk hafta antalya’da tam olamasa da, burada, bodrum gümüşlük’de  “pause” tuşuna basmış gibiyim. bizim dışımızda olan bitenden büyük ölçüde koptum, bize dayatılan hayata göz ucuyla bakıyor gibiyim…

denizi seyrediyorum, o buz gibi suyun içindeyken her hücremle yaşadığımı hissediyorum, bahçedeki alakargaları gözlüyorum, etrafta dolaşan köpekleri, özellikle homur homur gezen buldogu ne zaman görsem gülmeye başlıyorum, müzik dinliyorum, yemek yapıyorum, elimden geldiği kadar kendimi olumsuz  bütün düşüncelerden uzak tutmaya çalışıyorum; pazartesi gününden itibaren, yeniden ele geçirileceğimizi biliyorum çünkü…

istanbul’da sabahları vücudumu kilitleyen ağrılardan tamamen kurtuldum; yüzmekten mi, oradan uzaklaşmaktan mı bilemiyorum; muhtemelen ikisi birden!

şu an, sabahın erken saatlerinden sonra en çok sevdiğim saatlerdeyiz… t.arkadaşlarıyla yalıkavak’da buluşmak üzere çıkmaya hazırlanıyor, a. tatlı bir uykunun içinde, a. tavan arası şeklinde olan odasında dark’ın yeni sezonunu izliyor; az önce pis yedilide çekişmeli bir mücadelenin sonunda bana karşı oyunu kaybetti 😉

ben yukarıda gördüğünüz masada bunları yazıyorum. dışarıdan gelen ağustos böceklerinin sesine leonard cohen eşlik ediyor.

kendime az sonra soğuk bir kadeh şarap koyacağım ve bahçede, hafif hafif esen rüzgarı hissederek, başlayan akşamı karşılayacağım.

gitmeden önce leonard cohen’in oğlunun yayınladığı son albümden bir parça çalmak istiyorum. bu albüm daha önce yayınlanmamış stüdyo kayıtlarının bir derlemesi.

buradaki hissi tam olarak yansıttığını düşündüğüm bir şarkı geliyor şimdi

moving on

diyoruz.

çaldığım kaydın youtube videosu için şurayı tıklayın lütfen.

 

 

 

 

eve geldiğimde saat dokuza geliyordu;  kimse yoktu. bir dilim karpuz kestim, peynir ve ekmekle onu yedim. yanında da  midnight diner: tokyo stories izledim. tam benlik bir dizi ve şu sıralar ilaç gibi geldi…

sonra mutfağı toparlarken spotify’dan dizinin soundtrack’ini dinledim.

hiç planlamıyordum ama dolaptan soğumuş şarabı çıkarıp açtım ve bir kadeh koydum. mutfakta yarı karanlıkta tokyo öykülerine devam yani…

ama gitmeden giriş müziğini çalayım. parçanın sonlarına doğru konuşan ses hiç düşünmeden müdavimi olacağım bu lokantanın sahibi; sözleri aşağıda…

şarkımız ise

tsunekichi suzuki‘den

omoide 

şuradan da şarkının youtube videosuna ulaşabilirsiniz. tıklayın lütfen!

insanlar işten çıkıp eve koştuklarında benim günüm başlar. lokantam gece yarısından sabah yediye kadar açıktır. buraya gece yarısı lokantası derler. yeterli müşterim var mı? tahmininizden çok. menüde çorba, bira, sake ve shochu var ama malzemem varsa müşterilerin istediklerini de pişiririm. politikam budur…

 

 

bu fotoğrafı yayınladığında içimde çalan şarkı belliydi… ondan kaçtım!

başka bir melodi kendiliğinden gelir nasıl olsa diyordum ama o bütün sesleri susturdu… teslim oldum…

eternity and a day: by the sea

geliyor.

elenei karaindrou elbette.

fotoğrafın tamamını buraya bırakıyorum; o yukarıdaki mavilik olmasa eksik kalırdı.

 

 

beslediğimiz kumru ve serçelere iki kocaman güvercin eklendi. gürültülü kanat çırpışlarıyla pencereye geldiklerinde diğerleri kaçmak zorunda kalıyorlar… onların bu baskın hallerinden hoşlanmıyorum aslında ama tüylerinin büyüsüne kapılıp onları kovalayamıyorum…

bu sabah ikisiyle o kadar oyalandım ki, servise koşarak yetiştim!

***

bugün yoğun geçti… şimdi durdum, kendime güllü yeşil çay yaptım ve youtube’da bir sting videosuna rastladım. üç şahane şarkısını peş peşe yorumlamasının yanı sıra içinde olduğumuz covid 19 günlerinden bir video bu. mayıs  ayında ingiltere’deki evinden seslenmiş…

evet sırayla dinleyeceğimiz şarkılar;

message in a bottle

 fragile

englishman in new york.

 

ve son bir not! sanırım yorum bırakmaya dair sorunu sonunda çözdük 😉

ve sabah yürüyüşünden olan bu çiçek sevgili ekmekçi kız için.

dönemediğim mesajları için özür niyetine…

***

polonyalı şarkıcı antonina krzyszton söylüyor

usysz prosze.

 

1 2 3 31