“Biraz önce güneş açtı. Radyoda Carol King’in uslu sesini dinliyorum…”
-Tomris Uyar, Sesler, Yüzler, Sokaklar
inanılmaz bir hızla geçiyor… ağustos ayına geldik ve buna inanamıyorum. bu yıl istanbul’da aşırı sıcaklar yaşamadık ama sonbaharın gelmesini de iple çekiyorum. memlekette her şeyin iyice çığrından çıkmasının dışında hayatımda olağanüstü bir değişiklik yok. çalışıyorum ve hayatın olağan akışına uyum sağlıyorum. buraya yazdığım son mektuptan sonra mektuplardan biraz uzaklaştım. çalışma masamın yan tarafında yığılı bir şekilde duran mektupları ve günlükleri yıl sonuna kadar ayıklamam, atılacakları atmam, vedalaşamadıklarımı tasnif etmem ve bir kutuda toparlamam gerekiyor. 2026 hedeflerimden biri bu biliyorsunuz…
elbette biraz yoğunluğunu yitirmiş olsa da tomris kazıma devam ediyorum; 1975-1979 dönemini içeren sesler, yüzler, sokaklar‘ı bitirdim. hüzünlü, komik, can sıkıcı, heyecan verici, döneme ilişkin son derece bilgi verici, her şeyi içeren günlükler bunlar. bu yıllarda tomris 34-38 yaş aralığında. biraz “yargılayıcı”, biraz “sert” bir mizacı olduğunu hissettim. tanışma günleri/anları (1990-1994) ve yüzleşmeler (1995-1999)’i okurken de hissetmiştim bunu. yıllar içinde bir insanın yaşayabileceği değişimi, evrimi de bu günlükleri okurken görüyor insan. bir anlamda tomris’in yılların içinde değişen “rengini” hissediyorum.
yetmişlerin ikinci yarısında sevdiği müzisyenleri ve dönemin türk hafif müziği hakkında yazdığı şeyleri okuduğumda gülümsedim.
“… Sesleri unutulmayan şarkıcıları (F. Sinatra, E. Piaf, G. Becaud, A. Rodrigues, Ümmü Gülsüm, C. Aznavour, J. Brel, J. Baez, A. Celentano, M. Mathieu, B. Dylan, C. Stevens, B. Streisand, L. Minelli) düşününce, kendilerine özgü söyleyiş tavrının yanı sıra, şarkı sözlerine de büyük özen gösterdiklerini görüyoruz…
Müziksiz bir edebiyat düşünülemeyeceği gibi edebiyatsız bir müzikten de söz edilemez. Oysa günümüzde Türkiye’de ‘edebiyatsız’ bir müzik sürüp gidiyor. El müziği ve ona alelacele çırpıştırılmış sözler: Gidene hay hay / Gelene hay hay, hür doğdum hür yaşarım / Sana ne kime ne… Halkın bu düzenlemelere ‘aranj makamı’ demesi boşuna mı? Halkımızın duyarlılığına göre gerçekten çok ‘hafif’ bir Türk müziği…”
öte yandan şu sıralar geri dönen küçük ev dizisine ilişkin yazdıklarını okuyunca ne hissedeceğimi bilemedim.
“… Televizyondaki diziler üstüne yazmak yaygınlaşıyor gitgide. Önemsiz sayılabilecek ayrıntıların bütün bir toplumun beynini nasıl yıkayabileceği açığa çıkıyor…
Güncel konumuz: Vadideki Hayat ve Küçük Ev. Yabanıl doğayla savaş ve serüvenci ruh, Hıristiyan törelerine övgü falan anlaşılabiliyor da, şu soruların karşılığını bana kim verebilir?
… Küçük Ev’deki o aklına estikçe keman çalan acar delikanlı, aslında üvey ablası olan karısını —ki aynı kadın, ailenin öğretmeni, papazı ve kâhyasıdır— kendisine nur topu gibi şirin, doğa tiryakisi, üstelik sıkmabaş yavrular vermiş —ki her iki dizideki kız çocuklar babalarının yedek karılarıdır, kafadengidirler— yani öyle uzun gecelikli, derin namuslu bir kadını nasıl ş’apar? Nasıl cesaret eder? Çocuklar ortada olmasa, dedikodu deyip geçeceğim. Ayıp ayıp. İnsanın kafası bozuluyor.”
tomris’in günlüklerinde dili zaman zaman hakikaten alaycı ve sarkastik; ironiyi seviyor… buradaki yaklaşımı, itirazı yalnızca küçük ev‘e değil, o dönemin aile anlatılarında kız çocuklarının babalarının etrafında tanımlanmasını, ebeveynlerin kendi duygusal ihtiyaçlarını çocuğa yüklemesini anlatıyor sanki. biz ailecek çok severdik bu diziyi, aklımda en net kalan şey laura’nın yüzü, çilleri, iki belik halindeki örgü saçları. sanırım onunla bir özdeşim, duygusal bir bağ kurmuştum; kendime de benzettiğimden muhtemelen. son derece duygusal bir babaya sahip iki kız kardeş olarak içimize diziden neler çektik kim bilir…

bu arada tomris’in babasıyla ilişkisi de son derece karmaşıkmış sanırım. hangimizin değil ki?…














