“Petunia: Your presence soothes me.”
Kate Greenaway,
 Language of Flowers (1884)
 



her sabah olduğu gibi bugün de petunyalarla ilgilendim. kuruyan, pörsüyen çiçekleri temizledim, uzamış, çiçeksiz dalları budadım, suladım. 18 mayıs günü, tomris’in mezarını ziyarete gittiğimizde almıştık; beyaz puantiyeli mor, şarap rengi ve fuşya-beyaz şeritli. beyaz puantiyeler neredeyse yok artık; zaman geçtikçe kayboldular, mor renk de morun kıyısında bir koyu pembeye döndü; sanki o beyazlar çiçeklerin içine karışıp rengi dönüştürdü. fuşya-beyaz şeritli olanlarda da renklerin arasında keskinlik azaldı, yavaşça birbirlerinin içlerine doğru yayılmaya başladılar. öncesine göre çiçekler de daha küçük. en fazla bir hafta, on günleri kaldı sanki…


bitki taksonomisine göre petunyaların büyük ailesi Patlıcangiller (Solanaceae); tütün ve domatesle de akrabalar. petunya adı brezilya’daki tupi-guarani dillerindeki “petun” sözcüğünden geliyormuş; anlamı tütün. bildiğimiz petunyalar (Petunia × hybrida), son derece genç çiçekler; 19. yüzyılda avrupa’da geliştirilmiş bahçe melezleri onlar. o yüzden de mitolojide pek yerleri yok…

ilk petunyalarım, ankara’da, evlendiğimizde yaşadığımız eryaman’daki evimizde oldu. mutfak balkonunun duvarında, tek bir saksıda, iki farklı tür bir arada olurdu; her yaz alırdım, biri tek renk, diğeri çizgili. fotoğraflarda kalmış bir yazın petunyalarını buldum, minik tezer’imizle birlikte.


viktorya döneminde gelişen çiçek dilinde (floriography) petunya; öfke veya kırgınlığın yatışması, birlikte zaman geçirmekten duyulan memnuniyet, rahatlatıcı, huzur veren bir varlık ve bazen de kırgınlık ya da güceniklikle ilişkilendirilmiş. elbette bunlar evrensel anlamlar değil. keşke bugün de dilimizde böyle incelikler kalsaydı, değil mi?

yukarıdaki alıntının anlamı “varlığın beni yatıştırıyor.” bu alıntıyı aldığım kitaba bayıldım, viktorya döneminde çok okunan çiçek dili kitaplarından biriymiş bu; bağlantısını sizin için aşağıya bırakıyorum. kim bilir belki birisine bir çiçekle mesaj vermek istersiniz…
Kate Greenaway, Language of Flowers (1884)

şarkımız elbette bir petunya melodisi; albümün tamamı çiçeklerden oluşuyor bu arada aklınızda olsun.

“…Her gün, her an, her mevsim değişen ışığın ritmiyle.”
-Han Kang, Işık ve İp




han kang’in ışık ve ip kitabını okumayı bitirdim; uzun bir süre kitabı başucumda tutacağım sanırım. nobel edebiyat ödülü’nü aldıktan sonra yayımlanan ilk kitabıymış bu. roman değil; denemeler, günlük parçaları, şiirler ve nobel konuşmasını bir araya getiren kısa bir düşünce kitabı. han kang’in düşünce ve duygu evrenini anlamak için harika bir kitap. daha önce vejetaryen‘i okuyup çok etkilenmiştim; türkçeye çevrilen bütün kitaplarını okuyacağım, sırada yunanca dersleri var…

kitabın kuzeye bakan bahçe bölümünde satın aldığı ve yaşadığı son evin bahçesini anlatıyor, ardından gelen bahçe günlüğü‘nde ise ağaçların, çiçeklerin, ışığın günlüğünü tutuyor. 31 mayıs günü bu günlüğe şöyle yazmış:

“Kartopu çalısı çok güçlü bir biçimde yana doğru yayılıp akçaağaç yapraklarını örtmeye başladığı için sicimle dallarını biraz toparlayıverdim. Güneş ışığı çok güzel, gökyüzü masmavi.”

tomris ise sesler, yüzler, sokaklar‘da 20 mart 1975 günü şunları yazmış:

“Tenekeye hanımeli ektim, toprağı az geldi. Bakalım… Çiçekleri tanımıyorum pek, adlarını bile doğru dürüst bilmiyorum. Ama açsınlar istiyorum, gözümün önünde serpilsinler, balkonu sarsınlar. O zaman tanıyabilirim ancak, tanışırız.

Katırtırnağı, ebegümeci, radika, krizantem, ıtırşahi, süsen, nergis… Hepsi çok sevdiğim ama bir bakışta tanıyamadığım otlar, çiçekler. Bakara gülleri ve karanfiller değil, menekşe ve papatya. Hayvanlardan, kanaryalarla muhabbet kuşları değil, kedilerle atlar. Madenlerden bakır. Sonra yer döşekleri, su küpleri, toprak sigara tablaları…”

19 kasım 1976’da yine sesler, yüzler, sokaklar‘da yazdığı bölümü ise önce yüzümde kocaman bir gülümseme ardında da bütün bedenime yayılan bir sızı ile okudum:

“Üç gün önce, Zehrakız’ı saksısında söküp çıkarırken de içim böyle cız etmişti. Önce Zehrakız’ı anlatmalıyım: Geçen bahar, toprakları kabartırken, azıcık gübreli toprak da katmıştım evdeki saksılara. Sonradan “Zehrakız” olacak çiçeğin tohumu—emprime dedikleri türden bir begonya—gübrelerin içindeymiş meğer. Kendiliğinden fışkırıverince, şaşırdık kaldık.

Başta incecik, dal boylu, çağdaş bir genç kızdı. Yapraklarında çevresine, özellikle güneşe göre ayarlama çabası göze çarpıyordu. Sözgelimi, cam kenarlarına yakın gelen yaprakları koyu mor, siyah kadife rengindeydiler, güneşten böylece korunuyorlardı da, cama uzak düşenler açık yeşil, saydamdılar; yalnızca ortalarında koyu bir damar seçiliyordu. Kış boyunca öyle kaldılar, ışığı emdiler…

Saksılar yavrularıyla doladursun, Zehrakız yayıldı, anaçlaştı, sonra birdenbire söndü neşesi, kıvrıldı kaldı. Onu daha fazla yormak gelmedi içimden, dallara bölünecek, kılcal damarlar sürecek gücü kalmadığını biliyordum; söktüm yerinden, bahçeye fırlattım. O sırada geldi Sevgi Soysal aklıma. Kışa girerken mi ölmek iyidir. Baharda mı?

Bunlar bir yana. Sevgi de, Zehrakız gibi, benim alacalı kedim Kırlent gibi dünyanın süsüdür, dünyayı güzeller. Var olsun!”

tomris bunları yazdığında sevgi soysal hasta ve henüz yaşıyormuş. şimdi ikisi de yoklar…

bu yıl tomris’in açtığı izlekten giderken, bir ara sevgi soysal da okuyacağım. sanırım bu izlek 2026 yılında sona ermeyecek; gittiği yere kadar…

ben de evdeki çiçeklerin ve evi saran doğanın günlüğünü tutacağım—onlarla daha yakın olmak ve tanışmak için—diyerek burada susuyorum. ve elbette emprime bir begonya alacağım…

bu yayının müzikleri han kang’den olsun. ikimiz de çalışırken, aynı türde melodiler dinliyoruz anlaşılan.

“Biraz önce güneş açtı. Radyoda Carol King’in uslu sesini dinliyorum…”
-Tomris Uyar, Sesler, Yüzler, Sokaklar

inanılmaz bir hızla geçiyor… ağustos ayına geldik ve buna inanamıyorum. bu yıl istanbul’da aşırı sıcaklar yaşamadık ama sonbaharın gelmesini de iple çekiyorum. memlekette her şeyin iyice çığrından çıkmasının dışında hayatımda olağanüstü bir değişiklik yok. çalışıyorum ve hayatın olağan akışına uyum sağlıyorum. buraya yazdığım son mektuptan sonra mektuplardan biraz uzaklaştım. çalışma masamın yan tarafında yığılı bir şekilde duran mektupları ve günlükleri yıl sonuna kadar ayıklamam, atılacakları atmam, vedalaşamadıklarımı tasnif etmem ve bir kutuda toparlamam gerekiyor. 2026 hedeflerimden biri bu biliyorsunuz…

elbette biraz yoğunluğunu yitirmiş olsa da tomris kazıma devam ediyorum; 1975-1979 dönemini içeren sesler, yüzler, sokaklar‘ı bitirdim. hüzünlü, komik, can sıkıcı, heyecan verici, döneme ilişkin son derece bilgi verici, her şeyi içeren günlükler bunlar. bu yıllarda tomris 34-38 yaş aralığında. biraz “yargılayıcı”, biraz “sert” bir mizacı olduğunu hissettim. tanışma günleri/anları (1990-1994) ve yüzleşmeler (1995-1999)’i okurken de hissetmiştim bunu. yıllar içinde bir insanın yaşayabileceği değişimi, evrimi de bu günlükleri okurken görüyor insan. bir anlamda tomris’in yılların içinde değişen “rengini” hissediyorum.

yetmişlerin ikinci yarısında sevdiği müzisyenleri ve dönemin türk hafif müziği hakkında yazdığı şeyleri okuduğumda gülümsedim.

“… Sesleri unutulmayan şarkıcıları (F. Sinatra, E. Piaf, G. Becaud, A. Rodrigues, Ümmü Gülsüm, C. Aznavour, J. Brel, J. Baez, A. Celentano, M. Mathieu, B. Dylan, C. Stevens, B. Streisand, L. Minelli) düşününce, kendilerine özgü söyleyiş tavrının yanı sıra, şarkı sözlerine de büyük özen gösterdiklerini görüyoruz…

Müziksiz bir edebiyat düşünülemeyeceği gibi edebiyatsız bir müzikten de söz edilemez. Oysa günümüzde Türkiye’de ‘edebiyatsız’ bir müzik sürüp gidiyor. El müziği ve ona alelacele çırpıştırılmış sözler: Gidene hay hay / Gelene hay hay, hür doğdum hür yaşarım / Sana ne kime ne… Halkın bu düzenlemelere ‘aranj makamı’ demesi boşuna mı? Halkımızın duyarlılığına göre gerçekten çok ‘hafif’ bir Türk müziği…”

öte yandan şu sıralar geri dönen küçük ev dizisine ilişkin yazdıklarını okuyunca ne hissedeceğimi bilemedim.

“… Televizyondaki diziler üstüne yazmak yaygınlaşıyor gitgide. Önemsiz sayılabilecek ayrıntıların bütün bir toplumun beynini nasıl yıkayabileceği açığa çıkıyor…

Güncel konumuz: Vadideki Hayat ve Küçük Ev. Yabanıl doğayla savaş ve serüvenci ruh, Hıristiyan törelerine övgü falan anlaşılabiliyor da, şu soruların karşılığını bana kim verebilir?

… Küçük Ev’deki o aklına estikçe keman çalan acar delikanlı, aslında üvey ablası olan karısını —ki aynı kadın, ailenin öğretmeni, papazı ve kâhyasıdır— kendisine nur topu gibi şirin, doğa tiryakisi, üstelik sıkmabaş yavrular vermiş —ki her iki dizideki kız çocuklar babalarının yedek karılarıdır, kafadengidirler— yani öyle uzun gecelikli, derin namuslu bir kadını nasıl ş’apar? Nasıl cesaret eder? Çocuklar ortada olmasa, dedikodu deyip geçeceğim. Ayıp ayıp. İnsanın kafası bozuluyor.”

tomris’in günlüklerinde dili zaman zaman hakikaten alaycı ve sarkastik; ironiyi seviyor… buradaki yaklaşımı, itirazı yalnızca küçük ev‘e değil, o dönemin aile anlatılarında kız çocuklarının babalarının etrafında tanımlanmasını, ebeveynlerin kendi duygusal ihtiyaçlarını çocuğa yüklemesini anlatıyor sanki.  biz ailecek çok severdik bu diziyi, aklımda en net kalan şey laura’nın yüzü, çilleri, iki belik halindeki örgü saçları. sanırım onunla bir özdeşim, duygusal bir bağ kurmuştum; kendime de benzettiğimden muhtemelen. son derece duygusal bir babaya sahip iki kız kardeş olarak içimize diziden neler çektik kim bilir…


bu arada tomris’in babasıyla ilişkisi de son derece karmaşıkmış sanırım. hangimizin değil ki?…

“… İçime atıp, sustum
Neyi, neresinden değiştirsen…”

-güler özince, merkür metrosu

Kuşlar İçeri Girdiğinde

Evin anahtarını ona kimin verdiğini hatırlamıyordu. Belki de yıllardır çantasının bir gözünde taşımıştı. Kilide soktuğunda hiç zorlanmadan döndü.

Ev dağın yamacındaydı. Bahçeye açılan mutfak kapısını açınca insan kendisini dağların arasında buluyordu. Kapının hemen yanında büyük bir arı kovanı dikkatini çekti.

Üniversiteden arkadaşınındı bu ev. Yıllar önce birbirlerine söylenmemesi gereken şeyleri söylemişler, sonra bir daha hiç görüşmemişlerdi. Şimdi birkaç günlüğüne onun evinde kalacaktı. Neden kabul ettiğini bilmiyordu. Daha tuhafı, arkadaşı evde olmayacaktı.

Mutfak masasının üzerinde küçük bir kâğıt buldu. Yazıyı hemen tanıdı.

Kapıyı kilitle.
Kombiyi kapat.
Arılara dokunma.

İlk gece birkaç kez yataktan kalktı. Önce mutfak kapısını kontrol etti. Sonra kombiyi. Sonra tekrar kapıyı.

Sabah banyoda yüzünü yıkarken kanat sesi duydu. Pencere yarı açıktı. Pervaza küçük, masmavi bir kuş kondu. Ardından bir tane daha geldi. Sonra üç, dört… Saymayı bıraktı. İçlerinden biri havlunun üzerine kondu. Kuşa, kedilere gülümsediği gibi gülümsedi.

Mutfağa gittiğinde kapının gece boyunca açık kaldığını fark etti. Dışarıda kovan, yamaç, dağlar, doğa, her şey duruyordu.

Bir şey olmamıştı.

Evde ondan başka birinin daha kaldığını o gün öğrendi. Onu görünce hemen tanıdı. Çocukluğundan biriydi. Adını söylemek üzereydi, vazgeçti. O da onu tanımıştı. Yanından geçerken yüzüne baktı. Konuşmadı. Akşam aynı masada karşılıklı oturdular. Aralarında birkaç tabak, iki bardak ve yıllar vardı. Ertesi sabah gitmeye karar verdi.

Uyandığında ev artık teyzesinin eviydi. Bunu fark ettiğinde şaşırmadı. Kuzeni de oradaydı. Bir süre sonra teyzesi geldi; aklı yine başka yerlerdeydi.

“Akşam kalabalık olacak,” dedi.

O hâlâ oradaydı ama yatağının yanına bir somya kurulmaya başlanmıştı bile. Ardından yere kocaman bir yatak serdiler. Kendi yatağını toplamaya başladı. Çarşaf kırmızıydı.

“Bunu değiştirmeyecek misiniz?” diye sordu.

Kimse cevap vermedi. Belki duymadılar.

Çarşafın kırışıklıklarını düzeltti ve yatağı öylece bıraktı.

Salona geçtiğinde bir akrabasının kanepede uzandığını gördü. Ölmüştü aslında ama oradaydı işte.Yanında durdu. Gözleri iyi görünmüyordu, kanlanmıştı. Gözüne damla yaptı.

“Böyle daha iyi,” dedi.

Gözleri kıpkırmızıydı ama cildi çok güzeldi. Pürüzsüz, aydınlık. Takma kirpik takmıştı. Kirpiklerden birinin köşesi ayrılmış, hafifçe havaya kalkmıştı. Kendisi farkında değildi. Sessizce odadan çıktı. 

Kanaması olduğunu bahçeye çıktığında fark etti ama neresi kanıyordu, anlayamadı. Kan, akmaktan çok yuvarlak damlalar hâlinde yamaçtan aşağı yuvarlanıyordu. Kimse fark etmesin diye gömmeyi düşündü.

Ama gömmedi.

İçeri döndüğünde annesi mutfak tezgâhının üzerinde, tek gözlü kartuşlu bir ocakta, eski bir teflon tavada minik yuvarlak hamur parçaları kızartıyordu. Tezgâhın köşesinde kendi yaptığı hamuru gördü; bir yumruk kadardı. Kurumasın, nemli kalsın diye üzerine hafif ıslak bir tülbent sermişti. Tülbenti kaldırdı. Hamurdan yine yuvarlak ama daha büyük parçalar yapıp kızartması için annesine verdi.

Annesi kızartmaya devam ederken hamurlar tezgâhta birikiyordu.

Sonra açık pencereden mavi bir kuş girdi.

Annesi başını kaldırıp baktı.

“Pencere açık kalmış,” dedi.

“Ellemeyelim,” dedi.

Annesi cevap vermedi. Yeni kızarttığı hamuru tabağa koydu.

Kuş evin içinde gözden kayboldu.

Belki de bazı evlerden hiç çıkılmaz, diye düşündü. Anahtar geri verilir, yatak toplanır, kapı çekilir. Yıllar geçer. Ev başkasının evine dönüşür. Odalara yeni yataklar konur, ölüler kanepelerde biraz dinlenir, yaşayanlar gelecek olanlar için yer açar.

Yine de bir şey kalır.

Kullanılmış kırmızı bir çarşaf. Yamaçtan aşağı yuvarlanan birkaç damla kan. Köşesinden ayrılmış bir kirpik. Kendileri olmaktan çok başka bir şeyi temsil eden nesneler. 

Belki insanın geride bıraktıkları bunlardan ibarettir.

Ya da tam tersi.

Bir pencere yarı açık unutulur ve nereden geldikleri bilinmeyen mavi kuşlar içeri girer. Bir avuç hamurun kurumaması için üzerine nemli bir bez örtülür. Bir başkasının elleri onu kızgın yağa bırakır.

Kimin kimi beklediği, kimin çoktan gitmiş olduğu birbirine karışır.

Dağın yamacında arılar çalışmaya devam eder.

Kapının kilitli olup olmadığı artık önemli değildir.


mektuplarla geçen üç haftanın sonunda bol rüyalı bir gecenin ardından ortaya çıktı bu yazı; yazılmasa olmazdı. artık rüyalarımın bana ne anlatmaya çalıştığını çok iyi biliyorum. bu öykümsü, rüyamsı şey de geçen merkür retrosuna bir mektup olsun…

“… Boşboşuna söylüyorum
Şarkımı kimsecikler duymaz…”
-şeyh galip, sadi



merhaba canım,

2 temmuz 1991’de bana yazdığın mektuba böyle başlamışsın ve şöyle devam etmişsin:

“telefonu kapayınca aklım sende kaldı bir süre. sonrasında da hemen yazmaya oturdum. …., yanında olsaydım, yani yanımda olsaydın, şöyle buz gibi şaraplarımızı alıp otursaydık bir yerlere; fark etmez, rahat olabileceğimiz bir yere; başlasaydık konuşmaya diyorum. ne iyi ettik de geldik deseydik. ne diyeyim, her şeyin yoluna girmesi dileğiyle…”

ne yaşıyorduysam artık!

bir kutudan sana ait on mektup çıktı. daha fazladır ama henüz diğerlerini bulamadım. bu haftayı senin mektuplarını okuyarak geçireceğim. aslında bütün mektupları tek tek okumuyorum; yüreğim kaldırmıyor çünkü. şu günlerde etrafa okuldaki mezuniyet törenine, pankartlara ilişkin fotoğraflar saçıldı, biliyorsun. mezuniyet günümüzden bir gün sonra bana yazılan ve kuru çiçeklerle birlikte çerçevelenmiş şiirin arkasına sen, halim ve funda kendi notlarınızı yazmışsınız; 3 temmuz 1992 günü bana “güzel olacak be zehra!” demişsin…

geçen bunca yıldan sonra güzel pek çok şey oldu elbette… ama hepsi o hayal ettiğimiz gelecek miydi, emin değilim; ne dersin?

bu sabah seninle konuştuktan sonra keşke aynı şehirde yaşasaydık dedim ve her hücremle seni özlediğimi hissettim. seninle konuşmayı, beyaz şarap içmeyi —ki bunu bin yıldır yapmıyoruz, bunun için utanmalıyız—, olan biten her şeyi anlatmayı, en çok da hayal kurmayı, umut etmeyi özledim. seninle çok seyrek olabilen buluşmalarımızda, karşılaşmalarımızda bambaşka şeyleri konuşuyoruz artık; en çok çocukları, memleketi, aileleri, “azıcık” hissettiklerimizi… şarkıda söylediği gibi, “life is hard”…

benim bir çiftle yaşadığım öğrenci evinden şutlandığım final dönemini hatırlıyor musun? ablanlar yoktu ve dikmen’in sırtlarındaki o çok katlı evde birkaç günlük bir ev arkadaşlığı yaşamıştık. bir akşam kendimizi ödüllendirip aldığımız şarabı hatırlıyor musun peki? birazcık daha fazla paraya kıyıp kavaklıdere muscat almıştık diye hatırlıyorum. peynir tabağımız vardı; balkonda oturmuştuk sanki. gerçi ankara’nın bitmeyen soğuklarını düşününce balkon detayı sadece bir yanılgı da olabilir… pek çok şeyi unuttuk; fil gibi hafızam var diye hissetmekten, beni her şeye rağmen içine çeken kara deliklerle dolu bir hafızaya savrulmuş durumdayım.

mühendislik bilimleri’nin kantinine ne dediğimizi hatırlıyor musun? senin mektuplarından birine funda bir not eklemiş: “… mühbil’in kuytusunda çiğdem’le birlikteyiz…” bizim için o kantin hakikaten bir kuytuydu. ama bunu da tamamen unutmuşum…

şu sıralar netflix’te çok eski bir diziyi izliyorum; 2002 yapımı everwood. kafamı boşaltmak için çok iyi geldi. amerikalıların aile drama dizilerini bilirsin, onlardan biri. çok yüksek dağların ve ormanların arasında bir kasabada yaşayan, eninde sonunda uzlaşan, birlikte olmaktan mutlu olan, çatışmalarını bir şekilde çözen, eğlenmeyi bilen insanları anlatıyor dizi; komediyi, dramı, acıyı, hüznü, mutluluğu tek bir pakette sunuyor. bir tür “neverhood” bizim için anlayacağın…

bugün çalıştım, gündemi takip ettim ve sana bu mektubu yazıyorum… az önce akşam yemeği yaptım; bol domatesli, soğanlı, sarımsaklı ve hellimli kabak yemeği. yaz klasiklerimden biridir. yanına minik bir de yeşil salata yaptım ve diziyi izleyerek tek başıma yedim. a. biraz daha çalışacağını ve geç geleceğini yazdı, çocuklar dışarıda. akşam yemeğinde mutlaka bir araya gelmek uzun yıllar evimizin en önemli olayıydı. bir süredir bunu düzenli yapamıyoruz; malum, çocuklar artık çocuk değil!

bugün ara ara, daha çok da sana yazarken, birlikte en çok dinlediğimiz albümlerden birini dinledim. aşağıya bırakıyorum. benim için bu albüm bahçelievler’de, giriş katındaki evinizde, arka bahçeye bakan ve çay kokan odan demek; bir de sacide teyzenin portakallı kurabiyelerinin ve efsane dolmalarının tadı elbette. bu hayatta yediğim hiçbir dolma, hiçbir lahana sarması sacide teyzeninkilerin düzeyine erişemedi! saatlerce sitoloji sınavına çalıştıktan sonra, gece rüyamda bile çalışmaya devam edip sayıklamaya başlamıştım. “ne diyorsun?” diye sorduğunda uyanıp “yok bir şey,” demiştim. ne çok gülmüştük buna. o sınavdan top çekmiştim… (21 temmuz)

dün mektubu bitiremedim. ama seninle konuşmamız, bana söylediğin şey, kulağımdan gitmiyor. haklısın, çocuklara bunu yapmamalıyım…

sımsıkı sarılıyorum ve o buz gibi beyaz şarabı içeceğimiz günü heyecanla bekliyorum. sahi, pizzeria hâlâ açık mı?

“… Kelimeler yürür açık damar yollarından…”
-asuman susam, :parrhesiastes



kendini tekrar eden bir sabahtayım; 6.30 itibariyle kalkıp sabah rutinlerimi yaşadım, a. ile kahvaltı yaptım, onu geçirip, üzerimi değiştirdim, yüzüme kremimi sürdüm, mutfağı toparladım, gülsüm’e nereleri süpüreceğini “söyledim”, o ağır hareketleriyle işine başladı. gülsüm, robot süpürgemizin adı 😉 yıllarca bize çok emek vermiş, hayatımızı kolaylaştırmış yardımcımızdı gülsüm; güçlü, bütün ailesini sırtlanan inanılmaz zeki ve becerikli bir kadın. izini ne yazık ki kaybettim, arada hatırını sormak için ona ulaşabilmeyi çok isterdim…

kahvaltı dışında bütün olan bitende çok sevdiğim, son yıllardaki başucu şiirlerimin şairi asuman susam’la ayşe nilay özkan’ın defolarımız başlığıyla yaptığı söyleşi bana eşlik etti. kesinlikle dinlemenizi tavsiye ederim, ben bir kez daha dinleyeceğim. dinlemek için lütfen tıklayınız.

şimdi kahvemle birlikte masamdayım. arkada selmi andak şarkılarından oluşan bir liste çalıyor.

bu kısa yayını sevgili neslihan’a teşekkür etmek için yapıyorum. onun açtığı yolda ilerleyen ve dün itibarıyla sona eren birlikte yazma sürecimizin sonuna geldik. ama ben, bu yıl içine düştüğüm “yazılı geçmişim” macerası nedeniyle, ara ara bu mektuplara devam edebilirim. hiç farkına varmadan, bu yolculukta bana sürprizlerle dolu yepyeni bir patikayı gösterdi neslihan.

şimdi daha fazla uzatmadan üzerinde çalıştığım makaleye döneyim; çocuklarda görülen lupus hastalığında D vitamini düzeyi ile hastalığın şiddeti arasındaki ilişkiyi araştıran bir yazı bu 😉

herkese iyi bir hafta sonu diliyorum.

“… Yaz günleri en tatlı hayâller gibi geçti
Rûyâdaki esrâr dolu hâller gibi geçti…”

-Mahmut Nedim Güntel



canım annem,
bu mektubu aslında dün yazacaktım ama durumumu biliyorsun; işler, güçler, derken bugüne kaldı. her şeyden önce yeni yaşın sağlık, huzur, mutluluk getirsin, sımsıkı sarılıyorum.

biliyorsun şu sıralar eski mektupların içinde hafif kaybolmuş durumdayım; senin de mektupların var elbette bu karmaşada; hazine gibiler. dün 12 haziran 1993 tarihli mektubunu okudum. dört sayfa yazmışsın, nasıl ayrıntılı, nasıl güzel, bütün ailenin geçmişinin kaydı adeta. mutluluklar, hissedilenler, bizi üzenler, gidenler, kalanlar, ablama ve bana olan özlemin ve en çok da babam. bu sabah kahvaltı yaparken a.’ya da okudum mektubunu, “ne güzel bir aile kaydı, bizim ailenin kaydını da sen tutuyorsun” dedi.

“Canım yavrum, bu sabah kalktım, kahvaltımı yaptım, ortalığı toplayıp, hava iyice ısınmadan hem bu mektubu atayım, hem de terliğimi değiştireyim…”

diye başlıyor mektubun. okuyunca aslında başka bir hayatta senin de yazmaktan keyif alan bir insan olabileceğini hissettim. bu kadar ayrıntılı, canlı bir mektubu bundan zevk almadan yazmak mümkün değil çünkü…

“… sen yazarken uzun yazmaya çalışacağım diyorsun ben kısa yazayım diyorum ama olmuyor, elime kalemi alınca içimden geldiği gibi dökülüyor, sayfalar dolusu yazabilirim…” diyorsun mektubunda.

şu sıralar biraz eve kapandım yine; havanın sıcak olması da bunda etkili tabii. sabahları yorgun kalkıyorum, sadece sabah egzersizlerimi yapıyorum, yürüyüşe çıkamıyorum. ama iki gündür bir şeyleri bahane edip çıkmaya başladım tekrar. dün de trene bindim, göztepe’de indim; hem yürüyüş yaparak hem kitaplara bakarak küçükyalı’ya kadar yürüdüm. yol üstünde benim dondurmacıya oturup en sevdiğim, senin çok güldüğün naneli çikolatalı dondurmamı yedim; sade bir türk kahvesiyle tabii. mevsime uygun erikli fesleğenli bir dondurma vardı, tadına baktım, baya güzeldi. bir de karpuzlu dondurma vardı, “annem olsa kaymaklı dondurmanın yanında birazcık denerdi” dedim. sonrasında ofise, a.’nın yanına uğradım, epeydir gitmiyordum, tahmin edersin çok mutlu oldu. ofisini bir kaktüs bahçesine çevirdi. bakıma ihtiyaçları var; burada olsan hepsiyle tek tek ilgilenirdin. benim çiçeklerim genel olarak mutlular, bir ilaç sayesinde her yıl yaşadığım hastalıktan koruyabiliyorum onları. ama mum çiçeği hala biraz hasta ama büyümeye devam ediyor… mutfak penceremin önündeki petunyalar iyice çılgına döndüler. her sabah ilk işim müzik dinleyerek onların solan çiçeklerini temizlemek. sen söylemiştin, “solan petunyaları temizledikçe yenileri çıkar” diye; haklıymışsın. inanılmaz miktarda su veriyorum her gün, sanırım onun sayesinde de mutlular. gerçi istanbul henüz çok sıcak değil…

bu arada çalışma masamın yönünü değiştirdik, artık pencereden dışarıyı daha fazla görüyorum. normalde eğilip bakmadan göremediğim manolya ağacı da manzaramın bir parçası; bu yıl bir sürü çiçek açtı . ama kokusu gelmiyor. çocukluğumun antalya’sındaki manolyalar gibi kokmuyor buradakiler.


şimdi biraz çalışmaya ara verdim, kendime sana yaptığım gibi bol köpüklü bir kapuçino yaptım, bu mektubu yazıyorum. mektubu yazdığın tarihlere yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafımızı buldum. üzerimdeki ceketi sen dikmiştin. senin diktiğin kabanları ve pijamaları hala çok özlüyorum.

neyse çalışmam lazım artık, daha uzun yazamayacağım. biz bıraktığın gibiyiz, hayat devam ediyor. memleket malum, haberlere çok takılma. sen defterine yazıyorsun değil mi? egzersizleri unutma, evde kısa yürüyüşler yap, karpuz ve çay miktarına dikkat et lütfen. bu mektubu okurken ağlayacaksın biliyorum ama çok abartma 😉 ağla diye yazmadım, gülmeni istiyorum…

herkesi en çok da miracığımı öp. seni seviyorum. şarkımız bir antalya şarkısı olsun. ablam dinletir sana…


geniş düzlükler yeknesak
ondan uzak görünüyor ufuk

-asuman susam, soğuk gürültü

canım göbekli marul,

geçenlerde youtube’da bir müzik listesine denk geldim… 80’lerin popüler pop şarkılarından oluşan bir listeydi; ve şarkıları dinlerken antalya’nın sıcak, nemli akşamlarında bir açık hava düğününe ışınlanıverdim; bir sünnet düğünü de olabilirdi bu, bir evlilik düğünü de. önemi yok, kimseler yoktu zaten. havada uçuşan balonlar, sade, abartısız süslemeler, müzik ve ben yalnızca… yine çocuktum, yine utangaçtım ve yine oraya ait değildim ama kimselerin olmaması biraz olsun iyi hissettiriyordu; müzik rahatlatıyordu çünkü… kim bilir, belki kendi kendime bir şarkı bile söyleyebilirdim. sen tanımazsın ama yetişkin hayatımızın en sevdiğim karakterlerinden biri olan ahmet arslan gibi sorayım sana:

“şekerim, bu anlattıklarımı anlıyorsun değil mi?”

anlamamana olanak yok; anlattığım sensin çünkü. o günden beri sürekli aklımdasın. uzun süredir hiç düşünmediğim detaylar, anılar içimde ortaya saçıldı. o yüzden sana bu mektubu yazmasam olmazdı; bir tür geri dönüp sana sarılma gibi düşün bu mektubu. sevgili neslihan’ın bu mektuplara neden olan çağrısı, yani merkür gerilemesi, neden oldu belki de bu mektuba, kim bilir…

insan yetişkin hayatında hiç çocuk olmamış gibi bulabiliyor kendini, oysa o yaşanan çocukluk insanın yanı başında, görünmeyen bir gölge gibi duruyor hep. ve bazı durumlarda geriye sadece o çocuk kalıyor; tanımadığı bir kabuğun içinde hapsedilmiş olarak!

“boşver bunları, sen çocukluğunu yaşa” diyeceğim ama sana dair durumlardan biri buydu değil mi? bazı açılardan tam olarak çocukluğunu yaşayamamak, “fazla” olgun olmak, kitapların evrenine kaçmayı sevmek, karnının üzerine yatıp yerde resim yaparak hayaller kurmak, bir doğum gününde beklenmeyen misafirler gelince utanıp, kaçarak yemek masasının altında uyuya kalmak… bunların nedeni hem kişiliğindi hem de sana göbekli marul denmesine neden olan fazla kilolar belki de. çocukken insan, en çok yaşıtlarının acımasız olacağını sanıyor. oysa benim aklımda kalanlar yetişkinler. belki söyledikleri tek bir söz, belki bir bakış, belki de önünden usulca çekilen o kuru pasta kutusu… sen onu hiç unutmadın; biliyorum, çünkü ben de hâlâ unutmadım.


ama biliyorsun, pek çok yanıyla şahane bir çocukluğumuz vardı… denize gittiğimizde sürekli dalıp çıkarken, akdeniz’in tuzlu sularına rağmen gözlerimizi açmaktan vazgeçmezken, öğleden sonraları yükselen dalgalarla oyun oynarken adımız fok balığı idi. bu ismimizi hâlâ çok seviyorum; gerçekten bir fok balığı olmayı hayal edecek kadar çok… antalya’nın gerçek bir narenciye cenneti olduğu dönemlerde, portakal, mandalina bahçelerinde günlerimizi geçirdiğimiz, bahar günlerinde havayı saran narenciye çiçekleriyle insanın başının döndüğü, içinde olduğumuz “yoksulluğu” hissetmeden “zenginliği” duyumsadığımız, mükemmel olmasalar da insanları ve hayatı nasıl seveceğimizi hissettiren anne ve babamızla yaşamak olağanüstüydü. dokunmanın, sarılmanın, hissettiğini söylemenin değerli olduğu bir evde büyüdük ve adı konmuş bir “politik doğruculuk” anlayışı yoktu ama, daha samimi, daha kendiliğinden bir şekilde farklı olanı anlamaya çalışmayı ve kabul etmeyi bir şekilde öğrendik o evde. bugün elimde bir tane kalan arap kızı saç tokamın o zamanlar en sevdiğimiz toka olmasından da belli değil mi bu?

sence çocukluğumuzun sınırı neresi? yani ben sen olmaktan ne zaman çıktım… sanırım bu, babamızın bana zeluş diye seslenmekten vazgeçtiği anda oldu… ne zaman bitti hatırlamıyorum ama zeluş olduğum sürece çocuktum sanırım. bu arada seni bilmem ama ben göbekli marul adımla da barıştım, sen de takılma bence.

şarkımız elbette çilli olacak; bu şarkıyla da bir bağımız var biliyorsun; bize çilli bom bom diyen sevenlerimiz oldu 😉 ama artık çillerim yok; yıllar içinde onlar hafif yüz lekelerine dönüştü. sadece kollarımda, biraz da yaşlanma alameti olarak çillerim var, haberin olsun…

sımsıkı sarılıyorum.

“… fısıldadım kendime; güçlüsün hâlâ
tanıdık bir hisle yakınlaşmadan önce
bakabilirsin gözlerine dik dik vahşi hayvanların
.”
asuman susam, bakmak yeniden

sevgili özgür,

mektup kutularımı karıştırırken karşıma çıktı mektubun. tamamen unuttuğum bir mektup bu. sana dair hatıralarım ise yok denecek kadar az; yüzünü hatırlıyorum, çok sade olduğunu, sakinliğini ve örgülerini bir de. başka hiçbir şey yok…

mektubunu, perşembeye denk gelen bir 19 mart günü, eskişehir’den yazmışsın. orada araştırma görevlisi olarak başladığın yeni hayatını anlatmışsın bana. mektubun üzerindeki adres yurt adresim; bu, hâlâ eve çıkmadığım anlamına geliyor. 90 öncesi yani.

“Günlük güneşlik bir Eskişehir öğlesindeyim; çaprazlayıp geçiyor kuşlar penceremi. Güneş altında kent günü ortalıyor…”

diye başlamışsın mektubuna. sonrasında, o zamanlar başucu kitaplarımdan biri olan erdal atabek’in insan sıcağında kitabından bir alıntı yazmışsın:

«Başını kaldır arkadaş. Voltada ayağının ucunda kalma. Orada gördüğün şeyleri bilirim. Haklısın ama orada kalma. Kaldır başını. Gökyüzüne bak. Bulutlara. Ara sıra uçan kuşlara. Bir damdan bir dama kuşları izle. Sonra bir gün, birdenbire uçurtmanı göreceksin. İçin sevinçle dolacak. Başını gökyüzüne kaldıracaksın. Yüreğin kabaracak. Sessiz. Yüreğinde onurunu duyacaksın. Sevgini…»

bu kitaba sahiptim; az önce baktım ve kitaplığımızda bulamadım. zaman içinde ayıklamalara kurban mı gitti acaba? bu alıntının bütününü okumak istiyorum; bir yolunu bulup okuyacağım…

istanbul’dayım, 58 yaşındayım. bazı şeyler artık çok farklı ama bazı şeyler, iyisiyle kötüsüyle, olduğu gibi duruyor… havada deli bir nem var bugün. gün öğleye doğru uzarken yağmuru bekliyorum ve benim de penceremden kuşlar geçiyor; en çok da eskişehir’de olmayan martılar…

bir martı ailemiz var; üç yıldır gözlediğimiz derya ve hülya. bu yıl da bir yavruları hayata tutunabildi. dün onun uçtuğunu gördüm; süzülerek geldi ve karşımızdaki çatıya kondu. önce yüzümde kocaman bir gülümseme yayıldı, sonra gözlerim doldu… gökyüzüne, bulutlara, kuşlara sevdam yeni değil; yazdıklarından kökenini hissedebildim…

“Hep dar zamanlarda gelişim nedeniyle günübirlik uğramalarımda görüşemedik. Oysa seni, uğraşlarını, yaşam bütünlüğün içindeki seni merak ediyorum. Dostlukların paylaşılan zaman ve mekânların ötesinde de yaşanabileceğini düşündüm hep…”

yazmışsın! seninle dönemin politik ortamları üzerinden arkadaş olduğumuza dair hislerim var. bunları yazdığın dönem, muhtemelen benim öğrenci hareketinin içinden bir anlamda geri çekilip, örgütlü bir yapıdan çok bireysel olarak öğrenci eylemlerine katıldığım, katılmaya çalıştığım; derin bir hüzünle boğulup dağıldığım, sonrasında mücadele vererek oradan çıktığım, bir anlamda yeniden doğduğum ve bir grup arkadaşımla arkeoloji topluluğu’nu kurup nefes almaya başladığım yıllarımdı. “yaşam bütünlüğün” derken bunu mu kastediyordun acaba? kim bilir…

ama sana şunu söyleyebilirim: daha çok yenilerde o “yaşam bütünlüğü” denebilecek şeye yaklaştım…

mektubunu okuduktan sonra dijital dünyanın dehlizlerinde seni bulmaya çalıştım; birkaç çok eski yayınına rastladım, o kadar. hiç iz bırakmamışsın. umarım bunun nedeni sadece bu mecraları sevmemendir!

bu mektupla asuman susam’ın son çıkan kitabı kalbi hızlandıran şeyler‘i “gönderiyorum” sana. sei şonagon’un yastıkname‘sindeki “kalbi hızlandıran şeyler” listesinden ilhamla yazılmış şiirler var bu kitapta. en sevdiklerimden birinin bir bölümünü aşağıya bırakıyorum.

“…
Hem tuhaf hem aşina aştım eşiğinden
hem düş hem değil dünyanın
inince karanlık, aşağı yollara
fısıldadım kendime; güçlüsün hâlâ
tanıdık bir hisle yakınlaşmadan önce
bakabilirsin gözlerine dik dik vahşi hayvanların.
…”

şimdi bir gök gürültüsüyle birlikte yağmur başladı ve etrafı toprak kokusu sardı. bunun tadını çıkararak bir şarkı dinleyelim birlikte…

1 2 3 52