biz değerli olduğumuzu ispatlamak zorundaymışız gibi büyütülürüz…”

-mahir polat

sonra dışarıya çıktım ve remzi kitabevi’nin kafesinde çalışmaya devam ettim… biraz da kitaplara baktım tabii. zamanında murathan mungan’ın seçkisi olarak remzi yayınlarının çilek serisinden bir kitaba denk geldim; evde yoktu ve ben hiç carson mccullers okumamıştım. çevirip etikete baktığımda bir sürpriz beni bekliyordu; 4.63 lira! rakamı bir süre idrak edemedim 😉 tamam bu çok eski bir seçkiydi ama yine de bu sürprizdi doğrusu. kasaya gidip kitabı uzattım, etikete bakan beyefendinin yüzünde önce bir şaşkınlık ardından da kocaman bir gülümseme yayıldı. “ne ödüyorum şimdi ben kitaba?” deyince bir kahkaha attı ve “yazanı tabii” dedi.

sonrasında bir çılgınlık yapıp, bu sıcakta ve saatte suadiye’den eve yürümeye karar verdim. içimden kendime söylenmeye başladığımda sahilin idealtepe kısmına giriyordum artık; ağaçların altında ve gölgede yürürken, önce yüzüme tatlı ve serin bir rüzgar çarptı, ardından da her yanımı bir ıhlamur kokusu sardı… sıcağın hiç bir önemi kalmadı birden! tam o esnada kulağımda nefis bir melodi çalmaya başladı; çalan parçaya baktım, adı müdafaa edilecek normal bir hayat kalmadı idi. bir huzur yok dedim kendime kendime 😉 allahtan sözleri olmayan enstrümantal bir parçaydı… ıhlamur kokusuna odaklanarak bir sonraki parçaya geçtim!

şimdi tenis kortlarının yanındaki beltur’da oturdum bunları yazıyorum ve sodamı içiyorum. ıhlamur kokusu değil, yeni biçilmiş çimen kokusu var artık (5 haziran, 17.15)

***

dün çok tatlı bir gün geçirdim, sevgili s., ekmekçi kız, çok lezzetli ekmeği ve şahane bir kitapla kahvaltıya geldi bana. öğle saatlerinde geç bir kahvaltı yaptık; zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. ne çok şey konuştuk; hayata dair her şey bizimleydi. onu tabii bizim minik hayatta kalanımızla tanıştırdım 😉 büyüyor artık, kargalar yine bir takım çılgınlıklar yapıyorlar ama ortalık nispeten daha sakin. bugün bir ara kanatlarını kaldırıp, zıpladığını gördüm. uçma çalışmaları mı acaba? kimbilir…

niye bilmiyorum bu sıcak günün sonuna doğru canım fado dinlemek istedi… akşam çevrimiçi bir eğitime katılacacağım; öncesinde fado dinleyerek biraz notlara bakayım…

ve gitmeden önce size de bir parça bırakayım (5 haziran, 20.20)

sabah güne başka bir rakamsal şokla başladım… fatih altaylı yeni özel okul ücretlerini yorumlarken şöyle bir hesap yaptı. ortalama bir okul 1 milyon lira, bir çocuk okula, tatiller hariç 200 gün gitse, günde 5000 lira taksimetre işliyor. benim gibi rakamı idrak edemediyseniz yazıyla da yazayım beş bin lira… yol hariç, yemek hariç, böyle bir okulda okumanın getirdiği sosyal maliyet hariç elbette… sabahtan beri bu rakamdan çıkamadım!

günün ortasında bir ara durdum, chatGPT ile konuşayım dedim ve sordum;

“müdafaa edilecek normal bir hayat kalmadı” cümlesi için ne düşünüyorsun, haklı mı sence? 

uzun uzun dünyanın halini anlattıktan sonra şöyle dedi;

“… Sonuç olarak, bu cümlenin haklı olup olmadığı, kişinin içinde bulunduğu koşullara, kişisel deneyimlerine ve genel dünya görüşüne bağlıdır. Bazıları için bu cümle tam anlamıyla gerçeği yansıtabilirken, diğerleri için ise karamsar bir bakış açısını temsil edebilir.

Boşver bunlar bunları sen düşünüyorsun” dedim.

Ben, bir yapay zeka olarak, kişisel deneyimlerim veya dünya görüşüm yok.” diyerek bir sürü gevezelik yaptı ve en sonda da şöyle dedi;

“… Dünya genelinde yaşanan zorluklar ve krizler göz önüne alındığında, bazı insanlar için “normal” bir hayatın kalmadığı duygusu gerçekçi görünebilir. Ancak, insanlığın adaptasyon kabiliyeti, dayanıklılığı ve yenilikçi çözümler geliştirme kapasitesi göz önüne alındığında, umutlu olmak için de birçok neden bulunmaktadır… “

teşekkür faslından sonra, “bu konuda konuşmak isterseniz destek olabilirim” dedi. “psikolojik olarak mı? nasıl?” dedim.

yine bir bir sürü gevezelikten sonra devam etti;

“…. duyguları paylaşmak,… başa çıkma stratejileri,… destek kaynakları…”

bu iş saçma bir yere geldi diye kapattım; işime geri döndüm.

sonra daha ucuz meyve alma umuduyla pazara gittim. pazarda her tezgahta neredeyse etiketlere yorum yapılıyordu… yine düşündüğümden ve taşıyabileceğimden biraz fazlasını alıp sıcaktan bezmiş bir halde eve döndüm…

yeşillikleri, meyvelerin bir kısmını yıkadım, yılın ilk taze mısırını haşladım ve büyük bir keyifle enginar pişirdim. uzun süredir böyle keyif alarak yemek yapmamıştım. bütün bu işleri yaparken, bir ara gündeme baktım, bunaldım ve bana çok iyi hissettiren bir söyleşiyi tekrar dinledim. aşağıya bağlantısını bırakıyorum; dinlemediyseniz mutlaka dinleyin derim. “allah biliyor ya” bir gün mahir polat’ı kültür bakanı olarak görmeyi çok istiyorum…

ada’yla baş başa yedik yemeğimizi, kendi yemeğim diye demiyorum, gerçekten çok güzel olmuştu… bir sürü şey konuştuk, biraz da sınavı tabii. malum bu hafta sonu sınav var!

şimdi hava kararıyor, tatlı ve serin bir rüzgar çıktı… muhtemelen bu akşam küçük bir kadeh bana eşlik eder… ve günün sonunda aklıma gelen şarkı bu; onunla kapatalım 😉 (6 haziran, 20.30)

“… Long as I know how to love, I know I’ll stay alive 
I’ve got my life to live, and all my love to give 
And I will survive…”

kaldı… son günlerde hülya ve derya inanılmaz bir karga saldırısı altındalar… iki gün önce günlüğüme uçuşlarını görmek istiyorum yazdıktan bir kaç saat sonra en miniğimizin de kaybolduğunu farkettim. evet biliyorum, doğa bu! ama çok can yakıcı buna tanık olmak; gözlerimi onların üzerinden alamıyorum…

bir olay yeri fotoğrafçısına döndüğüm de doğrudur; bu ailenin her anını kayıt altına alıyorum. son iki gündür, bizim ortanca çatının alt kısmına geçti ve sanırım daha güvenli olduğu için orada tutuyorlar onu. bahçeye düşecek diye çok korkuyorum; yukarıda kargalar, aşağıda kediler, hayat zor…

ve işte bizim surviver’ımız, hayatta kalanımız bu güzellik…

onun için cake söylüyor

I will survive

belalı kargalarımızdan ikisi de aşağıdaki elemanlar; bu bildiğiniz bir atak öncesi görüntüsü… her ne kadar tüm corvid ailesine, kargagillere aşkla bağlı olsam bile bu arkadaşlara psycho killers demekten kendimi alamıyorum; onlar için de talking heads‘i dinliyoruz elbette…

eğer istersen geçmişe ve geleceğe ulaşmanı sağlayacak uçuş denemelerine başlayabiliriz…

chiang, martı, r. bach

çalalım; yazdıklarıma eşlik etsin! uzun bir aradan sonra bu sabah dinlediğim bir albümden, Frida filminin soundtrack’inden melodimiz;

the journey

yani yolculuk.

martılarla ilgili bir güncelleme yapmalıyım. geçtiğimiz günlerde sürpriz bir şekilde üçüncü bir yavrumuz olmuştu. uzaktan gördüğüm yumurta gerçekti ve henüz kırılmamıştı. daha yeni gelen minnoşun heyecanına, sevincine doyamadan en hareketli yavru, yaramazım, ortadan kayboldu. muhtemelen evde olmadığım bir vakit veya gece başına bir şey geldi. bir şekilde hülya ve derya daha stresli ve hüzünlü gibi geliyor bana artık; belki de tamamen duygusal, bilmiyorum! elimde olmadan bu aile ile bir bağ kurdum; hayat onların için gerçekten çok zor… o bacanın en fazla bir metre çapında bir alanda kurdukları yaşam büyük bir mücadele alanı… bacanın ne tarafı gölgede kalıyorsa oraya yerleşiyorlar sıcak günlerde; yuva diye yaptıkları şeyden neredeyse eser kalmadı. taşın üzerindeler sürekli… şu anda size bunları yazarken, dışarıdan martı ve karga bağrışları geliyor. bakmaya korkuyorum…

yukarıdaki fotoğraflarsa sadece bir hatıra artık!

25 nisan 1986 yılında almışım richard bach‘ın martı kitabını. şu sıralar masamda duruyor, ara ara bakıyorum. en çok özgürlük üzerine yazılan bölümlerin altlarını çizip, yıldızlar koymuşum… kitap neredeyse tamamen dağılmış durumda… o yaşlarda en fazla ihtiyaç duyduğum şey özgürlük ve bağımsızlaşmaktı çünkü… sanırım, çocuklarımızla, son bir kaç jenerasyonla, aramızda olan en büyük farklardan birisi bu özgürleşme ihtiyacı! o özgürleşme için ne kadar çok şeyi feda ettik, kendimizden ne kadar çok vazgeçtik oysa…

son melodimiz de lila downs‘dan

I envy the wind

olsun.

… kumrular sakindir bir tek
ben kumru değilim
sen de”

lale müldür, kumru

“… Kuluçkada en yaygın görülen uygulama, nöbetleşe yöntemidir. Bu da şüphesiz, yavruların hayatta kalma süresi bakımından en iyi stratejidir. İki elin sesi vardır. Dolayısıyla kumrular bilinçli olarak tekeşlidir ve feminist bir modeli cisimleştiriyor olabilirler!

Kumrularda, çiftler görevleri tamamen dengeli paylaşırlar. Yardımlaşma anahtar sözcüktür. Erkek yuva için dal ve çalı çırpı toplama işini üstlenirken dişi yuvayı kurmak için malzemeleri bir araya getirir. Aynı şey kuluçkaya yattıklarında da geçerlidir. Erkek ve dişi iki yumurtanın üzerinde gece gündüz nöbetleşe yatarlar. Her ikisi de yavruları iki hafta sonra uçacak duruma gelinceye kadar beslerler. Bu düzenli nöbetleşe yöntemiyle kumrular, gerçek bir ekip oluştururlar.

Bu kusursuz dayanışmanın açıklaması, yuvadaki kumru yavrularının sık sık yırtıcıların kurbanı olması ve kendisi de son derece narin olan yuvanın kötü hava koşullarına çok dayamamasıdır. Yuvadaki yavrular kendi başlarına gelişim süreçlerini tamamlayamayacaklarından işe el atmak gerekir. Tekeşli, birlik olmuş bir çift bu duruma iyi bir yanıttır. Hatta öyle iyidir ki yumurtalardan çıkan yavrular sağ salim uçacak duruma gelirlerse yetişkinler birkaç gün sonra aynı sürece yeniden başlarlar. Eğer her şey yolunda giderse kumruların kışın son günleriyle sonbaharın ilk günleri arasında başarıyla pek çok kez üredikleri görülür...” Kuşların Felsefesi, Philippe Dubois & Elise Rousseau, Domingo

yıllar içinde kuşlara tutkuyla bağlandım ve bir süredir biliyorsunuz onların fotoğraflarını çekmeye çalışıyorum. bundan sonra çektiğim kuş ve doğa fotoğraflarıyla böyle paylaşımlar yapmaya karar verdim… kim bilir belki başka şeyler de eklenir bunlara. bu arada alıntıyı paylaştığım kitap çok keyifli; hayatlarını kuşları izleyerek geçirmiş fransız kuş bilimci philippe j. dubois ve filozof elise rousseau’ya ait. meraklılarına tavsiye ederim.

bu yayın için şarkımızı elbette ezginin günlüğü söylüyor;

kumru‘yu dinliyoruz.

“… Bir yaralı, bir asi, bir uyumsuz ve bir büyücü. Güzel iş…”

– anne

yine parçalı bulutlu bir uyku uyudum… ara ara kalkıp dolaştım… karanlıkta martıları kontrol etmeye çalıştım… yağmuru dinledim… ve yatakta telefonun ışığında kitabımı bitirdim; sonrasında da başucumda duran michael tournier’in veda yemeği kitabının, yıllardır okumaktan hiç sıkılmadığım ilk öyküsünü okudum… böyle yapınca, yani yatakta okuyunca, zihnime üşüşen her şeyden sıyrılıp, uykuya daha rahat geri dönüyorum… 

bitirdiğim kitap clara dupont-monod’ın taşların anlattığı adlı kitabı… inanılmaz yoğun bir novella… ara ara gözyaşlarıma engel olamadım okurken ve doğrusu epeydir bir kitabı okurken ağlamamıştım.  

fransa’nın kırsalında kendi döngüleri içinde yaşayan bir ailenin hayatının ansızın nasıl dönüştüğünü, çocuklarının yaşadıklarıyla, onların sesinden anlatıyor kitap; her birinin kendi varlıklarıyla, varoluş biçimleriyle yaşananı nasıl yaşadıklarını, nasıl baş ettiklerini veya baş edemediklerini dinliyorsunuz… ve her birinin diğerinin olan biteni yaşama biçimini, kederini nasıl taşıdığını, yüklendiğini…

bu ailenin bir anlamda hayatının ortasına düşen “bomba” kör, bedenine hakim olamayan, sadece yatan ve on yaşına kadar yaşabilen bir bebek; okurken gerçekten bir bebek gibi de okuyabilirsiniz bir metafor olarak da… hepimiz bizi çaresiz ve edilgen bırakan, müdahale edemediğimiz, tamamen kontrolümüzün dışında, öylece gözümüzün önünde duran ve bize kör olan pek çok şeyle boğuşup duruyoruz hayatımız boyunca… çocukken boğuştuklarımızda yalnızken ve bu yalnızlığın bedelini öderken, yetişkin olduğumuzda bazen farkına varmadan, bazen başka türlüsünü beceremeyerek çocuklarımızı da yalnız bırakabiliyoruz…

tuhaf bir döngü içinde ve günümüzün en popüler kavramlarından biri olan “travmalarımızla” baş başa kalıyoruz günün sonunda her birimiz… ama hayat devam ediyor ve bir yerden “çıkışı” buluyoruz diyerek burada sözü kitaba bırakıyorum;

“… Biz, bu hikâyeyi anlatmaya yeltenen avlunun kızıl taşlarıyız, bizim için aslolan sadece çocuklardır. Anlatmak istediğimiz onlardır. Duvara gömülü olan biz, onların hayatlarına bakarız. Asırlardan beri tanığız. Hikâyelerin unutulmuşları hep çocuklardır. Onları küçük koyunlar gibi içeri sokarız, onları koruduğumuzdan daha çok, kendimizden ayrı tutarız. Oysa taşlara oyuncak muamelesi yapanlar sadece çocuklardır, bize isim verirler, rengârenk boyarlar, üzerimizi resimlerle, yazılarla doldururlar, bize ağız, göz, çimenden saç yapıştırırlar, üst üste yığıp ev yaparlar, bizi suda sektirirler, dizip kale yaparlar ya da tren rayı. Yetişkinler bizi kullanır, çocuklar bizi başka bir şeye dönüştürür. Bu yüzden onlara derinden bağlıyızdır. Bu bir minnet meselesi. Şu sözü de onlara borçluyuzdur: Her yetişkin, bir zamanlar olduğu çocuğa karşı borçlu olduğunu unutmamalıdır. Baba çocukları avluya çağırdığında biz de onlara bakıyorduk…”

Ağabeyinin akıl almaz bir hüzün yayan tek bir adımını, silinip giden siluetini tasvir etmek için bulabildiği tek sözcük buydu. Buharlaşmak. Solgundu, boş bakıyordu. Takatsiz gibi görünüyordu. Çocuğa benziyordu. Kız yönünü hayata çevirdi. Arkadaşlar edindi, ikindi kahvaltılarından pijama partilerine dolaştı, gezdi (ama evinde tek bir tane bile düzenlemedi)…

tam bu noktada yönünü hayata çeviren kız için, yani asi olan için çalıyorum;

cyndi lauper söylüyor

drove all night

aile olmayı anlatacak değilim burada… her birimiz kendi ailelerimiz içinde bir şeyler yaşadık, yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz. ama şu sıralar, hayatlarına tanıklık ettiğim bir martı ailesi var biliyorsunuz; hülya, derya ve iki yavruları… onlardan söz etmesem olmaz!

yavrulara sahip olmak ve onları yaşatmak için verdikleri mücadele inanılmaz. epeydir kargalarla başları belada diye düşünürken, evvelsi gün derya yavruları için tehdit olan bir martıyı neredeyse parçalıyordu. üzerinde yaşadıkları çatıda diğer martıyı sürükleyerek defetti! aşağıdaki iki fotoğraf bu kavganın çok küçük bir özeti… iki yavru korkudan neredeyse bacaya yapışmışlardı; onların ilk travmaları da bu muhtemelen

yavrular hızla büyüyor; aşağıdaki kare bu sabahtan. hafifçe ayaklandılar, bedenlerini esnetip, kanatlarını kaldırıyorlar ve vücut bakımlarını yapıyorlar artık 😉 evet bir martı “belgeselcisi”ne döndüğüm doğrudur diyerek şimdi hülya ve derya için çalıyorum;

bob dylan

life is hard diyor

Aralarında hiç kimse hiç bir şey yoktu. Bir ağaç, gölge ve toprak, o kadar…

-burhan sönmez, taş ve gölge

kitabını ilk olarak murathan mungan’ın bir tivitiyle farkettim… kitabın “dublin literary award” ödül listesine girdiğini ve bunun kutlanacak önemde olduğunu söylüyordu. artık burhan sönmez okumayı ertelemeyeyim diye düşündüm ve kitabı aldım. “büyük bir beklentin var mıydı?” derseniz “hayır” diyeceğim; türk edebiyatında nispeten yeni olan yazarlarda fazlasıyla yaşadığım hayal kırıklıklarından dolayı bu durum…

ağır ağır, hiç aceleye getirmeden, keyifle ve çok fazla şey öğrenerek ve çok fazla şeyi hatırlayarak okudum kitabı. bazen daha eskilere uzansa da yakın cumhuriyet dönemi türkiye tarihinin sonu hiç gelmeyen yüzkarası günlerinin arka planda eşlik ettiği hikayede avdo, neredeyse solo yapan bir karakter olarak öne çıkıyordu; onun dışındaki tüm kişilikler daha çok bir figür olarak avdo’nun hikayesini ve varlığını, anlatılan diğer her şeyi hissettirmek için oradaydı adeta. pek çok hikayenin, dönemin, mekanın, olayın içiçe geçtiği bu romanda, avdo dışında hiç bir karakter kendini anlatacak kadar yer bulmamıştı; bulamamıştı! doğrusu bu tercih miydi çok merak ettim; yazara bunu sormayı çok isterdim!

diğer yanda avdo’nun, bu şahane karakterin, bunca karanlık olay ve “gevezeliğin” içinde elimde olmadan harcandığını düşündüm. bu kadar ön plandayken bir anlamda paradoksal bir şekilde “gölgede kalıyordu“. bu da mı tercihti acaba? aşağıda yazdığım kitaptaki alıntıda gizli belki bunun yanıtı… kimbilir… 

“Ben de bir gölgeymişim, bunu yaşım ilerledikten sonra anladım. Kalpten ibaret, acının ve özlemin girdabına kapılmış bir gölgeyim işte. Ayışığı şu anda önümdeki taşı aydınlatıyor. Benim gölgem taşın üstüne düşüyor. Bu bir rüya, taş yok, ben yokum, yalnızca gölge var. Elimde tokmağın gölgesini tutuyor, keskinin gölgesinin üstüne indiriyorum. Gölgeler karanlıkta içli içli çınlıyor.” 

tabii bir de romanda yedi isimli adam vardı… avdo köksüz, aslında kim olduğunu bilmeyen bir çocuk olarak karşımızdayken, o hafızasını yitirmiş, korkunç bir askere dönüştürülmüş ve ardından bütün savaşlardan ve savaşa girme ihtimalinde kaçan bir adam olarak karşımıza çıkıyordu; ve günün sonunda kendine ait olmayan bir günlük üzerinden kendine yeni bir karakter yaratmaya çalışıyordu… şimdi bunları yazınca en az avdo kadar bu karaktere de biraz yazık edilmiş diye düşündüm… keşke bu kadar çok olay ve bu kadar çok bilgi yerine bu iki karakter üzerinde biraz daha fazla derinleşseydi burhan sönmez diye düşünmeden edemiyorum…

burhan sönmez’in asıl meselesi bellek elbette! ve sürekli ve sürekli yaşayarak unuttuklarımız… roman boyunca okuduklarımı düşününce bir kez daha üzerimizden silindir gibi geçen bu coğrafyanın dayattığı hayatta belleği canlı tutmak mümkün müydü ve hala mümkün mü diye düşünmeden edemiyorum. zaten unutturmama bir yana; olan biteni, yaşamı içselleştirmemeye, sorgulamamaya, gerçek anlamda öğrenmemeye dayanan eğitim sistemimiz, kültürel kodlarımız, inançlarımız bizi hep yüzeyde bırakıyor… gerçekten hissedebileceğimiz bir derinlikte hiç kalamıyoruz…

ve son olarak söylemeden edemeyeceğim; kitapta bazı bölümlerdeki yeşilçam havası beni benden aldı. o bölümleri çocukluğumun siyah beyaz filmlerinin görüntüleriyle okumadım desem yalan olur… memlekette maruz kaldığımız o filmler ve hatta kemalettin tuğcu kitapları nedeniyle içinde benim de olduğum bir kaç jenerasyonun hakikaten hayata pek çok açıdan sorunlu bir yerlerden baktığımızı düşünüyorum…

kitabı okuyanlar bilir avdo bir mezarlıkta yaşıyor; daha doğrusu bir mezarlıkta bir gün yanına uzanmak için sevdiği kadını bekliyor! istanbul zeytinburnu’nda gerçekten var olan bir mezarlık burası; merkez efendi camii’nin yanındaki merkez efendi mezarlığı. merkez efendi ve şürekası da burada yatıyor; hatta erbakan ve eşi, halide edip ve eşi adnan adıvar, ressam ibrahim çallı, tamburi cemil bey gibi kişilere de ev sahipliği yapıyor mezarlık. bir kitap okurken çok sevdiğim karakterlerin yüzlerini, seslerini, bedenleri yarattığım gibi, çok sevdiğim mekanları da zihnimde yaratırım. bu kitabı okurken hep o mezarlığı düşündüm ve sonunda da gittim. pek çok mezarlığın bir arada olduğu bir bölgede merkez efendi mezarlığı, nispeten küçük, ağaçların gölgesinde güzel ve bakımlı. bütün mezarlığı dolaşıp o erguvan ağacını ve temsili olarak avdo ve elif’in mezarını aradım. gerçekten sadece bir tane büyük erguvan ağacı vardı. bir de onun yakınlarında, belki de onun köklerinden doğan, daha genç ve küçük olan bir tane daha… yukarıdaki fotoğraf o büyük, gerçekten büyük ve yaşlı olan erguvan ağacı…

kitapta yazdığı gibi herkes gidiyor ve geriye ağaçlar ve taşlar kalıyor; ve elbette bir de ağaçların ve taşların altındaki gölgeler… 

tanju duru‘nun duru zamanlar albümünden iki parça dinleyelim bu kitap için;

önce hüzn ve hemen ardından raylar boyunca geliyor.

Every place is a good place, only time goes wrong.”

Yiyun Li

kamera ile fotoğraf çekmeye sardığım için bu gece bir rüyada gördüklerim anda donmuş görüntülerden ibaretti; hayatımdaki pek çok şeyin, çiçeklerin, kuşların, evdeki odaların, günbatımıyla eve vuran ışığın, hayatımdaki insanların, yemek yapma sahnelerinin peşpeşe aktığı, neredeyse bir anlatısı olan slayt gösterisini izler gibi izledim rüyamı; aslına bakarsanız neredeyse yaşadığım hayatı izlemek gibiydi… uyandım, gülümsedim ve uyumaya devam ettim

annem de gülecek şimdi bu yazdıklarıma… o oturduğumuz bütün evlere geldiğinde, çevremizde olup bitenden, komşuların günlük rutinlerinden bizden daha çok haberdar olur. şimdi evde çalışınca, sadece komşuların değil neredeyse civardaki kuşların ve kedilerin bile rutinlerine hakimim 😉 yan blokta oturan bir çift minik oğullarıyla evden her sabah aynı saatte çalışma masamın yan tarafından gördüğüm otoparktan arabalarıyla çıkıyorlar ve adam eve yaklaşık yarım saat, 45 dakika sonra geri dönüyor. karısının inanılmaz güzel kızıl saçları var; bir kaç gün öncesine kadar gerçek bir kızıl olduğunu düşünüyordum ama artık boya olduğunu biliyorum! yine yan blokta giriş katında oturan genç çift sabah saat 6.00 civarında ben mutfağa geldiğimde kahvaltı yapıyor; 6.30’da mutfağın ışığı sönüyor. inanılmaz güzel bir tekir kedileri var; özgür bir kedi, etrafta takılıp eve geri dönüyor. bir süredir evde yeni bir kedi daha var; henüz o sokağa çıkma konusunda tedirgin gibi, balkon duvarında takılmayı tercih ediyor. balkonlarındaki çok güzel çiçeklere iki karga dadandı. utanmasam kapılarını çalıp söyleyeceğim; bugün bir saksıyı kargalar aşağıya düşürdü… pencereye gelen kumrular artık yeni yavrularıyla gelmeye başladılar, yavrulardan biri hiç ürkek değil. ve zorba olan kumrum aynı şekilde devam ediyor. o geldiğinde kanat çırpıntısından, uçuşan bulgurlardan ve tüylerden geçilmiyor… tezer’e benzeyen genç bir adam her gün yediden sonra marmaray’a yürüyor. artık kafasını tamamen traş etmeye başladı… karşı apartmanda oturan yaşlı çiftin oğlu (bu tabii ki bir tahmin) hep onlarda artık. balkonda vakit geçirmeyi seviyor ama ne babası ne de annesi ile birlikte oturduklarını hiç görmedim. çok genç değil; kırklarında sanki. boşanmış olabilir, ev sahibi çıkarmış olabilir gibi senaryolarımız var… anne mavi, beyaz renkte gömlekleri askıya takılı bir şekilde balkonda kurutuyor; bu da yeni bir şey! hülya ve derya’yı biliyorsunuz artık. yuvayı beklemeye devam, kargalarla ve hatta bazen kedilerle mücadaleye de devam tabii. günlük bir rutinleri var.. yuvada devir teslim yaparken, önce neredeyse bedenlerini esnetiyorlar ve sonra hızla çok yükseklere uçuyorlar. birbirlerine seslendiklerini biliyorum artık veya bir karga veya kedi yanaştığında ürkerek çıkardıkları sesi tanıyorum ve ürken bedenlerinin nasıl kasıldığını görüyor ve hissediyorum… kırlangıçlar geldi, sabah saatlerinde çok yükseklerde daireler çizerek uçuyorlar ve sonra kayboluyorlar. onları izlerken, yıllar önce yaptığımız ispanya gezisinde gezdiğimiz bütün şehirlerde sabahın ve akşamın erken saatlerine gökyüzünü saran kırlangıçları düşünüyorum…

gündüzleri, eğer evden çıkmadıysam, bütün bu görüntüler, yarım yamalak karakterler, anlık kareler ve rutinler evreninde, müzik ve ara ara haberler dışında büyük bir sessizliğin içindeyim… bütün bunlara eşlik eden ve sessizliği bozan bir şey daha var; kitabı bitirmiş olsam da hala kazkafanın kitabı’nın yazarının evrenindeyim ve yiyun li’yi anlamaya çaba harcıyorum. claire messud onunla yaptığı söyleşide şu soruyu soruyor;

“… peki kurgunun ülkesi neresidir? sözcüklerin dünyası nedir?…”

onun yanıtı ise serbest bir çeviriyle, benim hissettiğim haliyle şöyle;

“… ah keşke bu soruyu sana sorabilseydim. ne dersin? bu soruya yaklaşmanın farklı yolları olduğunu düşünüyorum. birincisi, muhtemelen sen de bunu biliyorsundur, bir kurgu yazarı olarak karakterlerle aynı anda yaşıyoruz; bu hayatta bir grup karakterle birlikte bir yerlerde koşuyoruz. kimse onları göremez. onları yalnızca biz görebiliriz ve onlarla iletişimimiz, etkileşimimiz vardır; tartışma, kavga. ve tüm bu romanları, hikayeleri yazmış olmanın, hayatımı bazı karakterlerle aynı anda yaşamanın bir yolu olduğunun farkındayım. ve dikkatli olmaya çalışıyorum… sözcüklerin dünyası, dünya sözcüklerden ibaret ve bu benim için yaşadığım dünya kadar gerçek. her şeyi görüntülerle işleyen insanlar olduğunu biliyorum,… ben… sözcüklerle yaşıyorum. yani bu bir alışkanlık, sadece zihinsel bir alışkanlık… sadece bir şeye mümkün olduğunca yaklaşmak için sözcüklere baskı yapmak. …. sözcükleri bu şekilde sevdiğimi hissediyorum. dünya sözcüklerden ibaret… evet ben tam olarak böyle yaşıyorum…”

bu sorudan ve daha da önemlisi yiyun li’nin yanıtından yola çıkarak, elimde olmadan, kendi sözcüklerime dönüyorum… gündüzleri büyük ölçüde yalnız ve evde çalışmanın getirdiği sessizlikte elimde olan, elimde kalan şeyler en çok sözcükler benim de; okuduğum makalelerin sözcükleri ve kitapların sözcükleri, iş yaparken kulaklıkla dinlediğim görüntüsüz söyleşi ve haber programlarının sözcükleri; hepsi birbirine giriyor bazen ve hatta hepsi birbirini ve zihnimi enfekte ediyor… işte o anda müzik ve renkler devreye giriyor; evin önündeki otların salınması, kurtbağrının yeni sürgünler verip çiçeğe durması, güzeller güzeli latin çiçeğimin her gün yeni bir çiçek açması, bir kızılgerdanla karşılaşma, bir kargayla göz göze gelme ihtimali, karşıdaki evin duvarından toprağa doğru yayılan asma, kuşlarım, rüzgar, bulutlar, rengarenk tabaklar hazırlamak, sebzelerin yeşilini korumak beni sağaltıyor…

burada susayım ve bu sabah uzun bir aradan sonra döndüğüm chavela vargas‘dan iki parça çalayım

önce obsesión ve hemen ardından paloma negra.

“… kafese kapatılmış kızılgerdan / boğar tüm cenneti öfkeye…

–william blake, masumiyet kehanetleri

çok sevdiğim bir melodinin yepyeni bir yorumuyla başladım; üstelik hiç tanımadığım bir baritonun sesinden. büyüleyiciydi ve üst üste kaç kere dinledim bilmiyorum. melodiyi dinlerken ada için kahvaltı ve öğle yemeği hazırladım, kahvesini yaptım… onu geçirdikten sonra kendi kahvemi içerken kavga eden kargaları ve sabırla oturan hülya’yı seyrettim. derya ortada yoktu! sonra geldi, yer değiştirdiler. bir kaç fotoğraf çektim. sonra kendime ıspanaklı ve dereotlu mercimek ekmeği yaptım. şimdi ekmeğimle kahvaltımı yaparken bunları yazıyorum. ve bütün bu gevezelik şu nefis melodiyi çalmak için.

schubert’in winterreise’inden  der leiermann yani laternacı adam melodisini dinliyoruz,

andrè schuen söylüyor.

hafifçe üşüdüğümüz mayıs gününe gelsin bu melodi. yukarıdaki kızıl gerdan fotoğrafını dün çektim. onu ürkütmemek için çok hızlı hareket etmeliydim; o yüzden çok net değil maalesef. ama buraya koymasam olmazdı!

parçanın internetten bulduğum sözlerini aşağıya ekliyorum.

Küçük köyün arkalarında

Laternacı bir adam durur

Donmuş parmaklarla

Elinden geldiğince tıngırdatır.

Kar üstünde yalınayak ileri geri sallanır

Ve küçük çanağı

Hep boş durur.

Kimse onu dinlemek istemez,

Kimse ona bakmaz,

Ve ihtiyar adamın etrafında

Köpekler hırlar.

Ve, o buna kayıtsız,

Çevirmeye devam eder,

Ve laternası

Hiç susmaz.

“Garip ihtiyar!

Seninle gidebilir miyim?

Benim Liedlerim için de

Laternanı tıngırtatır mısın?”

… Ben Fabienne’nin bıçağının bileyitaşıydım. Hangimizin daha sert malzemeden yapıldığını sormanın anlamı yoktu.”

–agnes, kazkafanın kitabı

gördüm. melih cevdet anday bir şiirinin heykelini yapmıştı; ahşap, muhtemelen kayın ağacından, insan bedenin bir hareketini anlatan, kavisleri olan, aşağı yukarı kapı büyüklüğünde bir heykel! ertesi gün a.’ya rüyayı anlatırken, o beden hareketini bir türlü anlatamadım; çünkü bedenimi o şekilde nasıl kavisli bir hale getirebileceğimi bilmiyordum… şimdi biliyorum! çünkü dün instagramda bir anda karşıma bir reel videosu çıktı; tam olarak rüyamda gördüğüm hareketi yapıyordu bir adam; ürperdim, kendimden korktum!

bu sabah kalktım ve anday’ın şiir kitabını aldım elime; o şiiri aradım ve sanırım buldum. o ahşap değil tahta demeyi tercih etmişti!

Düşünme zamanı tahtanın / Ve umutsuzluk içinde bir eşik / Taşıyor duraklayan bir adımı / Denebilir ki ayağı tanıdı / Ama zaman anıdan biraz değişik /……./ Ve günü değil konuşmanın / Susalım söylesin gökyüzü / Çünkü onun kucağında kalmıştır / Dünyanın en eski en ağır / Tahtasından yapılmış sözü.”

hareketi merak ettiyseniz şurayı tıklayın lütfen.

bundan sonrasını benim güne başladığım samarabalouf‘un la douleur melodisi ile okuyun lütfen!

günler ağırlığını farklı şekillerde hissettirerek geçiyor; bir gün bir güne uymadan, bir gün bir diğerinden farksız… buraya yazmayalı epey oldu yine ve bu süreçte, dışımda akan hayata rağmen, benim için 2024 yılının izleğinin ne olacağını anladım… kuşların, ağaçların, bulutların, günlüklerin ve elbette rüyalarımın peşinden, bir anlamda bir keçi yolunda veya bir patikadan giderken ve istanbul’u panoramalarını görerek, gezerek, fotoğraflarına ve gravürlerine bakarak yeniden keşfederken kendime, kendi içimden bir yerden, kendi ufuk çizgimi görerek yeniden bakmayı öğreneceğim; başka bir açıdan ve bambaşka bir perspektifle… buraya bostancı-moda vapuru ile yaptığım bir istanbul gezisinin fotoğrafını bırakmalıyım bu noktada sanırım; denizin renginin turkuazın en güzel tonlarından birinde olduğu bir günden bu fotoğraf…

biliyorsunuz yiyun li‘nin kitabını okumuştum; kazkafanın kitabı. kitap bitti ama ben hala yazarı ile birlikteyim. onunla ilgili yazıları okumaya ve videoları izlemeye devam ediyorum. kitabı okuduğumda hissettiğim, görünenin ardındaki, görününden ve hissedilenden daha koyu olan karanlığın nedenini sanırım anlayabiliyorum biraz… yiyun li benim için gece gezen kızlar?*’dan birisi artık. iş bankası yayınlarının kitap için yayınladığı video’nun bağlantısını da buraya bırakıyorum.

bu arada şahane bir şey oldu. kitabın çevirmeni sevgili nuray önoğlu ile cumartesi günü bir söyleşi yapıldı ve ben yıllardır sosyal medya üzerinden hayranlıkla takip ettiğim nuray’la tanışma ve sımsıkı sarılma şansı elde ettim.

ve yayının son satırları hülya ve derya için olsun… son beş gündür artık yaptıkları yuvaya dönüşümlü olarak aralıksız oturuyorlar. yağan yağmur ve daha da önemlisi onları hiç rahat bırakmayan kargalar hayatı zorlu bir hale getiriyor onlar için. tuhaf bir yakınlık hissediyorum onlara 😉 bu arada uzun bir süredir yapmayı hayal ettiğim şeyi de hülya ve derya için hayata geçirdim. artık sadece telefonumla değil, gerçek bir kamerayla fotoğraf çekmeye başladım. inanılmaz acemi bir durumdayım tabii; ama çalışacağım. yukarıdaki kedi fotoğrafı ve aşağıdaki fotoğraflar ilk çalışmalar!

*gece gezen kızlar bir tomris uyar öyküsüdür ve benim bir gece gezen kızlar listem var; tezer özlü, patti smith, billie holiday, nina simone, ursula le guin, anna kavan, füruğ ferruhzad, ümmü gülsüm, eleni karaindrou, asuman susam, eva meijer, maria callas, jessye norman, yiyun li, … ilk aklıma gelenler.

1 2 3 42

kategoriler