“burası zihnimin değirmenleri”
-neslihan


öncelikle sevgili neslihan için. öte yandan bir süredir aklımda olan bir soruyu sormak için de…

neslihan için çünkü dün çaldığım parça onun mindmills adlı blogunun “burası zihnimin değirmenleri” diyerek özetlediği zihinsel altyapısını oluşturuyor… buralarda olmayı açıklamak için daha iyi bir tanım olabilir miydi bilmiyorum…

tam da bu noktada diğer nedene geliyorum. geçtiğimiz günlerde sevengül sönmez’in mektuplar, anılar, günlükler ve otobiyografiler başlıklarıyla yaptığı dört seminere katıldım. zaten zihnimde dönüp duran “neden günlük tutuyorum, neden rüyalarımı yazıyorum, neden radyo z var?” sorularını bu seminer programı iyice derinleştirdi.

sahi neden yazıyoruz sevgili blog arkadaşlarım? instagram paylaşımlarımızda fotoğrafların ötesinde neden minik de olsa notlar, metinler bırakıyoruz…

belki bana doğrudan, belki bloglarınızda, belki de bir fotoğrafın altında bunu yazarsınız…


neslihan’a yayının altına yaptığı yoruma yanıt verirken “yarın belki bambaşka bir versiyonunu çalarım şarkının. sana sürpriz olsun” demiştim. sonra olayı büyüttüm ve bir liste yaptım. spotify hesabı olmayanlardan özür dilerim…

önce biraz radyoluğumu yapıp şarkı hakkında bir şeyler anlatayım…

1968’de çekilen the thomas crown affair filmi için yazılmış bir şarkı “the windmills of your mind”. müziği michel legrand’a, sözleri alan ve marilyn bergman’a ait. ilk kez noel harrison söylemiş. sonra şarkı kendi hayatını yaşamaya başlamış adeta… oscar kazanmış, yıllar içinde sting’den dusty springfield’a kadar birçok müzisyen tarafından yeniden yorumlanmış…

şarkının evreni döngüsel; bir düşünceden ötekine dönüp duran bir zihin gibi. sözleri de spiral, çember, atlıkarınca, saat ve rüzgâr ekseninde dönme hissi üzerine kurulu. hiç bitmeyecekmiş hissi yaratıyor insanda…

fransızca versiyonu “les moulins de mon cœur” adıyla yayımlanmış. sonra aynı melodi dünyanın farklı yerlerinde başka sözlerle yeniden söylenmeye devam etmiş… fransız chanson’larından caz yorumlarına kadar çok farklı biçimlerde dinleyebiliyorsunuz bu parçayı…

bizim memleketteki en ilginç izlerinden biri ise nesrin sipahi’nin söylediği “git istersen”… birebir çeviri değil ama melodik yapısı aynı…

aslında neslihan’a sürpriz olarak çalmak istediklerim benim çok sevdiğim iranlı farhad mehrad ve oscar peterson trio yorumlarıydı ama orada kalamadım. bu ikisinin dışında listeyi yaparken keşfettiğim japonca versiyonların yanı sıra arapçasına bayıldım…

parça bittikten sonra da biraz daha içinde dönüp durmak isterseniz diye listeyi buraya bırakıyorum…

fotoğraf son cunda gezisinden…

As the images unwind
Like the circles that you find
In the windmills of your mind.”
– alan ve marilyn bergman

uzun bir sessizlik oldu, böyle olsun istememiştim oysa. nisan çok yoğun bir aydı; sonrasında hemen yazarım diye planlıyordum ama olmadı. çünkü istanbul’dan birkaç günlüğüne kaçtık. ilk gün sabah yola çıktık ve önce zeytinliğe gittik. anemonları kaçırmıştım ama doğa inanılmazdı, çılgın bir yeşillik ve çiçekler sarmıştı her yeri, dereden gelen su sesi bütün zeytinliği dolaşıyordu… önce suyun sesini dinleyerek ağaçlara ve büyük kaya parçalarına tek tek dokundum, açan çiçekleri tespit ettim. malum hıdırellez günlerindeydik ve içimden hızır ve ilyas’la konuşuyordum. her zaman olduğu gibi mütevazı masamızı kurduk, şarabımızı açtık ve bir gün orada daha uzun saatler, daha uzun günler, haftalar geçireceğimiz zamanları hayal ettik…


zeytinlikten ayrılmadan önce annemin tembihine uyup 40 zeytin yaprağını, dileklerimle birlikte derenin sularına bıraktım…

o geceyi kaz dağlarının içinde bir glamping kamp alanında dom çadırda geçirdik, zeytinlik için bu bir alternatif olabilir mi diye düşünüyoruz çünkü; hala kararsızız. sonraki iki gün ayvalık’ta macaron mahallesinde küçük tatlı bir konuk evinde kaldık; adı “latibula” idi. herkesten ve her şeyden uzakta, güvenli, huzurlu ve gizli sığınak anlamına geliyormuş bu latince sözcük; şu günlerde ihtiyacımız olan şey yani ve bu tamamen tesadüftü; yine bir gün cunda adası’nda deniz kıyısında şarabımızı yudumlarken ne acaba bu sözcüğün anlamı diye bakınca öğrendik bunu. öğrendikten sonra da en az yarım saat bir karabatağın balık avını izledik uzaktan; o her suya daldığında biz de derin bir nefes alıp suya daldık. sonrasında a. kendisini tamamen sessizliğe bıraktı, ben de sahil boyunca taş, midye ve çiçek keşfine çıktım. yıllardır çok keyifle satın alıp kuruttuğum çiçeklerin doğal ortamlarının deniz kıyısı olması inanılmaz bir sürprizdi benim için…


bir diğer öğrendiğimiz sözcük de mahalleye adını veren macarondu. aman makaron diye okumayın, c ile yani macaron! latince’de marjoram, rumca’da macaron ve türkçe’de mercanköşk olarak bilinen bitki bu mahalleye adını veren… rivayete göre zamanında rum sakinler pencere kenarlarına mercanköşk ekerlermiş, mahallenin adının buradan geldiği söyleniyor. eve gelince deniz gezgin’in bitki mitosları kitabına baktım —bu kitaba ilişkin ciddi şüphelerim var, buram buram kötü çeviri kokuyor notunu da buraya bırakayım, aşağıda da göreceksiniz bunu zaten. her neyse kitapta mercanköşk için yazılanlar şöyle;

Mercanköşk, Latince Origanum “dağların neşesi” anlamına gelir. Aristoteles leyleklerin kavgadan sonra yaralarına mercanköşk sürdüğünü aktarmıştır. Mercanköşkü aşk tanrıçası Aphrodite okyanusun derinliklerinden çıkarmış ve güneş ışığının en parlak düştüğü dağların yükseltilerine bırakmıştır. Bu yüzden mercanköşk okyanus gibi kokar ve aşkı temsil eder. Akdeniz dünyasında çok yaygın olan ve klasik çağlarda mutluluk otu olarak bilinen mercanköşkün, gökgürültülü havalarda sütün etrafına püskürtüldüğünde kesilmesini önlediğine inanılırdı…”

mevsimden dolayı her yer gibi mahalle de çok sakindi, insanlar güler yüzlü, huzurlu, dingin ve yavaştı; bu küçük kaçamaklar en çok “yavaşlamak” ve “durmak” için hoşumuza gidiyor sanırım. mis gibi kokuların yayıldığı bir kaç fırın, kadın işletmecilerin yoğun olduğu küçük lokantalar, kafeler çok tatlıydı… bir de akşamları meyhanelerde rakı içen her yaştan kadın gruplarına rastlamak çok hoşumuza gitti.

son gün öğleden sonra döndüğümüzde mahallede bir ölüm olduğunu öğrendik, sokağa sandalyeler atılmıştı, evin kapısı açıktı, bir cenaze evininin ruhu, gözleri kızarmış, hüzünlü insanlarla birlikte etrafı sarmıştı; sokak derin bir sessizliğe gömülmüştü… akşam yemeğimizi birer kadeh rakı eşliğinde bir çiftin işlettiği meyhanede sessizce yedik, müzik açamadıkları için özür dilediler. olur mu dedik ve onların acısına sessizce sarıldık… masaya otururken birbirimizin gözlerinin içine bakıp “hayat” dedik! her şeyin özeti buydu…

anlatacak çok şey var elbette ama gerek yok o kadar ayrıntıya girmeye. ama söz etmeden edemeyeceğim bir ayrıntı, yıllar sonra yeniden bergama antik kentine dönmekti. 1989’da toplulukla bir iyonya gezisi yapmış ve bergama’ya o gezide gitmiştik. yine aynı mevsimdi, her yer çiçeklerle kaplıydı, başımızda papatya taçları ile gezmiştik tüm iyonya’yı… uzun aralıklarla antik kentlere gitmenin en güzel yanı, devam eden arkeolojik kazılar sonucunda kentin yavaş yavaş ayağa kalktığına tanıklık etmek. keşke bir de yıllar hafızamızı bu kadar törpülemese…


son söz olarak da tomris’in izleğinden söz etmemek olmaz; bu çok keyifli yolculuk elbette devam ediyor. burada söz etmek istediğim ise nurdan beşergil’in rüzgar çıktı kitabı. tomris, yüzleşmeler kitabında bir yazıda nurdan beşergil’in zamanında adam öykü’de yayımlanan bir öyküsünü anıp, nurdan beşergil’e dikkat etmek gerektiğini söylüyor. yola çıkarken yanıma aldığım kitaplardan birisi bu kitaptı. kitaba adını veren öyküden küçük bir alıntıyla birlikte burada susayım ve nefis bir parçaya ortamı bırakayım.

“… Bütün güzel anıları önüne katıp götürdü rüzgâr. İçimizi burkan, burnumuzu sızlatan, gözlerimizi yaşartan anıların sağından esti, solundan esti, yerinden kımıldatmadı. Kimine göre yarısı dolu, kimine göre yarısı boş olan bardağı devirdi, kırdı; artık kimse bardağı görmedi bile.…”



“… Bugün “Mayıs Bir”!
Bir Mayıs’ta İstanbul
Bizim olmuş gibidir!…”
-Nazım Hikmet, İstanbul’da 1 Mayıs



bu fotoğraf ve bu albümle hafızama kazınacak!
evde, çalışarak ve meydanları takip ederek geçirdiğim günün sonunda müziğe dönmeye karar verip canım giovanni mirabassi’nin bugün yayınlanan più avanti‘siyle karşılaştığımda boğazıma çöken ağırlıktan kurtuldum!

alıntıdaki nazım şiirinin tamamı için tıklayınız.
fotoğrafın kaynağı için tıklayınız.


“… o zaman “sabah” da varmış mavi-uç’ta…”
-tomris uyar, filizkıran fırtınası

geldi, sığırcıkların göçenleri ise gitti. yerleşik olan istanbullu sığırcıkları hâlâ parklarda görmek mümkün. son dört beş gündür güne, evin önünde dans eder gibi döne döne uçan bir grup kırlangıçla başlıyorum; uçuşları farklı, uçmaktan çok kayıyor hissi yaratıyorlar bende, adeta “buz dansı” yapıyorlar… bu sabah da öyleydi.

meşhur youtube doktorları şu sıralar hep birlikte güne erken, mümkünse dışarıda veya en azından pencereyi açarak, balkona çıkarak, gün ışığını doğrudan alarak başlanması gerektiğini söylüyorlar. yeni bir bilgi değil bu aslında; bedenin sirkadiyen ritmini, yani biyoritmini ayarlamak için gerekli. temel olarak doğru bir şekilde uyanmak ve bir sonraki geceye hazırlanmak için… bunu epeydir yapıyorum zaten, sabah rutinlerimin bir parçası; şu sıralar bana kırlangıçlar ve elbette martılarım derya ve hülya eşlik ediyor…

bu gece ikiden itibaren her saat başı uyandım. her defasında uykuya dönemeyip “biraz tomris’le oturalım en iyisi” diye düşündüğüm anda uyku beni yeniden kollarına aldı. şu sıralar geceleri uyku beni tutmazsa tomris’in 70’li yıllarda elele dergisinde kadınlar için yazdığı yazıları okuyorum; gecenin ruhuna ve kurşuna dönen tüy ağırlığına iyi geliyor bu yazılar. gündüzleri ise şiir okur gibi mavi-uç’u anlatan filizkıran fırtınası’nı okuyorum… belki de daha doğru bir ifadeyle anlamaya veya hissetmeye çalışıyorum; sembollerle, metaforlarla dolu masalsı bir öykü bu…

dün onlar tv’de şule aydın’ın gülcan özer’le yaptığı söyleşiyi dinledim. gülcan özer’in “hayatın hızı kendi iç hızımızı aştı” cümlesini duyunca, tomris’in içimi bu tekrar tekrar, döne döne okumalarla yavaşlattığını, kendime içimden bir yerden bakmamı sağladığını, beni elimden tutup içinde olduğumuz kaostan hiç yaşanmamış gibi olan bir hayata doğru çektiğini hissettim…

burada susuyorum ve bu sabah kırlangıçların dansını izlerken dinlediğim albümü çalıyorum. caro luna’nın ecos albümü bu; birkaç gün önce yayımlandı ve latin amerika ile ispanyol müziğinin klasiklerinden oluşuyor. şarkıların hemen hepsinin bu türü sevenler için tanıdık olduğundan eminim. sadece caro luna’nın sesi ve arkadan gelen hafif gitar tınılarından oluşan bu albüm, biraz olsun yavaşlamak için adeta…

kapak fotoğrafı ohara koson’un 1930 tarihli uçuş halindeki kırlangıçlar eseri (Kaynak)


“…Bu dünyayla baş edemeyecek kadar kırılgan olduğunu o an kavradım…”
-tomris uyar, aramızdaki şey

artık hepimizin nefesi kesiliyor… bir tarafta ölen çocuklar ve öğretmenler, bir tarafta “devletin gücüyle” örtbas edilen cinayetler var… her yeni gün başka bir karanlığa uyanıyoruz… iki gündür, olan biteni, haberleri, yorumları dinlemekten ve takip etmekten kendimi alamıyorum… söylemek istediğim hem çok şey var, hem sözcükler içimde düğümleniyor. sanırım her şeyin özeti rakel dink’in sözlerinde saklı:

“… Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…”

***

memleketin ve dünyanın olağanüstü gündemini “izlerken” hayat bir yandan da “olağan” akışında devam ediyor. sabah ilk uyandığımda suyumu yudumlayarak pencereden dışarı seyrederken iki tekir bahçede oynuyordu, her zaman olduğu gibi bir şeylerin peşinde oldukları her hâllerinden belli olan üç karga etrafta dolanıyordu, martılarımız hülya ve derya karşı çatıda üçüncü tur doğum hazırlıkları nedeniyle faaliyet halindeydi; evet bu yıl yeniden başlıyor macera. artık yumurta veya yumurtalar üzerinde sürekli oturma dönemi başladı… ceviz ağaçları tomucuklandı, ilk yaprakları görünmeye başladı bile. karşıdaki çok sevdiğim büyük ağaç çağla rengi minik yapraklarıyla donandı; bu yapraklar bir süre sonra parlak yeşil bir renk alacak ardından da koyu yeşile dönecekler… yan tarafımızdaki boş arazide yükselen otların arasında sarı çiçekli bitkiler etrafı her gün biraz daha sarıyor… balkonumuzun önündeki sedir taze, açık yeşil yeni sürgünler veriyor ve hemen yanındaki servide karga çiftimiz de doğum hazırlıklarında ama onlar henüz yuvayı onarıyorlar…

işler iyice yoğunlaştı, ayın sonuna kadar üç dergi yayınlayacağız, ritmimi hiç bozmadan çalışıyorum. annemli günler de devam ediyor tabii, çalışma aralarıma onunla kahvaltılarımız, kahve molalarımız, çay saatlerimiz giriyor; memleketin durumu, çocuklar, geçmiş, akrabalar, komşular ve elli beş yıldır yaşadığı evin kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacak olması kaynaklı duygusal konuşmalar, evin küçülmesi, yeni bir eve taşınacak olmanın ağırlığı, sorun çıkaran komşular, yaptığımız bütün konuşmaların eksenini oluşturuyor; elbette araya giren hastane ziyaretleri, sağlık kontrolleri de var… bütün çocukluğum ve gençliğim demek olan eve ilişkin elbette benim de duygularım karmakarışık; on sekiz yaşında çıkıp, hiç dönmediğim bu evden duygusal olarak hiç ayrılamadığım da bir gerçek… bu konuya, burada, bir noktada geleceğiz elbette!

***

kendi kişisel varlığım ise tomris’in yörüngeye dönen izleğinde ilerliyor; şu sıralar benim için tomris bir yaşam enerjisi, onun yörüngesi ise düşmeden yakın kalmanın, kaybolmadan uzak durmanın bilgisini içeriyor… sanırım elli beş yıllık evimiz de bir yörüngenin merkezinde; çocukluğum, kaybettiklerim, hâlâ içimde yaşayan sesler, mırıltılar, yüklerim, heyecanlarım, mutluluklarım, korkularım o yörüngede asılı kalmış durumdalar ve sessizce bir alacakaranlıkta dönüyorlar…

neyse biz tomris’e geri dönelim. alper hasanoğlu’nun 12 nisan tarihli günlüğünde “… Tomris Uyar’ın ‘Aramızdaki Şey’ öyküsü Almanya’da bir yerde geçiyordu…” cümlesini okuduğumdan beri öyküye takıldım kaldım, dönüp dönüp tekrar okuyorum ve tomris’le almanya’da bir araya geldiği o eski öğrencisinin arasındaki şeyin ne olduğunu hissetmeye çalışıyorum… öyküde birlikte izledikleri, thomas mann uyarlaması 1971 yapımı venedik’te ölüm filmini de izledim bu arada ve şimdi de hemen öykünün başında anılan marguerita duras’ın mavi gözler siyah saçlar öyküsünü okuyorum, öyküde geçen kurt adam londra’da filmini de izleyeceğim elbette…


öyküye dair daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum, bence okuyun. kitaba adını veren bu öyküde de diğerlerinde de kırmızıya bir gönderme var hep; her kırmızı nesne ortaya çıktığında o öykü nefes almaya başladı benim için diyerek pilli bebek‘ten kırmızı‘yı çalıyorum.

“… Kırmızıyı ben çözerim, karanlığı kim süpürür bilmem
Hiçbir şey şaşırtmaz beni
Hayat mıdır zaman mıdır, bilmem.
..”



“Sevgili Babacığım, size bu satırları Antalya’da parkta yazıyorum.
Lâtif bir hava var…”

temmuz ayında hayatını kaybetmiş tomris uyar. daha önce de yazdığım gibi 1995–1999 yıllarını kapsayan günlüklerini o yaz almışım ve anladığım kadarıyla yıl sonuna kadar da tomris okumaya devam etmişim; evdeki tomris külliyatının ciddi bir kısmı 2003 yılında alınmış, yaz, kış şeklinde tarih düşmüşüm kitapların üzerine. yıllar içinde birikmiş notlarıma, defterlerime baktığımda 2003 yılına ilişkin hiç bir şey bulamadım. hafızamda 2003 yılı ile birleştirdiğim detaylar da yok doğrusu… yıllar geçtikçe olanlarla, yaşananlarla yılların, günlerin bağları kopuyor sanki; doğumlar, ölümler, düğünler, mezuniyetler gibi tarihlenmiş anılar dışında elbette…

ChatGPT maharetiyle biraz hafızamı tazeledim… siirt ara seçimi sonrasında RTE başbakan olmuş—bunu nasıl unuturum, bu bir dönüm noktası!— bingöl depreminde, istanbul’daki bombalı saldırılarda pek çok kişi hayatını kaybetmiş, ırak savaşı başlamış ve saddam hüseyin yıl sonunda yakalanmış, uzay mekiği columbia faciasında tüm mürettebat hayatını kaybetmiş; sars salgını dünyayı korkutmuş, sertab erener türkiye’ye eurovision’daki ilk birinciliği getirmiş, yüzüklerin efendisi: kralın dönüşü filmi gösterime girmiş, apple itunes store’u açarak müzik dünyasında yeni bir dönem başlatmış. tomris’le birlikte johnny cash, katharine hepburn, gregory peck, nina simone ve kerem yılmazer de kara trene binmişler; kerem yılmazer o bombalı saldırılardan birinde, hsbc bankasının önünde, hayatını kaybetmişti…

istanbul’da yaşamaya başlamamızın üçüncü yılıydı, babam artık yoktu, ben gebze’de çalışıyordum, yöneticiydim ve üç yıl süren çok yoğun ve stresli bir sürecin ardından tam uyum sağladım diye düşünürken akp iktidarının çalıştığım kuruma dair politikaları sonucunda her şey o yılın sonunda yerle bir olmuştu… tezer ilkokula başlamıştı… ada henüz ortalarda yoktu ama muhtemelen o yıl kafamda yavaş yavaş acaba ikinci bir çocuğumuz olsun mu düşünceleri oluşmaya başlamıştı… radyo z yoktu, henüz mp3 formatlı müzikler hayatımıza girmemişti ama artık kasetler de yoktu, müziği cd’lerden dinliyorduk… diğer her şey karanlıkta!

her neyse konumuz bu değil, şu an önemli olan tomris’le geçen 2003 yılı gibi yine onun izleğinden giderek bir hazine avına çıkmış olmam değil mi? takip ettiğim izleğin ayrıntılarını yazmaya, paylaşmaya devam edeceğim ama şu an karşıma çıkan inanılmaz güzel bir sürprizden söz etmek istiyorum.

tomris’in yazdıklarından dolayı evdeki kitaplarda borges’in hain ve kahraman izleği öyküsü ararken öyküyü bulamasamda borges’in sahaftan aldığımız yolları çatallanan bahçe kitabının arasında eski bir posta kartı buldum; kart bu kitabın arasında mıydı, yoksa kartı ayrıca mı almıştık hiç hatırlamıyorum. fotoğraftaki antalya konyaaltı sahili bir yana, istanbul bostancı şen esen evler’e postalanan bu kartın arkasındaki not başka bir hayattandı. o tarihte annemle babam iki yıllık evli genç bir çift olarak, bir yaşındaki kızları ile antalya’da yaşıyorlardı. ben henüz ortalarda yoktum…

Sevgili Babacığım, size bu satırları Antalya’da parkta yazıyorum. Lâtif bir hava var. Buradan İzmir’e gideceğiz. Oradan da yazarım. ne zaman geleceğimiz belli olmaz. Hepinize sevgiler, selamlar. 4.11.965

1965 yılında dünya ve türkiye nasılmış derseniz yine ChatGPT maharetiyle özetleyeyim: dünyada soğuk savaş gerilimi, sivil haklar mücadeleleri, gençlik kültürünün yükselişi, pop müziğin küreselleşmesi ve teknolojik modernleşme yılıymış; türkiye’de ise demirel döneminin başlangıcı, kentleşme ve kültürel dönüşüm yılı imiş… tomris’in 1963 yılında ülkü tamer ile yaptığı evlilik bir yıl sonra kızları ekinin sütten boğulması sonrasında bitmiş. ikinci yeni şiirinin altın yılları elbette bu yıllar ve tomris’in ikinci yeni şiiri şairleri ile olan aşkları malum…

tam bu noktada 60’lardan bir şarkı çalmalı diyerek ilham gencer‘i dinliyoruz.




“… Has the world gone mad or is it me?
All these small things they gather ’round me, gather ’round me….”

-ben howard, small things

italyan asıllı brezilyalı sanatçı anna maria maiolino’nun bir performansının başlığı; dün instagram’daki bir paylaşımı (tıklayınız) görünce öğrendim bunu.

“entrevidas” ilk olarak 1981 yılında gerçekleştirilmiş; rio de janeiro’da, şehir merkezindeki bir sokakta, yoldan geçenler yüzlerce—bir yerde 70 düzine yani 840 yumurta olduğu yazıyordu— çiğ tavuk yumurtasının arasından yürüyormuş bu performansta. yumurta bir yandan hayatın kırılganlığını, diğer yandan da tehlikeli bir ortamda kendini ortaya koyarak bir direniş anını temsil ediyormuş!

portekizcedeki “pisar em ovos” (yumurtaların üzerinde yürümek) deyimini somutlaştıran bu eser, başından itibaren kırılgan olan hayatı yumurta üzerinden okuyor. beden ise hayatın sürekli yeniden yaratılmasının bir metaforu, aynı zamanda da kadın öznelliğinin bir alanı olarak tanımlanıyor. öte yandan brezilya askeri diktatörlüğü döneminin de bir temsili elbette… daha sonraki yıllarda başka yerlerde, farklı biçimlerde, içinde olduğumuz hayatın pandemi, savaşlar gibi bitmeyen kırılganlıklarını temel alarak tekrarlanmış bu performans. aşağıdaki fotoğraf onlardan biri ve sağdaki, bembeyaz saçlı yaşlı kadın anna maria maiolino.

bu performanlardan birinde gözleri kapalı biri dikkatle, bu kırılgan alanın içinden yürümeye başlıyor. izleyenler ise etrafında duruyor, arada görünmez bir sınır var, içeri girmek mümkün ama riskli, her adım, bir yumurtayı kırma ihtimali taşıyor; bir gerilim alanı burası. yumurtalar sadece birer nesne değil; kırılma, parçalanma, kirlenme, zarar görme, düşme ihtimaline de kapı açıyor!

“ne içindesindir çemberin ne de dışında” durumu anlayacağınız, en azından ben öyle okuyorum bu durumu; ortamdaki kırılganlık hissi seyirciye de geçiyor, adım atmasa bile herkes “yanlış bir hareketin” eşiğinde olduğunu hissediyor!

“entrevidas”, portekizcede “hayatlar arasında” anlamına geliyormuş; hayatların birbirine değdiği, kesiştiği ama aynı zamanda birbirine zarar verme ihtimalini de taşıdığı kırılgan bir aralık. hayatların arasında, dikkatle yürümek; kırılgan, gergin ve her an bozulabilecek bir denge halineyin mümkün, neyin tehlikeli olduğunu tam kestirememe hali… her hareket, her devinim kendi içinde bir risk barındırıyor…

tanıdık geldi mi? diyerek burada susacağım!

“Yoğun bir pus asılıydı gökte…”
-tomris uyar, beyaz bahçede

günler hayatın “normal” akışı, memleketin bunaltıcı gündemi, işler güçler, annem ve canım tomris’le geçiyor. tomris’in günlükleri, tomris’in öyküleri ve tomris’e yazılmış şiirler beni her şeyden biraz uzaklaştırıp, başka bir hayata kaçırıyor; çok uzak geçmişte kalmış bir hayata! okuduğum günlükler, 1995–1999 yıllarını kapsayan “yüzleşmeler: bir uyumsuzun notları” başlığı ile toplanmış gündökümleri… benim mezun olup iki yılın ardından evlenip, sonrasında önce bir kitabevinde, ardından odtü’de çalışmaya başladığım, anne olduğum ve ilk kez yurtdışına çıktığım ve istanbul öncesi ankara’da geçen son yıllarım bunlar. pek çok açıdan bambaşka bir dünyada, bambaşka bir ülkede, bambaşka hayatların yaşandığı yıllar; bilgisayarların hayatımızda genel olarak sadece işte olduğu bir dönem, internet yine öyle; odtü’de türkiye’nin ilk e-posta adreslerine sahip olanlardanız o yıllarda. hayatımızda cep telefonları henüz yaygın değil. basılı gazeteler hâlâ çok önemli. doksanların karanlığı altındayız ama her şeye rağmen umutlu ve mutluyuz; hayallerimiz var.

işin tuhaf tarafı, bu günlüklerin bittiği 1999 yılında tomris 58 yaşında, yani tam şu an benim olduğum yaşta! belki biraz da bu nedenle onun dilini ve hayatı yorumlayış biçimini kendi içimden bir yerden okuyorum…

bu günlükleri 2003 yılında okumuşum ilk olarak; tomris’in hayatını kaybettiği yıl. henüz 35 yaşındayken ve pek çok açıdan bambaşka biriyken. epey altı çizilmiş yer var kitapta ve paralamışım resmen, sayfalar elimde kalıyor şimdi okurken…

alper hasanoğlu’nun günler ile açtığı yoldan tomris’e kavuştum; bu yıla tomris’le ve bu defa onun açtığı yolla devam edeceğim sanırım. bir tür “hazine avı” bu; şimdilik ipuçları tomris’in öykülerine, borges’e, poe’ya, thomas mann’a, bilge karasu’ya ve elbette ikinci yeni şiirine çıkardı beni. yıllar sonra büyük saat’i yeniden ve en baştan okuyorum. sabah borges’in kum kitabı’nı elime aldığımda çok tatlı bir sürprizle karşılaştım; 2009 yılında leonard cohen’in konseri için berlin’e gittiğimizde okumuşum. temmuz ayıydı ve ıhlamurlar açmıştı. kaldığımız günler boyunca her öğleden sonra inanılmaz bir nemin ardından sağanak hâlinde yağmur yağmış ve her yeri ıhlamur kokusu sarmıştı. berlin diyince, içimi hep bir ıhlamur kokusu sarar… kitabın arasında, berlin günlerinden kalan, bu minik ıhlamur yaprağı ve çiçeği ise beni nasıl mutlu etti anlatamam. papatyalar ise saatler geçirdiğimiz ve sonrasında bahçesinde uzanıp kaldığımız yahudi müzesi’nden…

sanırım bu izlekten ilerleyeceğim burada da; zaman zaman benim hazine avıma dahil olabilirsiniz sizler de… nasıl derseniz, göreceğiz diyorum…

***

hafta sonu çok hızlı bir erdek yolculuğu yaptık; yağmurla gittik, yağmurla döndük… yukarıdaki fotoğraf dönüş yolculuğundan. bugün hava yine yağmurlu, mutluyum ve çok eski iki yağmur şarkısı çalıyorum.


“… Üstelik oyalanıyorum hayatın kıyısında…”
-Alper Hasanoğlu, Günler, İstanbul Berlin Jurnalleri

uykusuz bir gece ve son derece kaotik rüyalarla karşıladım; onca karmaşanın arasında pespembe küçük bir spor arabam vardı rüyamda. oysa ben hiç araba kullanmadım ve ehliyet almaya bile heves etmedim!

sabah her zamanki saatte kalktım, dişlerimi fırçalarken hiç düşünmemeye çalışarak, sadece bedenime ve dişlerime odaklanarak ilk egzersizlerimi yaptım. sonrasında mutfağa geldiğimde annem mutfaktaydı. gece uyumadığını söyledi, “ben de uyumadım” dedim, yanaklarından öptüm, yatağına geri döndü… tiroit ilacımı aldım, pencereyi açtım ve kurşuni gökyüzüne ve uçan martılara bakarak, yağan hafif yağmurun sesiyle aldığım her nefesi hissederek hayata, hep benimle olan doğaya, denize, yağmura, bulutlara, kuşlara, rüyalarıma, bir nevruz günü doğmama, gülümseyerek anımsadığım çocukluğuma, heyecanla yaşadığım gençliğime ve hatalarıma, anneliği keşfettiğim otuzlarıma, kendimi kabul ettiğim kırklarıma, sevgilerini her hücremle hissettiğim aileme, huzursuzluğuma, uyumsuzluğuma rağmen hayatı tüm halleriyle kucaklayabilme gücünü kendimde bulmama, müziğin hayatımdaki yerine, kitapların içinde kaybolup gitmeme ve yeni bir yaşa kavuşmama şükrettim…

sonra kendime dört yıl önce 55 sonrası için yaptığım ve sonrasında da her yıl yeni bir şarkı ekleyerek ve güncelleyerek oluşturduğum “her yaşın ayrı bir güzelliği var” listemi açarak sabah egzersizlerimi yaptım ve işte şimdi buradayım… bu 58 şarkı hakikaten geçen 58 yılın bir müzikal özeti gibi benim için; sadece kadınların söylediği, anıları olan, takılıp kaldığım parçalar…

mart ayında alper hasanoğlu’nun kitabını, günler’i, ağır ağır okuyarak bitirdim onunla birlikte başka günlüklere, şiirlere, öykülere ve en önemlisi canım tomris uyar’a geri döndüm. onun 1995-1999 yıllarını içeren yüzleşmeler notlarında “… Gençliğin delibozuk kıvılcılarının, orta yaşın usul harına dönüşmesi bir yoksunluk değil tam tersine bir zenginlik getiriyordu; zamanla onu farkettin. Orta yaş, cırtlak sesleri bastırmada, dingin ara-tonları parlatmada ustaydı doğrusu. Uzun süre kalmaya değer bir molaya benziyordu…” sözlerini görünce, “tomris’e kavuşmanın tam vaktiymiş” dedim kendi kendime ve sessizce, onun haberi olmadan, alper hasanoğlu’na teşekkür ettim…

günler’i okumayı bitirdiğimde, kitabı bu kadar sevmemin nedeninin, alper hasanoğlu ile aynı kuşaktan olmamız, ebeveynlerimizden farklı olarak yalnız olmayı talep edip bunu istememiz ve benzer bir edebiyat ve müzik evrenine yakınsamamız olduğunu düşündüm; onun da ötesinde kendisinin “… Öte yandan şunu çok iyi biliyorum, beni dinleyen ve okuyan insanlar duyduklarını anladıklarını – yani benim kastettiğim şekilde anladıklarını- sanarak o kadar yanılıyorlar ki. İnsanların çoğu kafalarından geçirdikleri düşünce kırıntılarının teyidi peşinde koşuyor, farkında dahi olmadan. Bilmedikleri bir şeyi öğrenmenin değil, kendilerinden emin olabilmenin peşinde koşuyorlar…” sözlerini okuduğumda da elimde olmadan gülümsedim; bu sözlerin doğruluk payı elbette var çünkü…

zaman zaman cinsiyetçi, hoyrat ve ağır bir dilin kıyılarında dolaşan, zaman zaman inanılmaz şeffaf bir şekilde kendini anlatan —ki bunun çok kontrollü olduğundan hiç kuşkum yok— bu adamı seviyorum… ama elimde olmadan bir psikiyatristin kendini bu kadar ele vermesine şaşırmadan edemiyorum…

kitabı okurken terapi denen şeyin sınıfsallığına da elimde olmadan bir kez daha takıldım. içinde olduğumuz bu hayatta, “gerçek” ve fizyolojik ruhsal hastalıklar bir yana, sanki psikolojik olarak kişisel, ebeveyn veya çift olarak destek almanın sadece belli kesimler için ihtiyaç ve mümkün olmasının ne kadar da sorunlu olduğunu hissettim…

sanki travmalar, içinden çıkılamayan kaygı bozuklulukları, depresyonun ağırlığı altından ezilmek ve bir ilişkiyi “kurtarmaya” ve “iyileştirmeye” çalışmak sadece belli bir kesimin hakkıymış gibi yaşanan bir hayatın içindeyiz!

bir süre önce bir devlet hastanesinde çekirdek çitleyerek hastalarını karşılayan bir psikiyatristi duyduğumda hissettiğim rahatsızlık, günler’i okurken tuhaf, hafif kafkaesk ve fakat daha “gerçek” bir terapi sahnesine dönüştü zihnimde; doktor ve danışanı birlikte çekirdek çitleyerek ve çay içerek hayattan konuşuyorlardı bu sahnede… bunu arkadaşınla, kardeşinle yapabilirsin ancak diye düşündüğünüzü hissediyorum ama hayır, hayatında bir kaç kez terapi denen şeyi deneyimlemiş birisi olarak, insanın her şeyden önce kendisini kendine, gerçeğe en yakın şekilde açabilmesinin ve şeffaf olabilmesinin tek yolunun işini “doğru yapan” bir yabancıyla mümkün olduğunu biliyorum!

bu arada kitapta geçen parçalardan bir liste oluşturdum spotify’da; bazı parçaların adları doğrudan geçiyordu metinde, sadece tür veya besteci olarak anılanları ise ben seçtim.

müzik olmasa ne yapardım diyerek bu listeyi de bırakıyorum…


1 2 3 50