“…büyüdüğümde kendimi nasıl anımsayacağım acaba…”
-z.
yansıyan düşlerime*
Sarı bir sıcak. Yaprak kıpırdamıyor. Havadaki basınç omuzlarımızda. Balkonlarda geçen yaz akşamlarının birinde TRT kanalının sesi etrafa yayılıyor. Akşam sofralarının telaşı. Annelerin babaların ve elbette en çok da biz çocukların konuşmaları, bağırışları yeni bir yaz akşamını hazırlıyor.
Her geçen yıl biraz daha artan karşılıklı dizilmiş beşer katlı apartmanlar, yerlerini bu apartmanlara bırakan portakal bahçeleri, sokağın bir ucunda sera siluetleri ve diğer yanda çocukluğuma bir gölge gibi düşen lacivert beydağları… Bedenlerimizde kalan tuz ve uykularımıza karışan portakal çiçeği kokularında bir çocukluk… Ve akdenizin derinliklerinde kaybedilmiş hüzünlerimiz…
Akşamın sesi, geçen mavi steyşın arabanın sesinde kayboldu. Çıt çıkmıyordu. Sokak boyunca ilerleyen arabanın arkasında bir çift bacak. Omuzlarımızda sarı bir sıcak… Koyu renk kumaş pantolon ve makosen ayakkabılar. Yapış yapış bedenlerimizdeki ter ve zaman içinde düşünümde yarattığım kan kokusu…
“Ne oldu acaba?”, “ne olacak bunun hali”, “herhalde ölmüş”, “vah analara babalara. Sen bu yaşa kadar…” soruları, yorumları arasında ve hüznün tadında akşam yemekleri…
Apartmanın bahçe duvarında hızla sayımız arttı. Evden aldığımız yasaklamalar ve kendimize itiraf edemediğimiz korkular nedeniyle portakal bahçeleri arasındaki, yabani böğürtlen çalılıklarının karanlığında yapılan çete toplantısı o gece yapılamadı, saklambaç oynanmadı, ertesi gün denize kaçta gidileceği konuşulmadı ve hatta belki o gece hiç uyunmadı… (1979)
Babam her dönüşü bir kitap demek olan iş gezilerinden birinde. Annemle birlikte yatıyoruz. Koridorun yeşil gece lambası ışığında, patlama sesiyle binlerce parçaya bölünmüş bir kristale dönüşüyor oda. Anneme sarılmış olmalıyım…
Evde annemin anneannesi, büyük anneanne ve onun kız kardeşi Melek Anneanne var… Annemde onlara heyecandan bir şey olacak korkusu… Sabaha kadar apartmandaki herkes oturdu ve ağladı. Ölen yok ama Ziya Amca’nın arabası, yeşil, 68 model Opel, denize gittiğimiz araba artık neredeyse yok. Dinamiti yerleştirirken benzin deposuna kesme şeker atmışlar, bu tahribatı arttırıyormuş.
Herkes anarşi (!) ile hiç ilgisi olmayan Ziya Amca’nın arabasına neden bomba atıldığını merak ederken, solcu bir lise müdürünün arabasıyla karıştırıldığı öğreniliyor. Bombayı köpekçiler koymuş. Aynı model, aynı renk ve plakaları bir harf ile farklı olan bu arabayı her gördüğümde içimde bir patlama yaşıyorum…
…
Bir sabah… Bu ülkenin bayramlarının tarihleri gibi ama farklı anlamlar taşıyarak beynime kazınan 12 Eylül… Evde garip bir sabah sanki televizyon açıktı bütün gün diyeceğim ama bu büyük olasılıkla son yıllarda böylesi günlerde yapılan naklen yayınlara alışmamdan. Hatırladığım en net şey evdeki gerginlik, bir de annemin 1960 ihtilali anılarını bize anlatışı… Sokağa çıkma yasağının uygulandığı o günlere dair anımsadığım en net şey ise bisikletlerimizle, en uzak sokaklarda trafiğin olmamasından yararlanarak attığımız turlar, bizi yakalayıp evinize dönün diyen jandarmalara da evimiz yakında deyip savuşmalarımız. Bir de apartmanların altına kurulan masalarda mahallede düzenlenen tavla ve okey partileri. Sanki bu inanılmaz acıların yaşanan zamanlarda bizim sokak başka bir gezegendeymişçesine bir huzur ve mutluluk yaşıyordu benim çocuk düşünümde… (1980)
Burdur’un geniş, yuvarlak taşlarla kaplı eski sokaklarından birinde, yer sofrasında kalabalık bayram yemeklerinin yendiği kocaman bir ev. Giriş kapısının yanında, evdeki bir sürü odaya rağmen Koç Dedemizin kullandığı tek oda, penceresinde mum çiçeği, sürahisi ve bardağı, gazeteleri ve büyük duvar saatiyle aklımda. Evin içinde yalnız kalıp da korkmadığım tek yer… Bizim Kurtuluş Savaşı gazisi olan Koç Dedemizin silahları varmış… Ne olacak bu silahlar şimdi korkusu sardı aileyi. Benim aklımda ise Koç Dedenin o ahşap, garip bir kokusu olan esrarengiz evinde silahların nerede olabileceği sorusu…
Yukarı doğru dönerek çıkan merdivenlerinin yan duvarlarındaki karanlık dolaplarda olabilir… Alt katta o kokulu elmaların olduğu ama asla yalnız girmeye cesaret edemediğim kiler de olabilir… Bahçenin arka taraflarındaki ahırlarda olabilir… Yıllar önce ölen ciciannenin kullanılmayan yatak odasında olabilir… Hatta evin ahşap tabanlarına bile saklanmış olabilir… Belki de Koç Dede onları bahçedeki ergen ağacının altına gömmüştür (1980 sonrası günler)

Burdur’da kayısı ağaçlı bahçeye bakan mutfak balkonundan merdivenle bahçeye inilebildiği için çok sevdiğim evde, çok okuyan kuzen abi ile şu üzerine dantel örtü ve nazar boncuğu takılan cinsten bir eski radyodan Moskova Radyosu’nu dinliyorum. Hatırladığım tek şey bu işi yapmaktan dolayı kendimi çok önemsediğim…
Artık koyu mavi ciltli ve pembe yaprakları olan bir deftere hoşuma giden şiirleri yazıyorum. Sayfanın bir tarafı şiir, diğer tarafı ise genellikle siyah beyaz köylü kadın, erkek ve özellikle çocuk resimleri…
Eve alınan Cumhuriyet Gazetesi’nin sadık bir okuyucuyum, önceleri bu gazeteyi almak sanki bir ayrıcalık gibiydi, şimdilerde ise adının yazdığı kısım içe katlanarak, hemen çantaya atılan bir tehlikeye dönüştü. Ama yine de kendimi önemsememi sağlıyor…
Kuzen abi Atatürk’ün Bursa Mitingi’nden sözediyor. Devam ettiği Eskişehir Maarif Koleji’nde, Atatürk’ün bu mitingde yaptığı konuşmalardan alıntılar yaptıkları için cezalandırılıyorlar… Büyüdüğümde(!) ben de mücadele edeceğim kararını ilk verişim… (1980 sonrası günler)

Gece on ikiden sonra sokağa çıkma yasağı var. Gece dışarı çıkıldığında geç kalınırsa aceleyle taksiye biniliyor, taksimetre yok, taksi 7,5 lira… Acaba çıkarsak ne olur, vururlar mı bizi… (1980 sonrası günler)
İğrenç bir oda… Ne pencereden görülen çam ağaçları, ne de yatağımın yanındaki nergizler, İlhan Selçuk’un şu an adını anımsamadığım deneme kitabı, burada olmayı bana keyifli hale getiremiyor…
İki yanımda birer yatak ve birer kadın… Canım onlarla konuşmak istemiyor. Kendimi insanlardan ayırma çabasındayım, önemseme duygusuyla onlardan uzak olduğuma inanıyorum. Bir dini, tanrıyı, aileyi ve hatta aşkı reddetmeye başladığım yıllar. Sonraları bazılarına sıkı sıkı sarılıp bazılarını ise red etmeyi bile gereksiz bulduğum değerlerim ve hala emin olamadıklarım…
Durmadan soru soruyorlar, yanıtlarım evet, hayır ve zorunlu kalırsam bir iki sözcüğü geçmiyor… Genç olanını hemşire götürüyor. Geri döndüğünde başının bir yanındaki saçların usturayla kazınmış olduğunu fark ediyorum. Bir anda soruyorum “niye?” diye…
Ertesi gün bir kulak ameliyatı geçirecek, ağlamaklı anlatıyor. Uzun ve sıkıntı dolu bir gece başlıyor…
Diğer yanımdaki yaşlı kadın nasıl olduğunu anlamadan bir şeyler anlatmaya başlıyor. Diğerinin duymadığını anlayınca sesini yükseltiyor. Kendimi kitaba vermeye çalışıyorum. Olmuyor. Aslında sinir bölümündeymiş, artık iyileştiği için diğer hastalardan etkilenmesin diye kulak burun boğaza almışlar. Önce kocası iş kazasında ölmüş, ardından kardeşi. Onun neden öldüğünü anımsamıyorum, o sırada dinlememeyi başardım herhalde. Sonra oğlunun ölüsünü “bir gün mavi bir steyşın arabanın içinde bacakları dışarıda” getirmişler. 17 yaşındaymış daha…
17 yaşında bir ceset, bacakları dışarıda, vurmuşlar, kim bilinmiyor, oysa onun anarşiyle hiç ilgisi yokmuş, 17 yaşında, bacakları dışarıda bir ceset, sarı bir sıcak, yaprak kıpırdamıyor, mavi steyşın araba sokağı geçiyor, çıt çıkmıyor, bir tek bacaklarını görmüştüm şimdi fotoğrafı gözümün önünde, benim yaşımda bir ceset, öldüresiye bir sıcak, sarı…
Diğeri fotoğrafa uzanıyor, “allah bağışlasın…” diyor… Yaşlı kadınla birbirimize bakıyoruz, başım ağrımaya başlıyor, odanın ışıkları kapatılıyor. Hastanelerde erken yatılıp, erken kalkıldığını öğreniyorum. Sabaha kadar, bir türlü dinmek bilmeyen ses, gözümün önünde bir çift bacak ve sarı bir sıcak…
Hemşire bir sakinleştirici onu sakinleştirmeye yeter diyor, annem aniden kapıyı kapatmaya çalışıyor, benden bir şeyi gizlemeye çalışarak. Sedyede üstü beyaz çarşafla örtülü bir ceset geçiyor, başım ağrıyor…(1985)
*Abdullah Şanal
***
yukarıdaki yazı patika dergisi‘nin haziran-temmuz 1996 sayısında yayımlandı. “12 eylül anıları” başlıklı bir dizi için yazmıştım. yazıyı buraya eklerken genel olarak metne dokunmadım; bariz dilbilgisi ve dizgi hatalarını düzelttim sadece… bir önceki yayının, tomris ve demir özlü’nün ardından kendi 80 sonramı buraya kaydetmek istedim çünkü.
tabii şimdi radyoluğumu da yapıp, dönemin askeri yönetiminin TRT’sine takılan şarkıları anayım.
musa eroğlu’nun “yolun sonu görünüyor” adlı türküsü intiharı özendirdiği, barış manço’nun “ölüm allah’ın emri” şarkısı girişinde zurna kullanıldığı, ayla algan’ın “bak şu adama âşık oldu” şarkısı evli bir erkeğe duyulan aşkı anlattığı, şenay’ın “hayat bayram olsa” şarkısı komünizm propagandası yaptığı, nur yoldaş’ın “sultan-ı yegâh”ı sözlerin telaffuzu, “ormancı” ise devlet memuru olan ormancılara yönelik eleştiri içerdiği gerekçeleriyle TRT denetimine takılmış…
artık mabel matiz’in varlığının bile bir suça dönüştüğünü düşününce, bugünün aksine lgbt+ ve toplumsal cinsiyet meseleleri gündemde yokmuş anlaşılan!
çok uzattım! en iyisi “hayat bayram olsa” diyerek susayım.















