“Yoğun bir pus asılıydı gökte…”
-tomris uyar, beyaz bahçede

günler hayatın “normal” akışı, memleketin bunaltıcı gündemi, işler güçler, annem ve canım tomris’le geçiyor. tomris’in günlükleri, tomris’in öyküleri ve tomris’e yazılmış şiirler beni her şeyden biraz uzaklaştırıp, başka bir hayata kaçırıyor; çok uzak geçmişte kalmış bir hayata! okuduğum günlükler, 1995–1999 yıllarını kapsayan “yüzleşmeler: bir uyumsuzun notları” başlığı ile toplanmış gündökümleri… benim mezun olup iki yılın ardından evlenip, sonrasında önce bir kitabevinde, ardından odtü’de çalışmaya başladığım, anne olduğum ve ilk kez yurtdışına çıktığım ve istanbul öncesi ankara’da geçen son yıllarım bunlar. pek çok açıdan bambaşka bir dünyada, bambaşka bir ülkede, bambaşka hayatların yaşandığı yıllar; bilgisayarların hayatımızda genel olarak sadece işte olduğu bir dönem, internet yine öyle; odtü’de türkiye’nin ilk e-posta adreslerine sahip olanlardanız o yıllarda. hayatımızda cep telefonları henüz yaygın değil. basılı gazeteler hâlâ çok önemli. doksanların karanlığı altındayız ama her şeye rağmen umutlu ve mutluyuz; hayallerimiz var.

işin tuhaf tarafı, bu günlüklerin bittiği 1999 yılında tomris 58 yaşında, yani tam şu an benim olduğum yaşta! belki biraz da bu nedenle onun dilini ve hayatı yorumlayış biçimini kendi içimden bir yerden okuyorum…

bu günlükleri 2003 yılında okumuşum ilk olarak; tomris’in hayatını kaybettiği yıl. henüz 35 yaşındayken ve pek çok açıdan bambaşka biriyken. epey altı çizilmiş yer var kitapta ve paralamışım resmen, sayfalar elimde kalıyor şimdi okurken…

alper hasanoğlu’nun günler ile açtığı yoldan tomris’e kavuştum; bu yıla tomris’le ve bu defa onun açtığı yolla devam edeceğim sanırım. bir tür “hazine avı” bu; şimdilik ipuçları tomris’in öykülerine, borges’e, poe’ya, thomas mann’a, bilge karasu’ya ve elbette ikinci yeni şiirine çıkardı beni. yıllar sonra büyük saat’i yeniden ve en baştan okuyorum. sabah borges’in kum kitabı’nı elime aldığımda çok tatlı bir sürprizle karşılaştım; 2009 yılında leonard cohen’in konseri için berlin’e gittiğimizde okumuşum. temmuz ayıydı ve ıhlamurlar açmıştı. kaldığımız günler boyunca her öğleden sonra inanılmaz bir nemin ardından sağanak hâlinde yağmur yağmış ve her yeri ıhlamur kokusu sarmıştı. berlin diyince, içimi hep bir ıhlamur kokusu sarar… kitabın arasında, berlin günlerinden kalan, bu minik ıhlamur yaprağı ve çiçeği ise beni nasıl mutlu etti anlatamam. papatyalar ise saatler geçirdiğimiz ve sonrasında bahçesinde uzanıp kaldığımız yahudi müzesi’nden…

sanırım bu izlekten ilerleyeceğim burada da; zaman zaman benim hazine avıma dahil olabilirsiniz sizler de… nasıl derseniz, göreceğiz diyorum…

***

hafta sonu çok hızlı bir erdek yolculuğu yaptık; yağmurla gittik, yağmurla döndük… yukarıdaki fotoğraf dönüş yolculuğundan. bugün hava yine yağmurlu, mutluyum ve çok eski iki yağmur şarkısı çalıyorum.


“… Üstelik oyalanıyorum hayatın kıyısında…”
-Alper Hasanoğlu, Günler, İstanbul Berlin Jurnalleri

uykusuz bir gece ve son derece kaotik rüyalarla karşıladım; onca karmaşanın arasında pespembe küçük bir spor arabam vardı rüyamda. oysa ben hiç araba kullanmadım ve ehliyet almaya bile heves etmedim!

sabah her zamanki saatte kalktım, dişlerimi fırçalarken hiç düşünmemeye çalışarak, sadece bedenime ve dişlerime odaklanarak ilk egzersizlerimi yaptım. sonrasında mutfağa geldiğimde annem mutfaktaydı. gece uyumadığını söyledi, “ben de uyumadım” dedim, yanaklarından öptüm, yatağına geri döndü… tiroit ilacımı aldım, pencereyi açtım ve kurşuni gökyüzüne ve uçan martılara bakarak, yağan hafif yağmurun sesiyle aldığım her nefesi hissederek hayata, hep benimle olan doğaya, denize, yağmura, bulutlara, kuşlara, rüyalarıma, bir nevruz günü doğmama, gülümseyerek anımsadığım çocukluğuma, heyecanla yaşadığım gençliğime ve hatalarıma, anneliği keşfettiğim otuzlarıma, kendimi kabul ettiğim kırklarıma, sevgilerini her hücremle hissettiğim aileme, huzursuzluğuma, uyumsuzluğuma rağmen hayatı tüm halleriyle kucaklayabilme gücünü kendimde bulmama, müziğin hayatımdaki yerine, kitapların içinde kaybolup gitmeme ve yeni bir yaşa kavuşmama şükrettim…

sonra kendime dört yıl önce 55 sonrası için yaptığım ve sonrasında da her yıl yeni bir şarkı ekleyerek ve güncelleyerek oluşturduğum “her yaşın ayrı bir güzelliği var” listemi açarak sabah egzersizlerimi yaptım ve işte şimdi buradayım… bu 58 şarkı hakikaten geçen 58 yılın bir müzikal özeti gibi benim için; sadece kadınların söylediği, anıları olan, takılıp kaldığım parçalar…

mart ayında alper hasanoğlu’nun kitabını, günler’i, ağır ağır okuyarak bitirdim onunla birlikte başka günlüklere, şiirlere, öykülere ve en önemlisi canım tomris uyar’a geri döndüm. onun 1995-1999 yıllarını içeren yüzleşmeler notlarında “… Gençliğin delibozuk kıvılcılarının, orta yaşın usul harına dönüşmesi bir yoksunluk değil tam tersine bir zenginlik getiriyordu; zamanla onu farkettin. Orta yaş, cırtlak sesleri bastırmada, dingin ara-tonları parlatmada ustaydı doğrusu. Uzun süre kalmaya değer bir molaya benziyordu…” sözlerini görünce, “tomris’e kavuşmanın tam vaktiymiş” dedim kendi kendime ve sessizce, onun haberi olmadan, alper hasanoğlu’na teşekkür ettim…

günler’i okumayı bitirdiğimde, kitabı bu kadar sevmemin nedeninin, alper hasanoğlu ile aynı kuşaktan olmamız, ebeveynlerimizden farklı olarak yalnız olmayı talep edip bunu istememiz ve benzer bir edebiyat ve müzik evrenine yakınsamamız olduğunu düşündüm; onun da ötesinde kendisinin “… Öte yandan şunu çok iyi biliyorum, beni dinleyen ve okuyan insanlar duyduklarını anladıklarını – yani benim kastettiğim şekilde anladıklarını- sanarak o kadar yanılıyorlar ki. İnsanların çoğu kafalarından geçirdikleri düşünce kırıntılarının teyidi peşinde koşuyor, farkında dahi olmadan. Bilmedikleri bir şeyi öğrenmenin değil, kendilerinden emin olabilmenin peşinde koşuyorlar…” sözlerini okuduğumda da elimde olmadan gülümsedim; bu sözlerin doğruluk payı elbette var çünkü…

zaman zaman cinsiyetçi, hoyrat ve ağır bir dilin kıyılarında dolaşan, zaman zaman inanılmaz şeffaf bir şekilde kendini anlatan —ki bunun çok kontrollü olduğundan hiç kuşkum yok— bu adamı seviyorum… ama elimde olmadan bir psikiyatristin kendini bu kadar ele vermesine şaşırmadan edemiyorum…

kitabı okurken terapi denen şeyin sınıfsallığına da elimde olmadan bir kez daha takıldım. içinde olduğumuz bu hayatta, “gerçek” ve fizyolojik ruhsal hastalıklar bir yana, sanki psikolojik olarak kişisel, ebeveyn veya çift olarak destek almanın sadece belli kesimler için ihtiyaç ve mümkün olmasının ne kadar da sorunlu olduğunu hissettim…

sanki travmalar, içinden çıkılamayan kaygı bozuklulukları, depresyonun ağırlığı altından ezilmek ve bir ilişkiyi “kurtarmaya” ve “iyileştirmeye” çalışmak sadece belli bir kesimin hakkıymış gibi yaşanan bir hayatın içindeyiz!

bir süre önce bir devlet hastanesinde çekirdek çitleyerek hastalarını karşılayan bir psikiyatristi duyduğumda hissettiğim rahatsızlık, günler’i okurken tuhaf, hafif kafkaesk ve fakat daha “gerçek” bir terapi sahnesine dönüştü zihnimde; doktor ve danışanı birlikte çekirdek çitleyerek ve çay içerek hayattan konuşuyorlardı bu sahnede… bunu arkadaşınla, kardeşinle yapabilirsin ancak diye düşündüğünüzü hissediyorum ama hayır, hayatında bir kaç kez terapi denen şeyi deneyimlemiş birisi olarak, insanın her şeyden önce kendisini kendine, gerçeğe en yakın şekilde açabilmesinin ve şeffaf olabilmesinin tek yolunun işini “doğru yapan” bir yabancıyla mümkün olduğunu biliyorum!

bu arada kitapta geçen parçalardan bir liste oluşturdum spotify’da; bazı parçaların adları doğrudan geçiyordu metinde, sadece tür veya besteci olarak anılanları ise ben seçtim.

müzik olmasa ne yapardım diyerek bu listeyi de bırakıyorum…



olsun demek de zor artık
çocuk düşlerimiz yok artık

pilli bebek, olsun


son günü… güne bir savaş haberiyle başladık yine! israil iran’ı vurmaya başladı… iranlı muhalifler mutlu sanki. denize düşen yılana sarılır hikayesi bu. bu durumu eleştirmiyorum; iranlıların o topraklarda ne yaşadığını bulunduğumuz yerden anlamamız mümkün değil! öte yandan iran, suriye’ye dönüşebilir mi? asıl soru bu herhalde! dünyanın inanılmaz bir dönemini yaşadığımız net; buna tanık olmak, yalnız başına olmadığımız ve çocukların geleceğini düşündüğümüz için daha da ağırlaşıyor… (28 şubat)

bu yazdıklarımdan sonra her şey iyice karmaşıklaştı… türkiye de zamanı geldiğinde hedef olabilir mi konuşmaları bile yapılıyor artık. dediğim gibi dünyanın zıvanadan çıkmış bir dönemini yaşadığımız net!
neyse biz nefes almayı sürdürebilmek için küçük sığınaklarımıza, kozalarımıza sıkı sıkı tutunalım ve onları bütün bu çılgınlığa karşı savunalım; onları bırakırsak hayat elimizden tamamen kayıp gidecek…

şimdi kaldığımız yerden devam edelim ama önce elbette güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. hepsine tek tek yanıt veremediğim için de özür dilerim.

çok sevdiğim ve tercih ettiğim sadeliğe sahip bir yazarla tanıştım 2025 yılının son aylarında. meltem gürle’nin dublin defteri‘nden sonra okuduğum iki claire keegan kitabı beni çok etkiledi; emanet çocuk ve böyle küçük şeyler. sonrasında keegan’la yapılan söyleşileri okuyup, dinlediğimde kitaplarını neden çok sevdiğim konusu netleşti. çünkü bu söyleşilerde sade yazmak ve metni “eksiltmek” (subtraction) üzerine çok şey söylüyordu. aşağıdaki sözleri bir kitapta en çok hissetmek istediğim şey mesela!

Bir yazar olarak sadece bir yere kadar söyleyebileceğiniz şeyler vardır; ondan sonrasında okurun kendi bilincine, gizemine ve özel hayatına güvenmek zorundasınız. Söylenmeyenlerin içindeki gizemi keşfetmek, okumanın en görkemli nedenlerinden biridir.”

öte yanda ayfer tunç, benim yer yer boca etme olarak hissettiğim şeyi, onun deyişiyle hikaye içinde hikaye anlatmayı oksijen’in youtube kanalında yapılan söyleşisinde şöyle anlatıyor:

“…. Ama benim …. hikaye içinde hikaye anlatmam hep yaygın bir şey. Hatta bir kısım şekilci okur bunu gereksiz buluyor… Ama edebiyat bu zaten. Hikayeyle ilgisi olmayan şeyler de anlatıp o ilgisi olmayan şeyleri düşündürmek aslında amaç. Onları da bir şekilde bağlamak. Yani biz Amerikan formülleriyle yazılmış sinema senaryosu yazmıyoruz. Onun için hani yazdığımız şey her bir karakter ya da durumun bir şeye dokunması, bir teli titretmesi minicik de olsa…”.

ben kesinlikle claire keegan’a yakınsıyorum ve ayfer tunç’un “edebiyat bu zaten” çıkışına ise hiç katılamıyorum…

bir kitabı okurken, bir filmi izlerken düşüncelerimin dağılıp gitmesini değil yoğunlaşmasını seviyorum. ara ara metnin içinde ilerlerken, bir sahneyi izlerken durmak ve orada kalmak istiyorum. aksi durumda geriye neredeyse bir şey kalmıyor!

sanırım yanlış bir ayfer tunç kitabıyla başladım diyerek susacağım 😉

***
şu günlerde birden fazla kitabı bir arada okuyorum; tess geritsen’in kayıp kızlar adlı polisiye romanını, christa wolf’un kassandra‘sını ve alper hasanoğlu’nun günler adlı günlüklerini. sonuncusu biraz yazmaya geri dönmek için destek niteliğinde aslında, kitapçıda ayakta okumaya başlayıp sonrasında satın aldım. genel olarak sabahları kahvaltımı yaparken yavaş yavaş okuyorum ve bazı şiirlere, öykülere geri dönüyorum veya kavuşuyorum… alper hasanoğlu’nu bir şekilde seviyorum; bana biraz dağınık ve sarsak hissettiren hali iyi geliyor; malum ekranlardaki hekimlerin o “çok bilen halleri” yorucu! onunla birkaç psikoterapi seansı yapmayı isterdim sanırım…

yazmaya geri dönmek için günlükler gerçekten yardımcı, canım melih cevdet’in bir defterden adlı günlüklerinde bunun için çok güzel bir ifade var:

Evet, yazmak yaşamaktır. Ben de bu deftere yaşamımı sürdürmek için yazacağım.”

evet burada şimdilik bırakayım ve neredeyse her dizesinde biraz durduğum bir parçayı çalayım;
pilli bebek’ten dinliyoruz…


“… sana bu karanlık, bu gürültü içinde
ellerimi uzatıyorum
…”
-e. engin, hümeyra, l. becguet, m. erenus

diyorum; nedeni elbette sevgili neslihan’ın aşağıdaki çağrısı…

…. Önümüzdeki bir ay beraber ve solo yazacağımız bu resetlemeler evreninde ortaklaşma havuzumuza aşağıdaki sözcükleri atıyorum, seçin beğenin kullanın, siz de kendinizinkileri katın, üstüne düşünün yazın. Kişisel ve toplu, birer birer ve birlikte resetlemenin bizi taşıyacağı yeni dünyaya adımı böyle atalım.

Resetlemek, yenilenmek, geleceği düşünmek, değişik, başka, farklı, özgün, uyanmak, uyandırmak, yola çıkmak, harekete geçmek, cesaret etmek, hayal etmek, hayalleri gerçekleştirmek, birlikte düşünmek, özgürleşmek, bağımsız olmak, ayrılmak, kopmak, dürtmek, kendi yolunu yürümek, gruplar, arkadaş(lık)lar, topluluklar, sürprizler, beklenmedik çıkışlar…”

bu çağrıya gecikmeli olarak yanıt veriyorum çünkü itiraf edeyim buraya bir türlü dönemedim. geceleri uykumun kesintileri arasında sözcükleri zihnimde toparlamaya çalışıyordum ama sabahları kalktığımda, bütün hepsi karanlığın içinde tamamen kaybolup gitmiş oluyordu. belki de sadece rüyalarımı besliyorlardı; kim bilir… gündüzleri hapsolduğum makalelerin “ruhunda” o sözcüklere hiç yer yoktu zaten!

dönüşün başlangıç noktası ayfer tunç’un son kitabı annemin uyurgezer geceleri olsun… yazarın bir söyleşisine katılıp kafamda dönüp duran soruyu sormayı çok istemiştim ama o kadar kalabalıktı ki söyleşiye katılamadım! ona soramadığım soruyu kitabı okuyanlara sorayım!

şehnaz kim?

kitap boyunca onu anlamaya çalıştım. ama onca insan kalabalığının, konuşmaların, olayların, çatışmaların arasında bu kadının gerçek kimliğinin kaybolduğunu ve daha da ileri giderek söylersem bir türlü yazarın oraya “gelmediği” hissettim.

örneğin “güzel” midir şehnaz? makyaj yapmadığını öğreniriz ama tam olarak neden bilmeyiz. kendi güzelliğine “çok güvendiği” için mi? “solcu” olduğu için mi? peki solculuğu nasıl bir solculuktur, bir örgüt tecrübesi var mıdır? yoksa sadece türkiye tipi seküler, şehirli, entelektüel bir sol duyarlılığı olan birisi midir? cinselliği nasıl yaşar? e’ye olan aşkını besleyen şey nedir? cinselliğin bunda bir payı var mıdır? bir ilişkinin içinde bu kadar ezilmişken, neden çıkamadığına ilişkin, kendine itiraf ettiği tek bir yanıt bile yok mudur? ne yer, ne sever, nasıl giyinir, nasıl ağlar, nasıl eğlenir? duygularını nasıl ifade eder? kendinden mi kaçar? kendine mi kaçar? annesiyle olan çatışmasının kaynağı nedir?…

elbette bu soruların bir edebiyat eserinde yanıtları olmak zorunda değil. metnin açıkça tanımlamadığı ayrıntılara rağmen, davranış örüntülerinden ve anlatımdan onun kendini geri çeken, duygularını doğrudan ifade etmeyen, ilişkilerde onay ve görülme ihtiyacı yüksek, içsel olarak kırılgan ama dışarıdan mesafeli görünen bir karakter olduğu yorumu yapılabilir. güzelliği, siyasi kimliği, cinselliği ya da gündelik alışkanlıklarının net biçimde verilmemesi bir tercih de olabilir… e’ye bağlılığını sürdürebilmesi ve annesiyle çatışması da, açık nedenlerden çok, alışılmış duygusal kalıpların ve öğrenilmiş ilişki biçimlerinin sonucudur belki de. ve şehnaz kendini anlamakta zorlanan ve bu yüzden hayatını da netleştiremeyen biridir sadece…

kitaptan sonra bir film izledim; yönetmeni kogonado olan 2017 yapımı columbus filmiydi bu. yukarıdaki fotoğraf filmden. modern mimarisiyle ünlü columbus kentinde geçen filmde, mimarlık profesörü olan babası komaya girince şehre gelen jin ile annesine bakmak zorunda olduğu için hayallerini erteleyen casey’nin yolları kesişiyor. bu ikili şehrin modernist yapıları arasında dolaşırken mimari, hayat seçimleri ve aidiyet üzerine konuşuyorlar bol bol, bazen de uzun uzun susuyorlar… film kendini gerçekleştirme korkusu, beklemek ve hayatı ertelemek, mekân ile ruh hâli arasındaki ilişki, anne ve baba bağları gibi temalar arasında uzun sessizlikler, görüntüler ile akıp gidiyor. film az sayıda karakter, az sayıda olay ve çok da uzun olmayan konuşmalarla her şeyi anlatmıyor, hissettiriyor…

filmi izleyince en sevdiğim edebiyat eserlerinin ve filmlerin sakin, ağır, az gürültülü ve pastoral eserler olduğundan daha da emin oldum. boca edilen hiçbir şeyi sevmiyorum. yiyecekler de dahil buna; kahveyi çok koyu olmadan ve çayı ise açık içiyorum, baharat seviyorum ama yemeğin tadını bastıracak kadar değil, meyvelere ve buharda pişmiş sebzelere ise bayılıyorum…

gönlüm pek çok şeyde sadelikten yana sanırım…

kitapta boca edilen onca olay, konuşma, trajedi arasında şehnaz’la “bağ kuramamak” rahatsız etti beni. bizim diziler ve elbette memleket gibiydi kitap; sürekli bir olay ve trajedi vardı ama geriye bir şey kalmıyordu!

şarkımız şehnaz’a gelsin. hümeyra söylüyor.

tutsana ellerimi.


“… bir bütün ise, başı, ortası ve sonu olan şeydir…”
-aristoteles, poetika

küçük egzersizlerle başlayayım… blog sahipleri bilir, buralardaki varlığınıza uzun aralıklarla ara verirseniz, dönmek kolay ve sürdürülebilir olmuyor. o yüzden radyo z’nin eski günlerindeki gibi fazla gevezelik yapmadan kısa notlar, şarkılar ve albümlerle başlayayım diyorum…

bugün güne yo-yo-ma ile başladım ve çalışırken bana hala yo-yo-ma eşlik ediyor.

şu an dinlediğim albüm en sevdiklerimden biri, songs from the arc of life; buraya bırakıyorum…

“Toprak kimseye ait değil, geleceğe aittir Carl.”
-alexander, ey öncüler

geçen yıl olduğu gibi yine datça yarımada’sında geçirdik; yarın dönüyoruz. üzüldüğümü söyleyemeyeceğim, istanbul’daki hayatımı özledim…

geçen yıl baharı yaşamıştık burada, papatyalar çiçeklerini açmamakla birlikte, diz boyu olmuşlardı… etraf baharın yeşilliğindeydi… bu yıl olması gerektiği gibi kışı yaşıyoruz ve bundan memnunuz. günlerimiz yağmurun nefesi, sert esen lodoslar ve yakınımızda gibi hissettiğimiz dalga sesleriyle geçiyor.

mesudiye’de kaldığımız için genel olarak, doğanın sesleri dışında, derin bir sessizliğin içindeyiz… arada güneş kendini gösteriyor, hava açıyor, çok soğuk da değildi; mütavazi açık hava sofralarımızı sahilde ve çok sevdiğimiz tepede açabildik bir kaç kez. dün görmeden dönmeyelim diye yağmurda knidos’a gittik ama bizi orada park yeri inşaatı nedeniyle iş makineleri ve çalışanlar karşıladı. birazcık etrafı dolaştıktan sonra, hızlıca çıktık; yaşadığımız tek hayal kırıklığı bu oldu sanırım. dönüşte hava açtı, kendimize yine minik bir sofra kuracak ve şarabımızı yudumlayacak köşe bulduk… bugün de güneş, açık havada bir öğlen rakısı içmemize izin verdi…

elbette ilk iki günün ardından çalışmaya başladık… mutfağa kurduğum çalışma masamdan kalkıp, terasta manzaranın ve temiz havanın tadını çıkardığım anları İstanbul’da çok özleyeceğim ve arayacağım…

burada 2025 yılının son günlerinde başladığım emi yagi’nin boşluğun güncesi kitabını bitirdim ve ardından willa cather’ın alexandra‘sını okumaya başladım. aslında kitabın orjinal adı O Pioneers! daha önce türkçeye ey öncüler olarak çevrilmiş… romanın ana karakteri alexandra, toprağı dinleyen, acele etmeyen bir kadın. büyük sözleri yok; ama sabrı, sezgisi ve inadıyla bozkırı yavaş yavaş kendine benzetiyor. kitap, başarıyı gürültüyle değil, zamanla kurulan bir bağ olarak anlatıyor… romanda doğa bir arka plan değil, neredeyse yaşayan bir karakter. rüzgâr, toprak, mevsimler alexandra’nın iç dünyasıyla birlikte değişiyor; doğa, roman boyunca okuyucu ile sessiz bir iletişim içinde sanki… burada, doğanın “detaylarını” daha yoğun bir şekilde hissettiğim yerde, bu kitap çok iyi geldi…

aslında bu kitap yazarın bereketli topraklar üçlemesi‘nin ilk kitabı; daha önce de bu üçlemeye ait olan antonia‘yı okuyup çok keyif almıştım. ilk fırsatta üçüncü kitabı da okuyacağım…

2025’te çok az okudum; 19 mart süreci ve ardından olanların bir sonucu bu. yıl sonunda goodreads’e okuduğum kitapları girmeye çalıştığımda bunu bir kez daha farkettim. sanırım 2025’in en kıymetli okumalarından biri benim için meltem gürle’nin irlanda defteri ve ardından okuduğum iki claire keegan kitabı oldu. emanet çocuk ve böyle küçük şeyler kitaplarıydı bunlar; ve bu iki “minik” kitapla keegen yazarlarımdan biri oluverdi… bu yıl keegan’ı ve benim için yeni diğer irlandalı yazarları okumaya devam edeceğim.

pek çok niyet var elbette 2026 için içimde… daha fazla müzik dinlemek bunlardan birisi ve elbette buralarda biraz daha fazla takılmak ve daha fazla yazmak… bakalım hep birlikte göreceğiz…

burada uzun bir aradan sonra uzun uzun frank sinatra dinledim. o kadar özlemişim ki. dinlememe vesile olan albümü buraya bırakıyorum.

dönüşte, görüşürüz!


Sometimes days go speeding past
Sometimes this one seems like the last

-mavis staples

yani en sevdiğim ayı hiç pas geçmek istemiyordum ama bir türlü yazamadım; ne zaman yazmayı denesem sözcükler birbirine bağlanamadı, dağılıp gitti… oysa uzun uzun son zeytin hasadımızı, elde ettiğimiz yağın güzelliğini ve kuzey ege’nin dingin, huzurlu sonbaharında geçirdiğimiz bir kaç günü anlatmak istiyordum size, olmadı… şiir okurmuş gibi izlediğim sokço’da kış filmini anlatmak, bir hastane dizi meraklısı olarak bayıldığım the pitt dizisinden söz etmek istiyordum, yapamadım… georgi gospodinov’un bazen boğazımda kocaman bir yumru, bazense bir gülümseme ile okuduğum kitabı bahçıvan ve ölüm’ü, yasın kişiselliğini, babalarımızla olan ilişkimizi ve bu kitap nedeniyle katıldığım bir okuma grubu deneyimi sonrasında, neden kendimi böyle gruplardan uzak tuttuğumu anlatmak istiyordum… en çok burada zihnimdeki sözcükler tuzla buz oldu; neden bilmiyorum!

memleketin bitmek bilmeyen zırvalıklarına dair yapacak çok da yorum vardı elbette; ama o noktada susmak istedim sanırım!

neyse kaldığımız yerden devam edelim… 

kasım ayının şöyle bir güzelliği oldu, sabah yürüyüşlerime uzun bir aradan sonra geri döndüm. sabah kendime minik bir sandviç hazırlayıp, sekize doğru evden çıkıyorum; bir saat yürüyorum; aralarda yarım saat kondisyon aletlerinde çalışıyorum. yani doksan dakika spor yapmış oluyorum… sonrasında beltur’a uğrayıp bir haşlanmış yumurta ve çay alarak kitabımla ve müziğimle birlikte kahvaltı yapıyorum. saat ona doğru eve dönmüş oluyorum, kendime bir kahve yapıp çalışmaya başlıyorum… sanırım son günlerde bana en iyi gelen şey bu!

bir diğer iyi şeyse meltem gürle’nin irlanda defteri’yle geçirdiğim  zamanlar; araya james joyce’in dublinliler kitabından öyküler de giriyor… irlanda defteri inanılmaz güzel bir kitap; elimde küçük bir hazine olduğu duygusuyla, ağır ağır, tadını çıkara çıkara, içime çarpan, yayılan dalgaların hissiyle okuyorum. 

bu sabah dün okuduğum denemeyi tekrar okuyarak yaptım kahvaltımı… bu denemeyi 2018 yılında birgün’deki köşesinde yayınlamış meltem gürle. kitaptan tadımlık bir parça isterseniz şuraya tıklayın lütfen. aşağıya da bir alıntı bırakacağım bu yazıdan:

“… Müzeden çıktığımda, bu sefer bir şeylerin farklı olduğunu biliyordum. Hemen eve dönmek istemedim. Her gün uğramayı adet edindiğim markete de gitmedim. Yol üstünde bir yer bulup oturdum. Dalgın dalgın kahvemi yudumlarken, her Perşembe sektirmeden yaptığım bu ziyaretlerin sebebini düşündüm. Bu tablonun üzerimdeki gücünü anlar gibi oldum sonra. Dünyanın barbarlığına, gündelik hayatın bayağılığına, hepsi birbirine benzeyen günlerimizin biteviye tıkırtısına karşı bir can simidi gibi sarılmıştım ona.

Son birkaç senedir, felaketlerle ve düş kırıklıklarıyla kararan hayatlarımızın acıklı bir şekilde küçüldüğünü fark ettim. Umutlarımız, beklentilerimiz, hayallerimiz düpedüz nefessiz kalmıştı. Hildebrand’ın Hellelil’e duyduğu tutkulu aşkta, içinde bulunduğumuz nefes darlığını açan bir büyüklük, bir genişlik vardı. Bu tablo, insanın içini sızlatan güzelliğiyle, sıradan ve ortalama olan her şeye meydan okuyordu. “Vazgeçme,” der gibiydi sanki, “derin duygulardan, büyük hayallerden ve aşktan hiç vazgeçme!”

Kahvemi bitirip kalktım. Eve doğru yürüdüm sonra. İçimde bir sonraki Perşembe gününün beklentisiyle
.”

sizin böyle sarıldığınız bir can simidiniz var mı bugünlerde? 

benim can simidim kesinlikle doğa diyerek sizi kasım ayında en çok dinlediğim albümle başbaşa bırakıyorum…

kapaktaki fotoğrafın tamamını görebilmeniz için aşağıya da bırakıyorum; adatepe’de zeus altarı’na çıkarken ormanda karşılaştığımız ağaçlardan biri bu… evet dünya kesinlikle hüzünlü ve fakat güzel bir yer diyerek susuyorum!


“… Ben günebakanı yeğliyorum
Belki de güne yöneldiğim için yine
…”
-can yücel

ardından geriye doğru sarayım!

dün dingin bir pazar günü yaşamayı planlıyorduk; ada’ya mı gitsek, steve mcCurry sergisini mi görsek, sinemaya gidip ferzan özpetek’in son filmini mi izlesek diye düşünürken, son patlayan casusluk zırvalığı haberlerini izleyince kendimizi çağlayan’da bulduk. gittiğimizde ortam doğrusu biraz hüzünlüydü. özgür özel’in konuşması bitmiş, kalabalık azalmış, etrafta öylece dolaşan, kaldırımlarda oturan, adliyenin karşısındaki kafelere ve fastfood lokantalarına yerleşmiş ne yapacağını pek de bilmeyen insanlar ve elbette sayıları en az onlar kadar olan gencecik polisler vardı her yerde…

polisler çok gençti ama gelenlerin yaş ortalaması kesinlikle ellinin üstündeydi ve çarşamba akşamları yapılan mitinglerdeki profilin aynısıydı…

biz de o dağınık kalabalığın parçası olup etrafta dolaştık biraz, epey yürüdük, karnımız açtı, bir şeyler içmek istedik ama içimizden bir mekana girmek gelmedi. kalabalığın olduğu alanın alt kısmında bir migros vardı, içecek bir şeyler ve meyve almak için oraya girdik. alanın kalabalığının bir kısmı, polisler dahil oradaydı. bizim gibi içecek ve meyve alanlar, aldıkları donmuş pizzalarını migrosun içindeki fırında ısıttıran, ananas ve mango doğratan polislerle ortam hakikaten çok acayipti.

bir kenara oturduk, ben iki mandalina yedim, a. portakal suyunu içti… sonrasında dönmeye karar verdik. ve ağustos’ta kutlayamadığımız evlilik yıldönümünü kutlayalım geyiğiyle bostancı’da sevdiğimiz bir lokantada birer kadeh rakı içerek bir şeyler yedik. konuştuklarımız gündemin siyasi saçmalıklarından uzaklaşıp, kendi olağan gündemimize dönmüştü elbette…

***

daha önce 2025 bizi sağlıkla sınıyor demiştim hatırlarsanız, bu defa ben sol gözümle ilgili bir sorun yaşadım. önce dekolaman denilen, retinanın zarar gördüğü bir tanıyla epey endişelendik ama neyseki yaşanan sorun o değilmiş. içeride bir kanama vardı ve sol gözümün görüş mesafesi epey azalmıştı. şimdi bir tık daha iyi, hala gözümün önünde yüzen şeylerle etrafa bakıyorum ama pus biraz azaldı; sıkça doktorla görüşüp durum takip edilecek, önlem olarak da ağır kaldırmıyorum, uzanmıyorum, eğilmiyorum ve geceleri sırtüstü yatıyorum… artık buraya daha çok yazarım ve yeniden blog okumaya başlarım derken araya bu girmiş oldu…

bu yazıyla yeniden başlamış olayım.

uzun bir aradan sonra hindi zahra dinleyerek güne başladım bugün. size de iki parça çalayım ondan. önce beautiful tango ve ardından at the same time geliyor.

“Yüzü bataklığın yüzeyi gibi sakindi…”
-hiromi kavakami, tokyo’da tuhaf hava

süren yağmur ve soğuğun ardınan bu sabah tek bir bulutun olmadığı masmavi bir göğe uyandık… bedenimdeki ağrılar nispeten azaldığı için sabah egzersizlerimi yapabildim. sonrasında dün gece yayınlanan onlar yayınını dinlemeye karar verdim ama sonra sabah sabah neden bunu kendime yapıyorum diyerek youtube’da müzik dinlemeye başladım. o sırada karşıma deniz tekin’in flu tv’de yayınlanan bir söyleşisi (izlemek için tıklayınız) çıktı. daha dün tesadüfen ticari olarak müziği bıraktığını açıkladığı bir video izlemiştim. söyleşiyle birlikte şarkıları dinlerken çok üzüldüm; bir gün bize geri döner umarım!

deniz tekin şarkılarıyla birlikte kendime bir yumurta salatası ve naneli yeşil çay yaptım. balkona yerleştim ve yine deniz tekin şarkıları eşliğinde, bahçedeki bir kediyle bakışarak ve kargaların şamatasıyla kahvaltımı yaptım… sonrasında haberleri dinlerken öğrendim, meğer bugün dünya yumurta günüymüş 😉

bir önceki yayından sonra yine hastaneli günler geçirdik maalesef… a.’nın ikinci katarakt operasyonu ilkine kıyasla nispeten daha sakin ve olaysız geçti şükürler olsun… sonrasında kardeşlerimizden birinin ameliyatı sonrasında iki gece hastanede kaldım yine… 2025 bizi hastalıklarla sınıyor!

d.’imizin eve çıkmasıyla birlikte bedenimi ağrılara teslim ettim; önce şu sıralar yaygın olan covid salgınına bağladım bu durumu ama sanırım sadece kendimi bırakmaktan kaynaklandı bu tükenmişlik hissi; hala çok iyi hissetmiyorum ama bugün epey toparlanmış kalktım!

evet buraya dönmek için bu yeni bir başlangıç olsun.

dinlemeye doyamadığım bir parçanın yeni bir yorumunu dinleyelim şimdi.

yukarıdaki alıntı son okuduğum kitaptan… bana çok sevdiğim lost in translation filminin duygusunu yeniden yaşatan ve hastane günlerinde okuduğum bu kitap, okumadıysanız aklınızda olsun…

kitabı okurken japonca şarkılar dinledim, genellikle kadın sesinden şarkılardı bunlar. işte en sevdiklerimden bir tanesi…

1 2 3 49