“… Yaz günleri en tatlı hayâller gibi geçti
Rûyâdaki esrâr dolu hâller gibi geçti…”

-Mahmut Nedim Güntel



canım annem,
bu mektubu aslında dün yazacaktım ama durumumu biliyorsun; işler, güçler, derken bugüne kaldı. her şeyden önce yeni yaşın sağlık, huzur, mutluluk getirsin, sımsıkı sarılıyorum.

biliyorsun şu sıralar eski mektupların içinde hafif kaybolmuş durumdayım; senin de mektupların var elbette bu karmaşada; hazine gibiler. dün 12 haziran 1993 tarihli mektubunu okudum. dört sayfa yazmışsın, nasıl ayrıntılı, nasıl güzel, bütün ailenin geçmişinin kaydı adeta. mutluluklar, hissedilenler, bizi üzenler, gidenler, kalanlar, ablama ve bana olan özlemin ve en çok da babam. bu sabah kahvaltı yaparken a.’ya da okudum mektubunu, “ne güzel bir aile kaydı, bizim ailenin kaydını da sen tutuyorsun” dedi.

“Canım yavrum, bu sabah kalktım, kahvaltımı yaptım, ortalığı toplayıp, hava iyice ısınmadan hem bu mektubu atayım, hem de terliğimi değiştireyim…”

diye başlıyor mektubun. okuyunca aslında başka bir hayatta senin de yazmaktan keyif alan bir insan olabileceğini hissettim. bu kadar ayrıntılı, canlı bir mektubu bundan zevk almadan yazmak mümkün değil çünkü…

“… sen yazarken uzun yazmaya çalışacağım diyorsun ben kısa yazayım diyorum ama olmuyor, elime kalemi alınca içimden geldiği gibi dökülüyor, sayfalar dolusu yazabilirim…” diyorsun mektubunda.

şu sıralar biraz eve kapandım yine; havanın sıcak olması da bunda etkili tabii. sabahları yorgun kalkıyorum, sadece sabah egzersizlerimi yapıyorum, yürüyüşe çıkamıyorum. ama iki gündür bir şeyleri bahane edip çıkmaya başladım tekrar. dün de trene bindim, göztepe’de indim; hem yürüyüş yaparak hem kitaplara bakarak küçükyalı’ya kadar yürüdüm. yol üstünde benim dondurmacıya oturup en sevdiğim, senin çok güldüğün naneli çikolatalı dondurmamı yedim; sade bir türk kahvesiyle tabii. mevsime uygun erikli fesleğenli bir dondurma vardı, tadına baktım, baya güzeldi. bir de karpuzlu dondurma vardı, “annem olsa kaymaklı dondurmanın yanında birazcık denerdi” dedim. sonrasında ofise, a.’nın yanına uğradım, epeydir gitmiyordum, tahmin edersin çok mutlu oldu. ofisini bir kaktüs bahçesine çevirdi. bakıma ihtiyaçları var; burada olsan hepsiyle tek tek ilgilenirdin. benim çiçeklerim genel olarak mutlular, bir ilaç sayesinde her yıl yaşadığım hastalıktan koruyabiliyorum onları. ama mum çiçeği hala biraz hasta ama büyümeye devam ediyor… mutfak penceremin önündeki petunyalar iyice çılgına döndüler. her sabah ilk işim müzik dinleyerek onların solan çiçeklerini temizlemek. sen söylemiştin, “solan petunyaları temizledikçe yenileri çıkar” diye; haklıymışsın. inanılmaz miktarda su veriyorum her gün, sanırım onun sayesinde de mutlular. gerçi istanbul henüz çok sıcak değil…

bu arada çalışma masamın yönünü değiştirdik, artık pencereden dışarıyı daha fazla görüyorum. normalde eğilip bakmadan göremediğim manolya ağacı da manzaramın bir parçası; bu yıl bir sürü çiçek açtı . ama kokusu gelmiyor. çocukluğumun antalya’sındaki manolyalar gibi kokmuyor buradakiler.


şimdi biraz çalışmaya ara verdim, kendime sana yaptığım gibi bol köpüklü bir kapuçino yaptım, bu mektubu yazıyorum. mektubu yazdığın tarihlere yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafımızı buldum. üzerimdeki ceketi sen dikmiştin. senin diktiğin kabanları ve pijamaları hala çok özlüyorum.

neyse çalışmam lazım artık, daha uzun yazamayacağım. biz bıraktığın gibiyiz, hayat devam ediyor. memleket malum, haberlere çok takılma. sen defterine yazıyorsun değil mi? egzersizleri unutma, evde kısa yürüyüşler yap, karpuz ve çay miktarına dikkat et lütfen. bu mektubu okurken ağlayacaksın biliyorum ama çok abartma 😉 ağla diye yazmadım, gülmeni istiyorum…

herkesi en çok da miracığımı öp. seni seviyorum. şarkımız bir antalya şarkısı olsun. ablam dinletir sana…


geniş düzlükler yeknesak
ondan uzak görünüyor ufuk

-asuman susam, soğuk gürültü

canım göbekli marul,

geçenlerde youtube’da bir müzik listesine denk geldim… 80’lerin popüler pop şarkılarından oluşan bir listeydi; ve şarkıları dinlerken antalya’nın sıcak, nemli akşamlarında bir açık hava düğününe ışınlanıverdim; bir sünnet düğünü de olabilirdi bu, bir evlilik düğünü de. önemi yok, kimseler yoktu zaten. havada uçuşan balonlar, sade, abartısız süslemeler, müzik ve ben yalnızca… yine çocuktum, yine utangaçtım ve yine oraya ait değildim ama kimselerin olmaması biraz olsun iyi hissettiriyordu; müzik rahatlatıyordu çünkü… kim bilir, belki kendi kendime bir şarkı bile söyleyebilirdim. sen tanımazsın ama yetişkin hayatımızın en sevdiğim karakterlerinden biri olan ahmet arslan gibi sorayım sana:

“şekerim, bu anlattıklarımı anlıyorsun değil mi?”

anlamamana olanak yok; anlattığım sensin çünkü. o günden beri sürekli aklımdasın. uzun süredir hiç düşünmediğim detaylar, anılar içimde ortaya saçıldı. o yüzden sana bu mektubu yazmasam olmazdı; bir tür geri dönüp sana sarılma gibi düşün bu mektubu. sevgili neslihan’ın bu mektuplara neden olan çağrısı, yani merkür gerilemesi, neden oldu belki de bu mektuba, kim bilir…

insan yetişkin hayatında hiç çocuk olmamış gibi bulabiliyor kendini, oysa o yaşanan çocukluk insanın yanı başında, görünmeyen bir gölge gibi duruyor hep. ve bazı durumlarda geriye sadece o çocuk kalıyor; tanımadığı bir kabuğun içinde hapsedilmiş olarak!

“boşver bunları, sen çocukluğunu yaşa” diyeceğim ama sana dair durumlardan biri buydu değil mi? bazı açılardan tam olarak çocukluğunu yaşayamamak, “fazla” olgun olmak, kitapların evrenine kaçmayı sevmek, karnının üzerine yatıp yerde resim yaparak hayaller kurmak, bir doğum gününde beklenmeyen misafirler gelince utanıp, kaçarak yemek masasının altında uyuya kalmak… bunların nedeni hem kişiliğindi hem de sana göbekli marul denmesine neden olan fazla kilolar belki de. çocukken insan, en çok yaşıtlarının acımasız olacağını sanıyor. oysa benim aklımda kalanlar yetişkinler. belki söyledikleri tek bir söz, belki bir bakış, belki de önünden usulca çekilen o kuru pasta kutusu… sen onu hiç unutmadın; biliyorum, çünkü ben de hâlâ unutmadım.


ama biliyorsun, pek çok yanıyla şahane bir çocukluğumuz vardı… denize gittiğimizde sürekli dalıp çıkarken, akdeniz’in tuzlu sularına rağmen gözlerimizi açmaktan vazgeçmezken, öğleden sonraları yükselen dalgalarla oyun oynarken adımız fok balığı idi. bu ismimizi hâlâ çok seviyorum; gerçekten bir fok balığı olmayı hayal edecek kadar çok… antalya’nın gerçek bir narenciye cenneti olduğu dönemlerde, portakal, mandalina bahçelerinde günlerimizi geçirdiğimiz, bahar günlerinde havayı saran narenciye çiçekleriyle insanın başının döndüğü, içinde olduğumuz “yoksulluğu” hissetmeden “zenginliği” duyumsadığımız, mükemmel olmasalar da insanları ve hayatı nasıl seveceğimizi hissettiren anne ve babamızla yaşamak olağanüstüydü. dokunmanın, sarılmanın, hissettiğini söylemenin değerli olduğu bir evde büyüdük ve adı konmuş bir “politik doğruculuk” anlayışı yoktu ama, daha samimi, daha kendiliğinden bir şekilde farklı olanı anlamaya çalışmayı ve kabul etmeyi bir şekilde öğrendik o evde. bugün elimde bir tane kalan arap kızı saç tokamın o zamanlar en sevdiğimiz toka olmasından da belli değil mi bu?

sence çocukluğumuzun sınırı neresi? yani ben sen olmaktan ne zaman çıktım… sanırım bu, babamızın bana zeluş diye seslenmekten vazgeçtiği anda oldu… ne zaman bitti hatırlamıyorum ama zeluş olduğum sürece çocuktum sanırım. bu arada seni bilmem ama ben göbekli marul adımla da barıştım, sen de takılma bence.

şarkımız elbette çilli olacak; bu şarkıyla da bir bağımız var biliyorsun; bize çilli bom bom diyen sevenlerimiz oldu 😉 ama artık çillerim yok; yıllar içinde onlar hafif yüz lekelerine dönüştü. sadece kollarımda, biraz da yaşlanma alameti olarak çillerim var, haberin olsun…

sımsıkı sarılıyorum.

“… fısıldadım kendime; güçlüsün hâlâ
tanıdık bir hisle yakınlaşmadan önce
bakabilirsin gözlerine dik dik vahşi hayvanların
.”
asuman susam, bakmak yeniden

sevgili özgür,

mektup kutularımı karıştırırken karşıma çıktı mektubun. tamamen unuttuğum bir mektup bu. sana dair hatıralarım ise yok denecek kadar az; yüzünü hatırlıyorum, çok sade olduğunu, sakinliğini ve örgülerini bir de. başka hiçbir şey yok…

mektubunu, perşembeye denk gelen bir 19 mart günü, eskişehir’den yazmışsın. orada araştırma görevlisi olarak başladığın yeni hayatını anlatmışsın bana. mektubun üzerindeki adres yurt adresim; bu, hâlâ eve çıkmadığım anlamına geliyor. 90 öncesi yani.

“Günlük güneşlik bir Eskişehir öğlesindeyim; çaprazlayıp geçiyor kuşlar penceremi. Güneş altında kent günü ortalıyor…”

diye başlamışsın mektubuna. sonrasında, o zamanlar başucu kitaplarımdan biri olan erdal atabek’in insan sıcağında kitabından bir alıntı yazmışsın:

«Başını kaldır arkadaş. Voltada ayağının ucunda kalma. Orada gördüğün şeyleri bilirim. Haklısın ama orada kalma. Kaldır başını. Gökyüzüne bak. Bulutlara. Ara sıra uçan kuşlara. Bir damdan bir dama kuşları izle. Sonra bir gün, birdenbire uçurtmanı göreceksin. İçin sevinçle dolacak. Başını gökyüzüne kaldıracaksın. Yüreğin kabaracak. Sessiz. Yüreğinde onurunu duyacaksın. Sevgini…»

bu kitaba sahiptim; az önce baktım ve kitaplığımızda bulamadım. zaman içinde ayıklamalara kurban mı gitti acaba? bu alıntının bütününü okumak istiyorum; bir yolunu bulup okuyacağım…

istanbul’dayım, 58 yaşındayım. bazı şeyler artık çok farklı ama bazı şeyler, iyisiyle kötüsüyle, olduğu gibi duruyor… havada deli bir nem var bugün. gün öğleye doğru uzarken yağmuru bekliyorum ve benim de penceremden kuşlar geçiyor; en çok da eskişehir’de olmayan martılar…

bir martı ailemiz var; üç yıldır gözlediğimiz derya ve hülya. bu yıl da bir yavruları hayata tutunabildi. dün onun uçtuğunu gördüm; süzülerek geldi ve karşımızdaki çatıya kondu. önce yüzümde kocaman bir gülümseme yayıldı, sonra gözlerim doldu… gökyüzüne, bulutlara, kuşlara sevdam yeni değil; yazdıklarından kökenini hissedebildim…

“Hep dar zamanlarda gelişim nedeniyle günübirlik uğramalarımda görüşemedik. Oysa seni, uğraşlarını, yaşam bütünlüğün içindeki seni merak ediyorum. Dostlukların paylaşılan zaman ve mekânların ötesinde de yaşanabileceğini düşündüm hep…”

yazmışsın! seninle dönemin politik ortamları üzerinden arkadaş olduğumuza dair hislerim var. bunları yazdığın dönem, muhtemelen benim öğrenci hareketinin içinden bir anlamda geri çekilip, örgütlü bir yapıdan çok bireysel olarak öğrenci eylemlerine katıldığım, katılmaya çalıştığım; derin bir hüzünle boğulup dağıldığım, sonrasında mücadele vererek oradan çıktığım, bir anlamda yeniden doğduğum ve bir grup arkadaşımla arkeoloji topluluğu’nu kurup nefes almaya başladığım yıllarımdı. “yaşam bütünlüğün” derken bunu mu kastediyordun acaba? kim bilir…

ama sana şunu söyleyebilirim: daha çok yenilerde o “yaşam bütünlüğü” denebilecek şeye yaklaştım…

mektubunu okuduktan sonra dijital dünyanın dehlizlerinde seni bulmaya çalıştım; birkaç çok eski yayınına rastladım, o kadar. hiç iz bırakmamışsın. umarım bunun nedeni sadece bu mecraları sevmemendir!

bu mektupla asuman susam’ın son çıkan kitabı kalbi hızlandıran şeyler‘i “gönderiyorum” sana. sei şonagon’un yastıkname‘sindeki “kalbi hızlandıran şeyler” listesinden ilhamla yazılmış şiirler var bu kitapta. en sevdiklerimden birinin bir bölümünü aşağıya bırakıyorum.

“…
Hem tuhaf hem aşina aştım eşiğinden
hem düş hem değil dünyanın
inince karanlık, aşağı yollara
fısıldadım kendime; güçlüsün hâlâ
tanıdık bir hisle yakınlaşmadan önce
bakabilirsin gözlerine dik dik vahşi hayvanların.
…”

şimdi bir gök gürültüsüyle birlikte yağmur başladı ve etrafı toprak kokusu sardı. bunun tadını çıkararak bir şarkı dinleyelim birlikte…

“… İnsan ya Wagner’in müziğini sever ya da ondan nefret eder…”
-“my penfriend norbert s.”


sevgili norbert, uzun yıllardan sonra bir mektubuna yeniden yanıt veriyorum; keşke ilk verdiğim yanıtı da görebilsem. doğrusu yıllar içinde sana tekrar ulaşmaya çalıştım ama sosyal medyadan uzaksın anladığım kadarıyla. çocukken hayal ettiğin gibi müzisyen olduğunu gördüm sadece bu araştırmalarımda. hayatımıza yeni giren yapay zekâ sayesinde sana dair biraz daha fazla bilgiye sahibim artık. uzun yıllardır düsseldorf’taki heinrich-heine-symphoniker’de çaldığını, org sanatçısı ve kilise müzisyeni olan kardeşin hartmut’la, ki onu çok iyi hatırlıyorum, ikili olarak almanya’nın çeşitli kentlerinde obua-org konserleri verdiğinizi, repertuvarınızda ağırlıklı olarak bach, telemann, händel ve albinoni gibi barok bestecilerin eserlerinin olduğunu öğrendim; doğru mu bunlar? 


bugün sabahleyin mektuplarının arasından rasgele çektiğim bu mektubu okuyunca gülümsemekten kendimi alamadım; “hiç mi bir şey değişmez bu dünyada” dedim kendi kendime! hatta sonra 29 yaşındaki oğluma okuttuğumda, onun suratından geçen lanet olsunu görmemek de mümkün değildi! sonra 21 yaşındaki kızıma okuttum, “bazı şeylerin hiç değişmemesi” dedi o da. sonra da yıllarca yazışmamızı çok acayip buldu; “ne zaman bitti yazışmalarınız, neden bitti, kim bitirdi, sen mi?” diye de bir dizi soru geldi ardından…


o zamanlar sana inançsız olduğumu yazmıştım muhtemelen, 17-18 yaşından beri kendimi ateist olarak tanımlıyorum çünkü. bizim memlekette bu hala bir mesele. en son kıymetlimiz, okuldaşım, elimde olmadan çocuğummuş gibi sevdiğim stand-up komedyeni deniz göktaş’a soruşturma başlatıldı; gerekçesi “dini değerleri aşağılama.” oysa yıllardır, biz hep aşağılanıyoruz, yok sayılıyoruz, inanmadığımız bir dinin okullarda çocuklarımıza öğretilmesine mecbur bırakılıyoruz; üstelik çocuklarımıza her zaman bütün inançlara ve inananlara saygı gösterilmesi gerektiği öğretmişken… bunu sana anlatmak mümkün değil elbette… bana yıllar önce yazdıklarından sonra, kiliselerde konser verdiğini duyunca, bugün ne düşündüğünü merak ettim…

wagner soruna ne yanıt verdiğimi ise çok merak ettim… o zamanlar ne hissediyordum hiç hatırlamıyorum ama uzun yıllardır wagner dinlemiyorum; bu mektubu yazarken, yani şimdi senin için dinliyorum. bana hediye ettiğin kaseti ise ne yaptığım konusunda en ufak bir fikrim yok, bakacağım; tamamen unutmuşum ve bunun için çok üzgünüm. bach, schubert ve faure en çok dinlediğim klasik müzik sanatçıları, bir de max richter var tabii; cello suites ve goldberg variations yıllardır beni hiç bırakmayan albümler. barok ise genel olarak tahammül edemediğim bir tür. abine sakın söyleme ama orgun sesine tahammül edemiyorum! bugün hala seninle yazışıyor olsaydık, daha fazla müzik konuşurduk sanırım; müzik konusunda senin beni tanıdığın zamanlardan sonra epey yol katettim… 

“Umarım bu mektup fazla karamsar değildir. Ben karamsar biri değilim ve hayatımdan memnunum. Ama yolunda gitmeyen bazı şeyler var ve bunlar üzerinde düşünmek gerekiyor.” demişsin ya biz karamsarlığı epey aştık, delirmemeye çalışıyoruz. eğer bir muhalefet lideri olsaydım, yapacağım mitinge katılacak herkesi kafasına bir huni takarak gelmesini söylerdim 😉 

bir de “… Yolsuzluk hakkında sana daha önce yazmıştım. Sanayi dünyadaki siyaseti yönlendiriyor. Kâr edemedikleri yerlerde, özellikle sosyalist rejimlere karşı mücadele ediyorlar...” demişsin ya. burada da ne çok şey değişti değil mi? sanayicilerin yerini artık tech bro‘lar aldı; nurtopu gibi elon’umuz var? tabii bir de kızıl reis, bizimki zaten, onu hiç sorma… sosyalist rejimler meselesi ise artık bambaşka bir tartışmanın konusu!

ve evet kesinlikle haklısın yolunda gitmeyen çok şey var; dünyanın çivisi çıktı! sen de böyle düşünüyor musun?

izin almadan mektubunu birazcık paylaştığım için özür dilerim. bunu sevgili neslihan’ın geçmişe mektuplar çağrısı nedeniyle yaptım. eski mektuplara geri döndüm ve bu hayatta en fazla mektup aldığım kişi olan seninle başlamasam olmazdı… mektubunu okuduğumdan beri wagner dinliyorum… 

bana kazandırdıkların ve hayatımdaki varlığın için geç olsa da teşekkür etmek istiyorum. beni ben yapan şeylerden biri de sensin, buna hiç şüphem yok… sevgilerimle,
z.


8 Mart 1984
Sevgili Zehra,
Mektubun bana uzun zaman önce ulaştı. Sana geç yazdığım için üzgünüm. Yapacak çok işim vardı. Önce üniversitede işlerim vardı, sonra çalıştım ve en sonunda da bazı konserler verdim. Yazışmalarımız hakkında yazdıklarında bence haklısın. Aslında İngilizcem çok kötü; bu yüzden söylemek istediklerimin hepsini yazamıyorum. Din ve politikacılar hakkındaki düşüncelerim ise çok olumsuz. Vatikan’da olup bitenleri görsen inanamazsın! Papa I. Ioannes Paulus (John Paul I) değişiklikler yapmak istediği için öldürüldü. Papa II. Ioannes Paulus (John Paul II) bunları ve daha birçok şeyi biliyor ama değişiklik yapmak istemiyor (ya da yapmıyor). Vatikan Bankası mafyayla birlikte çalışıyor! Vatikan’da çok sayıda suçlu var ama Papa II. Ioannes Paulus Orta Çağ’dan kalma öğretileri anlatmayı sürdürüyor.

Daha birçok şey yazabilirim ama İngilizcem çok kötü. Umarım bu gerçekleri anlayabilirsin.
Dergilerde okuduklarım ve televizyonda gördüklerim beni üzüyor. Almanya’da Uwe Barschel olayı ve “atom mafyası” skandalı… Yolsuzluk hakkında sana daha önce yazmıştım. Sanayi dünyadaki siyaseti yönlendiriyor. Kâr edemedikleri yerlerde, özellikle sosyalist rejimlere karşı mücadele ediyorlar.


Sanayi İran’a ve Irak’a silah sağlıyor. Ve daha neler… Bütün bunlar ve İsrail ile Filistinliler arasındaki “savaş” hakkında sen ne düşünüyorsun?

Artık bitireceğim. Bu arada doğum gününü unutmuştum; son anda hatırladım. Doğum günün kutlu olsun. Önündeki yeni yılın sana en iyilerini getirmesini diliyorum.

Not: Umarım bu mektup fazla karamsar değildir. Ben karamsar biri değilim ve hayatımdan memnunum. Ama yolunda gitmeyen bazı şeyler var ve bunlar üzerinde düşünmek gerekiyor. Son haftalarda sık sık operaya ve konserlere gittim. Çok güzeldi. Operayı seviyorum. Wagner’in müziğini seviyorum. Yaşamı ve bazı konulardaki görüşleri kusursuz değildi ama müziğini seviyorum. Ayrıca Verdi ve Puccini’yi de seviyorum. Bu yüzden doğum günün için sana Richard Wagner’in müziklerinden oluşan bir kaset gönderdim. Umarım bu müzikleri seversin. Ama bu müzik birçok insan için anlaşılması oldukça zor bir müziktir. İnsan ya Wagner’in müziğini sever ya da ondan nefret eder. İsrail’de onun müziğini kimse çalmaz; çünkü yasaktır. (İsrailliler Wagner denince Üçüncü Reich’ı düşünüyorlar.) Şimdi gerçekten bitiriyorum. Hoşça kal.
Norbert

Not: Lütfen bana bir fotoğrafını gönder.









sabah kucağıma yuvarlanır,
usulca sarılırım ona
…”
– raven howell, petunya günleri


kıymetlidir elbette ama yazın, sıcaklar başlayınca tadım kaçıyor. eskiden sıcağa daha dayanıklıydım; malum antalya’da doğdum, büyüdüm… sabahları alışkın olduğum enerjiyle kalkamıyorum; bu sabah da öyle oldu. dişlerimi fırçalarken yaptığım egzersizlerle başladım güne her zaman olduğu gibi, ama nedense yoruldum, ardından diğer egzersizlerimi de kendimi zorlayarak yaptım; kulağımda spotify’da bulduğum “feel good morning mix” listesinden parçalar çalıyordu; işte ilk parça.

sonrasında balkondaki çiçeklerle ilgilendim, balkonu yıkadım, salonu toparlayıp akşamdan salonda kalan kadehleri, meyve tabağını yıkadım, kabak çekirdeği artıklarını attım. artık müzik dinlemeyi bırakmış, YouTube’da sağlık temalı bir video dinlemeye başlamıştım; sağlıkla ilgili yayın yapan YouTuber’lar beni genel olarak delirtse de dinlemekten keyif aldığım birkaç hekim var; örneğin osman müftüoğlu ve murat aksoy. bu noktada delirmenin zirvesi olan bir örneği de vermeden geçmeyeyim. günümüzün longevity çılgınlığının “divası” saydığım ayşegül çoruhlu, ipek özbey’le yaptığı programda uzun uzun patlıcanın ne kadar sağlıklı olduğunu anlatıyordu. o sırada ipek özbey “nasıl yiyelim patlıcanı, siz nasıl pişiriyorsunuz?” gibi bir soru sordu. yanıt efsaneydi; önce bir sessizlik oldu, ardından, “Mesela kabuklarıyla smoothie yapabilirsiniz…” dedi; sonrasında zaten ayşegül çoruhlu’nun yemek yapmadığını öğrendik. zaten genel olarak tarif ettiği hayat, normal bir insanın sürdürebileceği bir hayat değil!

neyse sağlık meselesi de sınıfsal bir konu diyerek burayı geçeyim…

mutfaktaki çiçeklerle ilgilenmeye başladığımda köşe adlı blogunu çok sevdiğim sevgili elif derviş’in YouTube kanalı okuryazar keçi‘ye geçtim ve froggprince burak görün’le yaptıkları kitap podcast’ı 3K (kitap•keçi•kurbağa) sohbetleri’nden kazuo ishiguro yayınını dinlemeye başladım…


kahvaltıyı hazırladım, a. kalktı ve kahvaltıda iş konuştuk, o çıktıktan sonra mutfağı toparlarken yayını dinlemeye devam ettim. bir ara yazarın noktürnler kitabından söz ettiler ve bu kitap bende de vardı diyerek yazarın kitaplarının olduğu rafa gittim. kitabı alırken, dün arayıp bulamadığım mavi oktav defterleri de gözüme ilişiverdi. bu kitabı dün senin için aramıştım, sevincim; bıraktığın yoruma yanıtı burada vereyim istiyorum. doğrusu albüm beni sakinleştiriyor ama herkeste aynı etkiyi yapar mı bilmiyorum. emekli olup bu işi yapmaya başladığımdan bu yana, özellikle odaklanmak için dinlemeyi tercih ettiğim çağdaş klasik eserler sakinleşmemi de sağlıyor, çünkü bazı metinler beni fena bunaltıyor 😉 öte yandan bu melodiler ve özellikle max richter’in bazı albümleri bende meditasyon etkisi yapıyor…

şimdi kahvemi yaptım, masama geçtim ve çalışmaya başlamadan önce her zaman olduğu gibi spotify’daki çalışma listelerimden biri olan study with me-neoclassical‘ı döndürmeye başladım…


kapak fotoğrafı mutfak penceremin önündeki çiçekler… sıcaklar özellikle petunyalarımı perişan ediyor…

Herkes, içinde bir oda taşır...”
-franz kafka, mavi oktav defterleri



sesiyle uyandım gece… “ne yapıyorsun?” diye bağırıyordu bu ses, sonra bir kaç kere tekrar etti soruyu ve ardından “ne oluyor sana? dedi; sert ve ürkütücüydü. sesin nereden geldiğini anladım… ardından kadının sesini duydum ama ne dediğini anlamadım. sonra adam kadına ne olduğunu söyledi; bir ailenin mahremiyetini korumak için bunu yazmayacağım. tek söyleyeceğim şey bağırılan kişinin en fazla yedi yaşında bir erkek çocuk olduğu! ve yaptığı şeyin, kesinlikle böyle bir tepkiyi ve bağırılmayı haketmediği…

bir an çocuğun sinir krizinin eşiğindeki bir insanın sesine benzeyen ağlamasını duydum ama bu çok kısa sürdü, bir dakika bile değil muhtemelen; sonrası gecenin derin sessizliği! saate baktım, ikiye çeyrek vardı…

uykum tamamen kaçtı, kalp atışlarım hızlandı ve bir an nefes alamadığımı hissettim. benim okuduğum, dinlediğim ve duyduğum her şeyi zihnimde anında görselleştirmek gibi zaman zaman sinir bozucu olabilen bir “durumum” var. bir ara araştırmıştım bunu; zihinsel imgeleme kapasitesiyle ilgili bir şeymiş. mesele bilişsel yani ve ben spektrumun sonların da olmasam da bu mesele için “ortanın sağındayım” anlaşılan… neyse konumuz bu değil! ama zihnimde, ayrıntılarını bilmediğim salon eşyasız bir tiyatro sahnesine dönüştü; oyuncular 40’lı yaşlarında bir kadın ve erkek ve onların çocuğu olan yedi yaşında bir oğlandı. üzerlerinde yazlık pijamaları ile salonun ortasındaki şey bakıyorlardı…

tahmin edersiniz, genelde kuş tüyü kadar hafif olabilen uykum, kaçtı gitti; oyun bitti, salon karardı ve “sağda solda” sürekli konuşan psikiyatrist ve psikologlara arada içimden söylediğim “… insanları bir salın…” cümlem havada asılı kaldı… bazı durumlarda, özellikle çocuklarla ilgili konularda, insanları salmanın mümkün olmadığı gerçeğiyle yeniden yüzleştim…

geceleri uyku kaçıp gittiğinde, bunu fırsat bilerek olduğundan daha da karanlık bir hale bürünmüş düşünceler hücum ettiğinde ne olduysa o oldu tabii; kalktım, biraz evde dolaştım, su içtim ve beni her zaman sakinleştiren the blue notebooks albümünden birkaç parça dinledim… yatağa geri döndüğümde, a. her şeyden habersiz derin uykusundaydı; “elini sırtıma koyar mısın?” dedim ve gözlerimi kapattım…


yazının kapağı pablo picasso’nun çok sevdiğim uyku temalı resimlerden biri olan panjurlu pencerenin önünde uyuyan kadın (sleeping woman with shutters). 1936 yılında yapılan bu resimdeki kadın, marie-thérèse walter’mış. sınırlı renk paleti olan ve yumuşak, kıvrımlı biçimli bu eser dinginlik, içe dönüş ve kırılganlık duygusunu bir arada yansıtıyormuş… kaynak için tıklayınız.

“… elimle tutamadığım
hiç görmediğim, yaşamadığım
büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
…”
– bülent ortaçgil



hatırlıyor musunuz? bizim karşı çatıdaki martı çiftimiz… bu yıl elbette yeniden yavrulama sezonunu açtılar. mart ayının başından beri devam eden bu üçüncü maceramızda yine çok şey yaşandı; şimdiye kadar neden hiç söz etmedim, bilmiyorum.

bu yıl üç tatlı yavrumuz oldu. on gün öncesine kadar üçü de yaşıyor, güzel güzel büyüyordu. sonra bir gün komşulardan biri çatıya dördüncü bir yavru bıraktı. muhtemelen bir yerden düşmüştü ve yaşasın diye onu çatıya bırakmaya karar vermişlerdi. doğrusu, bu fikir benim çok hoşuma gitmedi; böyle durumlarda doğaya müdahale edilmesini pek doğru bulmuyorum.

tabii, dördüncü yavrunun gelişiyle çatıda işler biraz karmaşık bir hâl aldı. normalde üç yavrumuzun ikisi birlikte takılırken, benim “yalnız kurt” dediğim üçüncüsü daha çok kendi başına vakit geçirmeyi seviyordu. yeni gelen, hafifçe aksayan ve korkmuş görünen yavru en çok onun ilgisini çekti. sürekli yanına geliyor, ona uzun uzun bakıyor, birlikte vakit geçiriyordu.

ben bu yavrunun çok yaşayamayacağını düşünürken aksaması azaldı; hatta çatıda kendi başına yiyecek aramaya bile başladı. ama ailemiz hep birlikte bir şeyler yerken onun yalnız kalması içimi parçaladı.

işler böyle biraz yoluna girmiş gibi görünürken biz iki günlüğüne şile’ye gittik. döndüğümüzde “yalnız kurt” ve dördüncü eleman artık yoktu. ada’mız, birlikte kaçmış olabileceklerini söyleyerek meseleyi olumlu bir yere çekmeye çalıştı ama muhtemelen ikisinin de başına bir şey geldi; çünkü henüz uçmayı bilmiyorlardı.

iki gün önce, kalan iki yavrudan biri daha sabah kalktığımızda yoktu. şimdi, önceki yıllarda olduğu gibi, tek yavruyla kaldık anlayacağınız. bu doğanın kendi dengesi; sonuçta her martı çiftinin bütün yavruları hayata tutunsaydı, artan martı popülasyonunun yaşamını sürdürmesi de zorlaşırdı. hele günümüzde martıların denizi bırakıp sokak aralarındaki çöp konteynerlerine, hatta kedi mamalarına dadandığını düşününce, insan bu kayıpları daha kolay kabulleniyor…

iki gündür tatlı ve hafif serin bir rüzgar var; bunun tadını çıkarıyorum. sabah kahvaltımı balkonda rüzgarı hissederek, bizim hayatta kalan tatlı martımızın uçma çalışmalarını yüzümde bir gülümsemeyle izleyerek ve bülent ortaçgil şarkıları dinleyerek yaptım. o yüzden bugün şarkımız bülent ortaçgil‘den olsun.

“… Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak...”
tomris uyar

ülke gündemi girdi… dün akşam yemeği hazırlarken farklı bir şey dinleyeyim diye açtığım öyküdeki ifadeler son bir haftadır hissettiklerimin özeti gibiydi… melisa kesmez’in kalanlar öyküsü sözünü ettiğim bu öykü.

“… Bir dönem her şeyin yolunda gittiğine neredeyse inanacak oldum.
Ama öyle şeyler oluyordu ki, ben istediğim bahaneyi uydurayım, istediğim çiçeği ekeyim, balkonu botanik parkına çevireyim, “Canım evim” diye duvarlara falan sarılayım, kapıyı pencereyi dışarının çirkinliğine istediğim kadar sıkı sıkı kapatayım, dışarıda fokur fokur kaynayan cinnet açık unuttuğum bir aralık bulup içeri süzülüyor, beni ağılı bir duman gibi sinsi sinsi zehirliyordu…”

bayram da geldi ve geçti… tatilin son günlerine doğru ada’dan kaptığım bir solunum yolu enfeksiyonu ile ağırlaşan zihnim yeniden kendine geldi ve her defasında olduğu gibi olan bitenin ilk şokunu atlatıp yeni duruma uyum sağlamaya da başladık elbette; işime gücüme, okumalarıma, farklı şeyler dinlemeye ve izlemeye yeniden döndüm; bütün bunlar gündemi de takip etmeme engel değil; bu konuda bir “bağımlı” olduğumu kabul ediyorum artık! (2 haziran)

yine günler geçti… 16 haziran bugün. zamanın bu kadar hızlı geçmesini kaldıramıyorum artık! tomris okumalarım ve bu okumaların izleğinde karşıma çıkan eski filmleri izlemek, bir anlamda geçmişle meşgul olmak, beni zamanın çok başka anlarına, anılarına, duygularına savuruyor… yüzleşmeler (1995-1999) ve tanışma günleri/anları (1989-1995)’ndan sonra en başa döndüm… şimdi 1975-1979 dönemini kapsayan sesler yüzler sokaklar günlüklerini okuyorum… 1975’te tomris 34, ben 7 yaşındayım; aşağıda ilkokula yeni başlayan küçük kız!


bazı açılardan bambaşka bir tomris var karşımda. dünden bu yana bir cümlesine takıldım kaldım: “… Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak. Bizlere hiç yakışmıyor üstelik…”

artık bir anne bunları söylerken, oğlu 8 yaşında, evinde elektrik süpürgesi yok, yan apartmanın kapıcısına bahçede iki halısını çırptırmasına, belki de çırptıramamasına demeliyim, dair yazdıklarından öğreniyorum bunu; 21 mart günü, yani doğum günümde “… Dönüşte, baharı zorla getirme adına mimoza, dereotu, hıyar, ve semizotu aldım. Değişken bir mevsimdeyiz…” diyor. henüz her mevsim her sebzenin ve meyvenin olmadığı, turfanda yılları…

4 nisan cuma günü televizyonda kaçak varmış; tek kanallı zamanlar… bizim evin ve aslında o sıralar çevremizdeki herkesin çok sevdiği bir diziydi kaçak! haksız yere karısını öldürmekle suçlanan ve idam cezasına çarptırılan bir hekimin, doktor richard kimble’ın hikayesini anlatıyordu dizi. biraz internette dolaşınca, dizinin oynadığı saatlerde türkiye’de sokakların boşaldığını, insanların dizinin olduğunu akşamlar misafir kabul etmediğini öğrendim. konusu dışında hiç bir şey yok hafızamda ama evde büyük heyecan yarattığını bugün gibi hatırlıyorum. aslında yetişkinler içindi ama tek kanallı televizyon günlerinde her şey hep birlikte izlenirdi… tomris’in 4 nisan günü diziye dair yazdıkları şöyle;

“Bugün cuma. TV’de Kaçak dizisi var yani. Yakalanmasa da olur, Kaçak, hep kaçsa. Şövalyeliğin ve Mohikanlığın bitişine yakılmış bir ağıt nasıl olsa. Kitleleri ardından sürükleyişi bu yüzden…”

şimdilik bu kadar; sonra kaldığımız yerden devam ederiz… gitmeden dizinin ana temasını buraya bırakıyorum…

fotoğraf geçen haftaki küçük şile kaçamağımızdan…


“Fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar bütün insanlar gibi…”

bora ayanoğlu


başlamadan önce, sevgili neslihan’ın yorum olarak bıraktığı sorusuna buradan yanıt vermek istiyorum; neden yazıyoruz sorusuna “yanıtım” geliyor şimdi anlayacağınız… 

elimde kalan ilk günlüğüm 22 nisan 1985 tarihinde başlıyor; 17 yaşındayım ve “neden insanlar bu kadar kötü…” diye başlamışım yazmaya. motivasyonum belli ki bir iç döküş, hatta sızlanma… sonraki sayfalarda ilk aşkımın izleri çok yoğun, üniversite sınavına girmişim ve berbat geçmiş; kazanamayacağımı bilmenin huzursuzluğu benimle, antalya yazının ağır, sıcak günleri satırlara sinmiş, zamanın kesinlikle daha yavaş aktığını yazdıklarımdan hissediyorum… 

okuduğum kitaplardan ilk kez 4 temmuz 1985 günü söz etmişim:

“Bugünlerde boyuna kitap okuyorum. Önce Tanrıların Arabaları‘nı okudum. Ama sevmedim o kitabı, çok ciddi kanıtlar öne sürüyor ama çok sıkıcı… Şimdi ise Benden Selam Söyle Anadolu‘ya adlı kitabı okuyorum. Harika bir kitap. Bu kitapta yazılanlar doğruysa, her şey değişecek benim için. Ankara’dan gelirken otobüste Şeker Portakalı‘nı okudum ve ağladım. Çok güzel bir kitap. Canım artık bir şey yazmak istemiyor. Biraz okurum veya resim yaparım şimdi. Tatil sıkıcı!” Antalya 12.10 

İlk kitap alıntımı 10 temmuz 1985 günü yazmışım:

“… Okuduğum kitaptan notlar alıyorum. Lefteri Kanakis’in sözleri ilgimi çekti. «Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » diyor. Bu benim için asla doğru değil. Her şeyi oluruna bırakmak, aldırmamak! Ayrıca Drossakis’in bir şiiri var:
Güneş der ki yeryüzüne:
Uzayda dönüp duran sersem,
Hala çocuk gibisin
Ateşle oynayan bir çocuk gibi…»
Bitmemiş bir şiir bu. Beni çok etkiledi. Acaba kitabın sonlarında bitecek mi? Bu kitapta beni en çok etkileyen kişi Drossakis oldu. Bir devrimci o!… Aslında onu tam anlamış değilim…
Bugünlerde hep böyle anormal saatlerde yazıyorum. Ev ancak bu saatlerde boş çünkü ve saçmalıyorum.
«Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » ASLA!” Antalya / 10.30 


ara ara günlüklerime döndüğümde, yıllar içinde yazma örüntümün pek değişmediğini fark ediyorum; içerik değişiyor, kaygılar değişiyor, memleket meseleleri, dünya meseleleri ve benim meselelerim değişiyor ama örüntü hep aynı. aslına bakarsanız olayın şu meseleler kısmı da pek değişmiyor galiba; en azından memleket için hala aynı serzenişlerde bulunabiliyorum. 

yukarıda andığım günlüğü 17 yaşında yazmaya başlamış gibi görünsem de bu ilk değil anladığım kadarıyla, çünkü yeniden başlamaktan söz ediyorum bir yerlerde; öncesini yok etmişim muhtemelen… yazma ihtiyacımı tetikleyen şeyi biliyorum; Küçük Kadınlar ve elbette Jules Verne kitapları başta olmak üzere tutkunu olduğum diğer kitaplar… bu kitapların bazıları hala benimle, aşağıda bir kaç tanesini bırakıyorum; aslında küçük kadınlar da var tabii ama onu bulamadım şu an… çocukluğumda ve erken gençliğimde bir yazar olmayı hayal etmemin tek nedeni ise kesinlikle küçük kadınlar‘ın jo’su, yani josephine march idi… 


bir öykü denemem var çocukluğumda; ortaokulun son yılı, lisenin ilk yılı olabilir; daha sonrası kesinlikle değil. fabrika’da çalışan genç bir kızı anlatıyordum. bir yakınıma okuttum; kim olduğunu söylemek istemiyorum, hala hayatımda ve onu çok seviyorum. okuduktan sonra “güzel ama bu senin bilebileceğin bir hayatı anlatmıyor, o yüzden böyle bir şey yazamazsın”a denk gelen bir yorum yapmıştı. tam cümle bu değildi ama içeriğin bu olduğuna o kadar eminim ki. çünkü bende yarattığı his, şu andan baktığımda, “bu sefil hayatımda ben ne yazabilirim ki o zaman” olmuştu! sonrasında bu his hep benimleydi… üniversiteye başlayınca bu düşünceden uzaklaştım; artık bambaşka bir hayatı deneyimliyordum ama ortaya yeniden çıkan bu hayalin peşine düşemedim, okuduğum çok iyi kitaplar korkuttu beni sanırım; haddimi aşma endişesini de belki o ilk yorum besledi, kimbilir… 

yıllar içinde kesintili de olsa günlüklerle, daha geç dönemlerde rüyalarımı yazarak, şimdilerde çizerek ve görsellerle de desteklenen bir rüya günlüğü tutarak ve radyo z ile yazmaya devam ettim. başta öyle miydi bilmiyorum ama en azından erişkin olduktan sonra yazmanın benim için bir tür kendim üzerine düşünme, kendimi sağaltma, hayat içinde yerimi bulma, bir yer edinme, kalıcı bir iz bırakma ihtiyacı ve bir anlam arayışı olduğunu anladım; iyi bir okuyucu olmaya çalışmam ve sözcüklerle bağ kurmayı öğrenmem işimi kolaylaştırdı… radyo z ile de bir ölçüde yazdıklarımın okunmasını isteme duygum beslendi sanırım, bunu itiraf etmem gerekiyor… 

emekli olup kendimi bambaşka bir iş deneyimi içinde bulmam da bütün bunların bir sonucu aslında; okuduğum ve düzeltmelerini yaptığım içerikler sağlıkla, mikroorganizmalarla, tedavilerle, ilaçlarla, hastalıklarla ve hastalarla ilgili olsa da benim işim sözcüklerle, cümlelerle ve anlamla… 

yıllar içinde radyo z’de, yani burada, sıkı takipçilerim oldu, beni çok mutlu eden yorumlar yaptılar, çok tatlı ve hala hayatımda olan arkadaşlarım var. blog dünyasının çok değerli olduğunu düşünüyorum; eskisi gibi değil elbette, pek çok kişi blogları bıraktı ve instagramın renkli dünyasına kaçtı ama ben fotoğrafların altındaki uzun metinleri okuyamıyorum; o mecra benim görsel görsel olarak kayıt altına aldığım bir alan; ön tarafta birbirini farklı renklerle, farklı açılarla tekrar eden görüntüler, araya kaçamakların ve başka şeylerin girdiği bir hayat olsa da, arka tarafın gölgesinin bir kaydı aslında; burada da bir iz bırakma devreye giriyor sanki… 

uzun bir yanıt oldu değil mi? sahi siz eğer yazıyorsanız, günlük tutuyorsanız mesela, hala blogunuz hayattaysa, instagramda sadece fotoğraflarla yetinmiyorsanız, neden yazıyorsunuz? bunu yeniden sormak istiyorum… 

şarkımız çok ama çok eski bir şarkı olsun. bazen çocukluk “travmalarımdan” 😉 biri olan o öykünün kaynağı bu şarkı mıydı acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. evrensel gazetesi’nde şarkı ile ilgili çok güzel bir yazı var. yazıdan bir alıntıyı aşağıya bırakayım. o küçük kızın duygu evrenini besleyen şeylerden bir kısmını anlamak için bu yazı çok iyi bir kaynak: 

“…. Fabrika Kızı, Naim Dilmener’in tanımlamasıyla, “proleter sınıfı Türkçe popa dahil eden ilk örnek”ti. Yine Murat Meriç’in 100 Şarkıda Memleket Tarihi kitabında da üzerinde durduğu gibi, önemli bir köşe taşı olma özelliği taşıyor şarkı: “O güne dek aşk meşk ilişkileri ve kimi bireysel dertler dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen pop müziğin yüzünü memleket meselelerine döndüğü ilk plak bu. Komşu oğlunun, Boğaziçi’nde yaşayan tatlı kızın ya da okuldaki sarışının değil, bizzat bir işçi kızının hikâyesi. Sonrasında çoğalacak, Tamirci Çırağı’yla zirveye ulaşacak bir zincirin ilk ve güçlü halkası…” 
yazının tamamı için tıklayınız.

yukarıdaki gözler «Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » diyemeyen kıza ait… bugün elinde olmadan, kitabı yeniden okursa, bu sözleri olduğu gibi kabul etmekten korkuyor!

1 2 3 51