“… Yaz günleri en tatlı hayâller gibi geçti
Rûyâdaki esrâr dolu hâller gibi geçti…”
-Mahmut Nedim Güntel
canım annem,
bu mektubu aslında dün yazacaktım ama durumumu biliyorsun; işler, güçler, derken bugüne kaldı. her şeyden önce yeni yaşın sağlık, huzur, mutluluk getirsin, sımsıkı sarılıyorum.
biliyorsun şu sıralar eski mektupların içinde hafif kaybolmuş durumdayım; senin de mektupların var elbette bu karmaşada; hazine gibiler. dün 12 haziran 1993 tarihli mektubunu okudum. dört sayfa yazmışsın, nasıl ayrıntılı, nasıl güzel, bütün ailenin geçmişinin kaydı adeta. mutluluklar, hissedilenler, bizi üzenler, gidenler, kalanlar, ablama ve bana olan özlemin ve en çok da babam. bu sabah kahvaltı yaparken a.’ya da okudum mektubunu, “ne güzel bir aile kaydı, bizim ailenin kaydını da sen tutuyorsun” dedi.
“Canım yavrum, bu sabah kalktım, kahvaltımı yaptım, ortalığı toplayıp, hava iyice ısınmadan hem bu mektubu atayım, hem de terliğimi değiştireyim…”
diye başlıyor mektubun. okuyunca aslında başka bir hayatta senin de yazmaktan keyif alan bir insan olabileceğini hissettim. bu kadar ayrıntılı, canlı bir mektubu bundan zevk almadan yazmak mümkün değil çünkü…
“… sen yazarken uzun yazmaya çalışacağım diyorsun ben kısa yazayım diyorum ama olmuyor, elime kalemi alınca içimden geldiği gibi dökülüyor, sayfalar dolusu yazabilirim…” diyorsun mektubunda.
şu sıralar biraz eve kapandım yine; havanın sıcak olması da bunda etkili tabii. sabahları yorgun kalkıyorum, sadece sabah egzersizlerimi yapıyorum, yürüyüşe çıkamıyorum. ama iki gündür bir şeyleri bahane edip çıkmaya başladım tekrar. dün de trene bindim, göztepe’de indim; hem yürüyüş yaparak hem kitaplara bakarak küçükyalı’ya kadar yürüdüm. yol üstünde benim dondurmacıya oturup en sevdiğim, senin çok güldüğün naneli çikolatalı dondurmamı yedim; sade bir türk kahvesiyle tabii. mevsime uygun erikli fesleğenli bir dondurma vardı, tadına baktım, baya güzeldi. bir de karpuzlu dondurma vardı, “annem olsa kaymaklı dondurmanın yanında birazcık denerdi” dedim. sonrasında ofise, a.’nın yanına uğradım, epeydir gitmiyordum, tahmin edersin çok mutlu oldu. ofisini bir kaktüs bahçesine çevirdi. bakıma ihtiyaçları var; burada olsan hepsiyle tek tek ilgilenirdin. benim çiçeklerim genel olarak mutlular, bir ilaç sayesinde her yıl yaşadığım hastalıktan koruyabiliyorum onları. ama mum çiçeği hala biraz hasta ama büyümeye devam ediyor… mutfak penceremin önündeki petunyalar iyice çılgına döndüler. her sabah ilk işim müzik dinleyerek onların solan çiçeklerini temizlemek. sen söylemiştin, “solan petunyaları temizledikçe yenileri çıkar” diye; haklıymışsın. inanılmaz miktarda su veriyorum her gün, sanırım onun sayesinde de mutlular. gerçi istanbul henüz çok sıcak değil…
bu arada çalışma masamın yönünü değiştirdik, artık pencereden dışarıyı daha fazla görüyorum. normalde eğilip bakmadan göremediğim manolya ağacı da manzaramın bir parçası; bu yıl bir sürü çiçek açtı . ama kokusu gelmiyor. çocukluğumun antalya’sındaki manolyalar gibi kokmuyor buradakiler.

şimdi biraz çalışmaya ara verdim, kendime sana yaptığım gibi bol köpüklü bir kapuçino yaptım, bu mektubu yazıyorum. mektubu yazdığın tarihlere yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafımızı buldum. üzerimdeki ceketi sen dikmiştin. senin diktiğin kabanları ve pijamaları hala çok özlüyorum.
neyse çalışmam lazım artık, daha uzun yazamayacağım. biz bıraktığın gibiyiz, hayat devam ediyor. memleket malum, haberlere çok takılma. sen defterine yazıyorsun değil mi? egzersizleri unutma, evde kısa yürüyüşler yap, karpuz ve çay miktarına dikkat et lütfen. bu mektubu okurken ağlayacaksın biliyorum ama çok abartma 😉 ağla diye yazmadım, gülmeni istiyorum…
herkesi en çok da miracığımı öp. seni seviyorum. şarkımız bir antalya şarkısı olsun. ablam dinletir sana…
















