… taşraya bakmak, insanın kendi içine bakmasıdır.

– elias canetti, insanın taşrası

rüyamda arguvan’daydım… mevsim sonbahardı… biçilmiş tarlaları, sarı ekinlerin dipleri kaplamıştı; koyu kızıl kahverengi bir toprak sanki sonsuz bir boşlukta bu nefis sarılığa eşlik ediyordu… kapalı ve koyu kurşuni bulutlu bir gökyüzü sarıyı iyice ortaya çıkarıyordu…

engebeli, inişli çıkışlı toprak bir yolda bir grup yürüyorduk, kimlerdi bilmiyorum; adeta yalnızdım… karşımıza, uzakta tek bir ağaç çıktı; yapraksız ve fakat üzerinde sarıdan, kırmıza, kırmızıdan turuncuya dönen meyveler vardı. biz ağaca yaklaştıkça meyveler ağaçtan uzaklaştı ve etrafında dönmeye başladı. en son kendimi sonsuz uzayda güneşin etrafında dönen gezegenleri izliyor gibi hissettiğimi hatırlıyorum; sonrasında karanlık odadaydım…

***

geçen hafta cumartesi günü başlayan ve çarşamba günü biten malatya, arguvan, nemrut yolculuğunun etkisiydi elbette bu rüya, pek çok yeni duygunun, karşılaşmanın, dokunmanın ve hissetmenin sonucu… 

ilk gün malatya’daydık… ikinci gün sabah yaptığımız bir bayram ziyaretinin ardından arslantepe’ye ve nemrut’a gittik… üçüncü günse köylerdeydik… neşe, hüzün, heyecan, merak, şaşkınlık, her şey bir aradaydı… eşim ve kardeşleri için çok duygusal bir memleket ziyareti, çocuklar için bir anlamda geldikleri yerlerden birinin keşfi, heyecanı ve şaşkınlığı idi… benim için ne ifade ettiğini ise anlatmak çok kolay değil… 

yolda olmanın mutluluğu bir yana elimde olmadan, en çok kim olduğumuzu ve bizi biz yapan şeyin ne olduğunu düşündüm bu yolculukta… onyedi onsekiz yaşında doğup büyüdüğümüz yerden, evden çıkıp, kendini bir anlamda yeniden arayarak bulan ve büyüyen bizim gibilerin neyimizi, ne kadarımızı geçmişimizde bıraktığımızı veya içimizde bugüne taşıdığımızı düşündüm…  bütün bu süreçte bir bütün mü olduk yoksa tamamen dağıldık mı bilmiyorum!

geride bıraktığımız insanlar, ilişkiler, duygular, renkler, kokular, dokular ve tatlarla bir şekilde yeniden karşılaştığımızda bir köşeden çocukluğumuz ortaya çıkıyor ve bize göz kırpıyor sanki. biraz alaycı ve biraz da şakacı bir oyuncu gibi ve bizi o yarım kalan oyuna davet ediyor; ustayken şimdi bir o kadar acemiye dönüştüğümüz oyuna… 

*** 

çocukken bir arabamız yoktu… komşularımızla pikniğe, denize giderken bindiğim otomobillerde, otobüs yolculuklarında, dışarıda hızla akıp giden görüntüyü izlemeyi çok severdim. hala yolculuklarda, konuşmadan sessizce dışarıda akıp giden görüntüyü izlemeyi çok seviyorum ve eğer tamamen yeni bir yerdeysem çocukluğumda hissettiğim şeyi hissediyorum; mutlu eden bir heyecan ve merak duygusu, küçük bir kalp çarpıntısı… günümüzde çocukların yolculuklarda dışarıdaki dünyadan çok ellerindeki ekrana bakmalarını anlayamıyorum; bizim dışımızdaki evrenle kurmaya çalıştığımız bağ çok farklıydı sanırım. bunu yargılamak için söylemiyorum veya bizim yaşadığımız daha doğruydu da demiyorum… o bizim gerçekliğimizdi; yaşadığımız şeye doğrudan bakmak ve görmek dışında bir bağ kurma aracımız yoktu…

ortaokul yıllarımda, köfte lakaplı türkçe öğretmenimiz şakir bey’in dersinde, görmek ve bakmak arasındaki farkı anlatan bir denemeyi okuduğumuzda nasıl etkilendiğimi bugün bile hatırlıyorum. bugün hala yapmaya çalıştığım şey bakmak değil görmeye çalışmak; en çok da doğayla bağ kurmak, dokunmak

bu yolculuk benim için yepyeni bir maceraydı; hiç bilmediğim topraklarda baharı karşıladım. taşlara ve toprağa dokundum, yeni çiçeklerle, çalılarla, otlarla, kuşlarla tanıştım… şu sıralar gece uyanıp, tekrar uykuya geçmeye çalışırken zihnimde bu yepyeni coğrafyada geziyorum; yeşeren tarlalarda, malatya ovasının kahverenginin çok güzel tonlarındaki tepeciklerinde, nemrut’un o inanılmaz manzarasına karşı sırtımı tümülüse dayayarak uzanmış halde, arslantape’nin içinde gizli yaşam izlerini zihnimde canlandırmaya çalışarak uykunun derinliklerine uzanıyorum…

bu gezinin benim için iki büyük sürprizi de oldu; birisi karşılaşma, diğeri ise tanışma

çocukluğumun yabani portakal, mandalina bahçelerinin gölgelerinde büyüyen ve bize zehirli olduğu belletilen bir çiçekle karşılaştım isaköy mezarlığında; bildiğimden daha küçük, neredeyse siyaha yakın rengiyle daha koyu renk ve beneksizdi… hafızamda bu çiçeğe dair tek bir kare var geçmişten;

elektrikçilerin apartmanının yan tarafında, şimdi yerinde kocaman apartmanlar olan portakal bahçesindeyim, yalnızım ve yakınında böğürtlenler olan bir portakal ağacının dibinde öylece durarak, parlak mor rengi ve benekleri ile beni beni kendine çeken çiçeğe bakıp, dokunmamak için kendimi zor tutuyorum.

bu karşılaşmada bir tür zambak olduğunu anladım bu çiçeğin; hiç öyle olduğunu düşünmüyordum oysa…

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IMG_4365-300x400.jpg

tanışmam ise arı kuşuyla oldu… karahöyük’de ziyaret ettiğimiz evin yüksek girişinde başımızın üzerinde hızla uçan ve neredeyse tropik renkleri olan kuşlar farkettim. ilk kez böyle bir kuşla karşılaşıyordum. kuş gözlemcisi bir arkadaşa anlattıklarım sonrasında arı kuşu olduklarını öğrendim. çok hızlı oldukları için fotoğraflarını çekemedim ama neyden söz ettiğimi anlamanız için şuraya bir video bırakayım:

***

bütün gezinin fotoğraflarını parça parça instagram hesabımda yayınladım… merak ediyorsanız adresi şöyle; https://www.instagram.com/real.time.moments/

***

burada bir arguvan havası çalmam beklenebilir ama bunu yapmayacağım. yolculuk boyunca zaman zaman kulaklığımı takıp müzik dinledim. malatya’dan çıkıp pötürge’den nemrut’a doğru yol alırken dağların arasından, sürekli yükselerek bir yolculuk yaptık. inanılmaz güzeldi ve ben 6 parçadan oluşan bir listeyi döndürdüm durdum. şimdi ne zaman üç günlük malatya yolculuğumuzu düşünsem bu melodiler içimde dönmeye başlıyor…

(7 mayıs – 20 mayıs)

fotoğraf: isaköy, gülendam anane ve bektaş dedenin damından manzara…

“… Goodbye my tormentor, goodbye…….. Cause everybody knows it’s time………………”   – Michelle Gurevich, Goodbye my dictator

genelde pazartesileri evde oluyorum; neredeyse iki yıldır her hafta aldığım sebze kutum geliyor çünkü. üstüne bir de ada’mız covid pozitif! son üç gündür ona oda servisi hizmeti veriyorum… iki yılın sonunda evden bir kişiyi virüsü kaptırdık; üçümüzse hala bir şekilde covirginiz

bugün oda servisi hizmetinin yanında, stafilokokların antimikrobiyal duyarlılıklarıyla ilgili bir makale okuyorum… arada naneleri yıkadım, kuruladım… pazı yapraklarını yıkadım, buharda pişirdim… arakaları ayıkladım, yanında bulgur pilavıyla birlikte akşam için yemek yaptım… kuşkonmazları öğle yemeği için soteledim…

sabah bir mola sırasında da sevgili g.’nin dj’lik macerası için şarkı seçerken neşeli, dans müziklerinden oluşan bir seçki yaptım…

makale okuma dışındaki bütün zamanlarda bu neşeli liste bana eşlik etti ve itiraf edeyim çok iyi geldi. epeydir soğuk iklimlerin müziklerine öyle bir kapıldım ki, bu canlı, içinden usul usul yanan şarkıları unutmuşum…

naneleri ayıklarken luxus‘la neden saçların beyazlamış arkadaş sana da benim gibi çektiren mi var diye mırıldanırken, arakayla pilavı pişirirken cyndi louper‘in şahane şarkısı kızlar sadece eğlenmek istiyor‘u içimden bağıra bağıra söyledim;

… Eve geliyorum, sabah ışığında 

 Annem “Hayatını ne zaman yaşayacaksın?” diyor. 

Ah anne canım, biz şanslı olanlardan değiliz..

sonra ne mi oldu? akşam üzeri gezi davası patladı! içim çekildi, nefes alamadım bir süre ve listeden büyük ev ablukada şarkısı devreye girdi;

Uzun uzun zaman sonra
Ben de geldim bir noktaya
Bu noktadan aşağısı
Uçurumun başlangıcı

Kendimi tutucam
Çok sabırlı olucam
Napıp edip sonunda
Ben…

Çıldırmıcam
Çıldırmıcam
Çıldırmıcam
Çıldırmıcam

bütün hayatımız bir grup adamın ablukası altındayken çıldırmamak mümkün mü? demiyoruz değil mi?

her şeye rağmen…. çıldımıcazzzz elbette!!! (25 nisan)

***

iki gündür biraz yürüyüş yapmak, biraz da çalışmak için sahile iniyorum; sanırım bunu sürdüreceğim… fotoğraf şahane çalışma masamdan ve günün makalesinin konusu idrar yolu enfeksiyonları söylemesi ayıp!

çalışırken her zaman olduğu gibi spotify’da çağdaş klasik müzik bestecilerinin melodilerini döndürsem de yürürken bana michelle gurevich eşlik etti…

buraya bıraktığım canım michelle’den iki şarkının ilki bu şehirdeki en mutlu günlerimiz olan gezi’ye bir selam çakmak için; ikincisi ise bize mahsus bir versiyonunu duymayı hayal ettiğim şahane bir parça… (27 nisan)

“… Geceleri, çoğu zaman, uyanık, beklerim. Uyuyanların uykusunun kapısında dikilen nöbetçiyim ben…”

– bilge karasu, gece

aniden uyandım… saate baktım; 3.05’ti. sırtüstü yatıp bir süre karanlıkta tavanı seyrettim ve aniden neden yıldönümleri önemli diye düşündüm; bu kutlamalar aynı zamanda hızla akan zamanı geride bırakmamızın da kanıtı değil miydi?…

pazar günü a. ile birlikteliğimizin otuzuncu yılıydı ve ondan önceki günde emekliliğimin ilk yılını bitirmiştim; “zamanın izini” kaybedeli çok oldu, nefessiz koşuyorum adeta…

gecenin bir yarısı gelen bu düşünceleri bir kenera bırakarak gözlerimi kapattım ve pazar günü gittiğimiz belgrad ormanının büyülü ağaçlarının altına uzandığımı düşünüp hafif yağmur pıtırtıları eşliğinde zaman zaman rüzgarla savrularak zaman zaman da hafifçe salınarak sallanan dalları seyrettim; belki hayal ettim demeli ama artık uyanıp tekrar uykuya geçmek için zihnimde o kadar çok doğa yürüyüşü yaptım ki gerçeğinden daha gerçek gibi gelmeye başladı… yıllarca çalıştığım kampüste, doğa izin verdiği müddetçe neredeyse her sabah yaptığım yürüyüşün zihnimdeki halini anlatayım mesela size; ama bu yürüyüşün öncesinde kısa bir simit sarayı keyfim de var…

… çok da uzun olmayan yiyecek sırasına girmiyorum çünkü yanımda genel olarak bir sandviç oluyor; hemen kasaya gidiyorum; önceden cebimde hazırladığım bozuklukları bırakarak açık, büyük fincanda bir çay istiyorum. minik kaseden ucu bozuk maşayla limon almak için biraz çırpınıyorum ama sonunda bir limon parçasını yakalamayı başarıyorum; çayımı getiren aydınlık yüzlü kadınla her zaman olduğu gibi birbirimize gülümsüyoruz. dışarı çıkıyorum, köşedeki boş olan masaya yerleşiyorum. bir kül tablası varsa onu kendimden uzaklaştırıyorum ve karşımdaki otlar, çalılıklar ve seyrek ağaçlardan oluşan boşluğa bakarak çayımı yudumluyorum. bu uzun sürmüyor ve kendimi en sevdiğim toprak yola bırakıyorum… hava bulutlu, keskin bir güneş yok ve renkler parlak. kuşburnunun yanından geçerken kalabalık bir serçe grubu hızla havalanıyor ve uzaklaşıyor. gülümsüyorum… henüz kuşburnunun meyveleri yok, beyaz çiçekleri açmış, yani mevsim bahar. bu yolda ilk kez yürüyor gibi dikkatle etrafıma bakıyorum ve doğanın yavaşça uyanışını izliyorum. toprak zeminde geyiklerin, köpeklerin ve kuşların ayak izlerini ayırt edebiliyorum artık. hep karşılaştığım dişi sülün hızla çalıların arasına kaçıyor ve uzaklaşıyor benden. yolun bir tarafında böğürtlenler, kuşburnu ve yabani çalılıklar, küçük meşe ağaçları var; güneş onların arkasından hafifçe yükseliyor. yolun batı tarafı ise tamamen otlarla ve dikensi bitkilerle kaplı; yüksek boylarıyla rüzgarda hafifçe savrulan bu otların çıkardığı sesi seviyorum. hışırtılar ve hatta doğanın “fısıltıları”; dinlediğim ve yoğunlaşmaya çalıştığım nefesimle ve otların sesi birbirine karışıyor ve zihnim bulanıklaşıyor… bu noktada yol ikiye ayrılıyor; soldan doğuya doğru devam edersem tamamen vahşi doğa ama “ofise gitmem gerekiyor” ki bunun asıl karşılığı şimdi “uyumam gerekiyor” hissi; bütün bu yürüyüş onun için. aklım orada kalarak güney yönünde ilerleyip ormana giriyorum; geyiklerle karşılaşma ihtimalim olan ormana… huzmeler şeklinde güneşin sızdığı, koyu yeşil karanlıkları ve parlak açık yeşil düzlükleri olan genç bir kızıl çam ormanı burası. yanlış bir şeye basmamak için dikkatlice adımlarımı atmaya çalışırken ve geyikleri ararken uykuya dalıyorum genelde, bazen uzun kulaklı bir yabani tavşan uyumadan hemen önce hızla yanımdan geçiyor; eğer onu takip etmeye kalkarsam bu uyuyamadığım anlamına geliyor… (18 nisan)

***

saat 4.10… ve evet tavşan beni yatakta tutmadı ve hayır bu gece yukarıdaki doğa yürüyüşünü yapmadım. dediğim gibi pazar gününden beri uykuya geçebilmek için zihnimde belgrad ormanlarında yürüyorum; yağmurla ve kuş sesleriyle. ama şimdi mutfak masasında bunları yazıyorum ve bu seslere chopin‘in raindrop prelude‘e eşlik ediyor. (23 nisan)

fotoğraf heligan’ın kayıp bahçeleri’den. kaynağı için şuraya lütfen.

başladığım 1Q84 kitabını bu sabah erken saatlerde bitirdim… her ne kadar haruki murakami’nin yaşayan en iyi yazarlardan biri olduğunu düşünmeyip, nobel edebiyat ödülü alacak söylentilerini ciddiye almasam da kendisini pek severim; 1Q84 de şu sıralar tam ihtiyacım olan şeymiş doğrusu. neredeyse 2 aya yayılan bu okuma bir önceki yayında da yazdığım gibi “pause” işlevi gördü benim için; zihnimdeki gürültüyü susturdu ve her kitabı elime alışımda, buralardan uzaklaşıp, iki ayın gökyüzünde ışıldadığı 1Q84 yılına sessizce sıvıştım. geriye dönmek için tek ihtiyacım olan kitabın kapağını kapatmaktı…

***

bugün ofiste çalışıyorum… bir süredir gelmiyordum. caddebostan’daki ofisten taşınalı epey oldu; burası eve bir durak yani yürüme mesafesinde ve neredeyse ev kıyafetleri ile çalışıyorum. üzerinde çalıştığım makale yaşlı bireylerde inaktif aşı etkinliği ile ilgili. yeni işle birlikte bambaşka bir dünyanın içine girdim ve yepyeni şeyler öğreniyorum… az önce makaleye ara verdim ve karnabahar yemeği ve bulgur pilavı pişirdim; artık dışarıdan neredeyse hiç yemek yemiyoruz. bu fiyatlarla anlamsız ve imkansız!

epey kriz yaşadık geçmişte ama sanırım bu en serti ve bir çöküşe doğru gidiyoruz… her evde ve her yerde olduğu gibi bizim evimizde de sıcak konu ekonomi ve sürekli artan fiyatlar; çocuklar tedirgin ve mutsuz!

şimdi size bunları yazarken arkada ayşenur arslan’ın medya mahallesi’ni dinliyorum; yemek yaparken dinlemeye başlamıştım. içinde olduğumuz durumu neredeyse yaşadığımız ve her hücremizle hissettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de durmadan yorumları ve “analizleri” dinliyoruz; içimizi kanırta kanırta…

***

bu gece bir rüya gördüm… aslında bir sürü rüya ama aklımda net kalan sadece bu. antalya’da hıdırlık kulesinin çaprazında kule gibi yüksek ve yukarıya çıktıkça daralan antik bir taş binanın içinde bir cafe’de oturuyordum; karşımda birisi vardı ve ona bir şeyler anlatıyordum ama kim olduğunu asla hatırlamıyorum; yüzü bir sisin ardında. arkada bir şarkı çalıyordu ki bu şarkı antalya’daki ilk sabahımda yaptığım yürüyüşte yukarıda fotoğrafını paylaştığım sokakta mermerli’ye doğru yürürken spotify’da rastgele bir listede çalmaya başlamıştı. büyülenmiş ve hemen sonrasında yılın ilk mor salkımını görmüştüm…

evet o şarkıyı dinliyoruz tabii. jane birkin ve yosui inoue birlikte söylüyor;

canary canary

yani kanarya kanarya.

… Yolcuydu, başına her türlü şey gelebilirdi, hazırdı buna, ama bütün yolcular gibi gene de her şeyin yolunda gitmesini, her şeyin ayağına gelmesini için için beklemişti; gizli, kaçak, saklangen bir duyguydu bu…

antalya kaçamağımın sonuna geldim… havaalanına gelip çantamı teslim ettikten hemen sonra uçağımın neredeyse üç saat sonraya ertelendiğini öğrenince kendime bir kahve aldım, bilgisayarımı açtım ve camların ardındaki sıcak ve çöl tozlarıyla parlaklığını ve canlılığını yitirmiş havayı unutmaya çalışarak yağmurlu bir havada benim için yepyeni olduğunu düşündüğüm bir cafe’de olduğumu varsayarak spotify’daki çok sevdiğim caz listesini döndürmeye başladım; arkada açtığım bir youtube videosu da bana gerekli yağmur hissini sağlıyor…

yıllardan sonra ilk kez antalya’ya yalnız geldim ve kendimi anneme, ablama ve antalya’ya bıraktım… annemle birlikte, hatırladığım bütün çocukluğumun ve erken gençliğimin geçtiği evde, yıllar içinde değişen, evrilen yepyeni bir dil evreniyle, konuştuk durduk… üniversite yıllarımda çekildiğim sakin bir liman hissi yaratan bu ev artık içinde pek çok anının, sözcüğün, fısıltıların, kahkahaların, neşenin, hüznün, acıların, nesnelerin yığılı olduğu, koyu yeşil bir bahçenin ortasında, ağaçların arasından süzülen ışık huzmeleriyle birlikte koyu gölgeleri olan ve tek göz odadan oluşan bir ev gibi; her şeye rağmen dingin, huzurlu ve sessiz…

ablamla büyüdüğümüz kaleiçi’nde sapsarı limonların, çiçekleriyle meyvelerin yan yana olduğu turunçların altında oturup uzun uzun konuştuk bir gün… hayatın kendi normali içinde beni yoran, içimde yük olan şeyleri, birikenleri ona ağır ağır, bazen hafifçe gözlerim dolarak anlattım… sakinleştim… hafifledim… bu hayatta hiç bir zaman aslolan kadın dayanışmasıdır, kadını kadın anlar gibi bir bakışa sahip olmadım ama bir kızkardeşle büyümenin güzelliğini, ayrıcalığını, neşesini ve güvenini kendimi bildim bileli hissettim. çocukluğumdan beri genel olarak sessiz, çok da konuşkan olmayan ve renklerle ifade edecek olursam pastel tonlarda biriydim ailemdeki pek çok kişiden farklı olarak ve fakat her zaman ablamın renkliliği, ışığı, canlılığıyla neşelendim ve iyi hissettim…

ve antalya… antalyam… kaleiçi’ni bir turist gibi, sokak sokak gezdim bu defa. bunu en son üniversite yıllarımda yapmıştım sanırım; bilmiyorum… insanın hafızası tuhaf oyunlar oynuyor ve hafıza denen şey kendi kurgusunu yaratıyor yıllar içinde… bazen boğazımda kocaman bir yumru vardı ve o yumrunun orada takılı kalmaması için de gözyaşlarımı özgür bıraktım… istanbul’daki son haftalarımda murakami’nin 1Q84 romanı benim için zihnimden geçenleri durdurmak için bir “pause” tuşu işlevini görmüştü; gecenin bir yarısı uyanıp o kocaman kitabı kucağıma alıp okuyordum; bazen bir gecede iki kere falan. antalya’da bu “pause” tuşu hiç şüphesiz kaleiçi oldu…

bir gece rüyamda 1Q84 romanında bilge karasu‘nun göçmüş kediler bahçesi kitabı anılıyordu; sabah uyandığımda bu rüya mıydı, yoksa gerçekten gece okuduğum bölümlerde bu geçiyor muydu diye düşündüm uzun uzun ve romanı karıştırdım. elbette geçmiyordu, romanda tengo’nun kediler kentine yaptığı yolculuklar zihnimin kıvrımlarında uykuya yatmış bu kitabı çağırmıştı sadece. 1997 yılında, tezer’in doğduğu yıl alınmış ve okunmuş bu kitap sessizce tekrar hayatıma giriverdi ve antalya’da bana eşlik etti; daha iyi bir can yoldaşı olamazdı; bir süre başucu kitabım olacak sanırım…

***

bu gezinin şahane bir güzelliği de sevgili nurşen’le akdeniz’e karşı oturup uzun uzun sohbet etmek oldu; yıllardan sonra birbirimize gerçekten kavuşmuş olduk böylece… o uzun sohbette geçen bir cümleyi buraya bırakıp susacağım: “bizim gerçekten kim olduğumuzu bilenler hemen yakınımızdaki bazı arkadaşlarımız değil, blog arkadaşlarımız belki de…

***

uzun yürüyüşler yaptım ve her defasında şehrin sesini dinlemek yerine kendimi müziğe bıraktım. ama bana antalya’nın sesi ne diye sorsanız hiç tereddüt etmeden kumru kuğurtusu ve kanat çırpıntısı derim… kumrular ve güvercinler her yerde; antalya her sabah güne derin ve yoğun bir tonda bu seslerle başlıyor…

ve uzun yıllardan sonra ilk kez bu coğrafyaya ve iklime ne kadar ait olduğumu hissettim… yıllar içinde yaşadığım kentlerde ve iklimlerde kendimden vazgeçmiştim sanki diyerek nefis bir akdeniz albümü bırakıyorum buraya…

eski günlerinde gündemde bir şeyler olduğunda mutlaka bir yorum yapar ve olana şarkı çalardım… bin yıl öncesi gibi… adeta başka bir ülkede ve başka bir dünyadaydık…

şimdi her gün, her an, her nefes alışımızda bir şeyler oluyor… ve biz her yeni geleni sindirmeye çalışırken diğer her şeyi “unutuyoruz”… gelen bizi kendi içine çekip sürüklüyor ve gücünü kaybedip bıraktığında, bir kenarda öylece, neden orada olduğumuzu bilmeden yeniden ayağa kalkıyoruz

sırada gelmez sanılan bir savaş varmış meğer… (25 şubat, gün ortası)

dhafer youssef‘dan humankind.

***

sabaha doğru; sessizliğin, karanlığın ve evi saran nergis kokusunun içindeyim şu an. neredeyse kırk beş dakika yatakta uykuya geri dönmek için yapmadığım kalmadı… sağıma doğru döndüm… nefesimi dinledim… zihnimde, bir ağacın gölgesinde uzanıp güneş ışıklarını bedenimde hissetmeye çalıştım… pazar günü ada’da yürüdüğümüzü yolları, patikaları tekrar tekrar zihnimin kıvrımlarında yürüyerek hep o nergis tarlasına ulaştım ama tek bir nergise bile dokunamadan her defasında başka bir his, başka bir düşünce beni hem oradan hem de uykunun sıcak kollarından alıp daha da uyanık bir köşeye çekti…

şimdi ağır ağır gelen güne bir melih cevdet anday şiiri ve paris paloma‘dan nergis melodisi bırakayım.

“işte o zaman bir akarsu / geçtiği yerlerden bir daha geçti / isteyerek ikiledi kendini / gök bir daha, bulut bir daha / Saklı bir deniz altında / Yaprağın altında yaprak / göründü görünecek ucu / Uçan kuş gene uçuyordu / Kendi gibi olmaya çalışarak” (kolları bağlı odysseus, ikinci bölüm)

şimdi biraz okuyup yeniden uykunun kollarına dönmeyi denemeliyim… (1 mart, gecenin bir yarısı)

***

mutfak penceresinden dışarıya doğru bakarken bir kuzgun sürüsünün geldiğini farkettim; çalışma masamın karşısında pencere açıktı. bir an içeriye girmelerinden korktum ama o kuzgun sürüsü penceremin yanından geçerken büyülü bir şeye dönüştü bir anda; simsiyah kuzgunların üzerinde, uçan arabalarda ve süpürgelerde cadılar vardı. pembe ve lilanın en toz halindeki renkleriyle beni büyüleyerek geçip gittiler… uyandığımda lila ışığı hala hissediyordum (3 mart, sabaha doğru)

***

beklenen yoğun kar yağışı bugün bitti… bütün gün hava bir açtı, bir yağdı mahallede. sakin bir pazar günü geçirdim… a. çarşamba’dan beri yok; kahvaltımı yalnız yaptım, kuşları besledim ve onları seyrettim, videolarını çektim. çocuklar kalkınca evi temizledim, çamaşır yıkadım, kuruyanları kaldırdım; bütün bunların arasında biraz kitap da okudum, bir şeyler de izledim ve gündemi de takip ettim. kendini uzun hissettiren bir gündü… akşam üzeri her şey bitip banyomu yapıp kış bahçeme oturduğumda nefis bir kar yağmaya başladı; kendimi bir kar küresinde gibi hissettim. o esnada murakami’nin neredeyse her şey olağanüstüyken aynı anda durağan da olan evreni ve schubert’in her zaman beni içine çeken melodileri yanımdaydı… (13 mart, akşama doğru)

***

yeni bir hafta başlıyor… ada evden çıkarken kalktım; aslında neredeyse bir saattir uyanıktım ve yatakta kitap okudum.

evi havalandırdım… salondaki akşamdan kalan hafif dağınıklığı toparladım… biraz esneme hareketleri yaptım… haberleri açtım ve fakat vazgeçip günün ilk kahvesiyle zhu xiao-mei‘nin çok sevdiğim yorumuyla goldberg variations albümünü dinlemeye başladım…

yine niyetim daha çok buraya gelmek; bakalım bu defa olacak mı? (14 mart, sabahın ilk saatleri)

fotoğraf kar öncesi yaptığım uzun yürüyüşten…

…my destiny lost in space…

– michelle gurevich

bir şeyler ararken buldum bu kağıdı. yıl 1983-84 falan olmalı, lisedeyim; sürekli kitap okuyorum, fındıkzade’deki güzel sanatlar fakültesinde resim okuma hevesim memleket koşulları nedeniyle rafa kalkmış durumda, gösteri sanat dergisi’nin müdaviyim, cumhuriyet kitap kulübünün ilk üyelerindenim, matematik değil ama fen derslerim oldukça iyi, edebiyat kulübü üyesiyim, şiir dinletilerinde şiir okuyorum, edebiyat kolunda duvar gazetesi çıkarıyoruz, ders çalışmakla aram çok iyi değil, çok parlak olmasam da genel olarak öğretmenlerin sevdiği bir öğrenciyim… milliyet gazetesi’nde, “mesleki ilgi ve yönelim profilini” belirlemek için bir anket yayınlandı; anketi doldurup postaya verdim ve onlar da bana bu raporu ilettiler sonrasında. daha hayatımızda bilgisayarın kendisi değil adı bile yoktu!

sonuçlar böyle gelmesine rağmen, bu yola hiç girmedim… ne olmak istiyorum sorusuna bir yanıtım var mıydı emin değilim, resim okumaktan vazgeçirilmem biraz da yolumu kaybetmeme neden olmuştu sanırım… aşık olduğum “çocuğa” uyup veteriner olmanın ve çok iyi konuşuyorsun, senden iyi avukat olur dolduruşlarına gelip hukuk okumanın eşiğinden döndüm ve kendimi odtü’de biyoloji okurken buldum!

yıllar içinde okuduğum alandan çok uzaklaştım ve bambaşka bir kariyer yaptım. bana önerilen profildeki yönetim ve bilimsel kategorilerine girebilecek bir kariyerdi bu; muhtemelen olabilecek en “uygun” durumdu!

bütün bu ayrıntı neden diyorsunuz değil mi?

mezun olduktan 30 yıl sonra, emekli olup, bir bilimsel dergide türkçe dil editörlüğü yapıyor olunca insan ister istemez şaşırıyor… keşke bu kadar vakit kaybetmeseydim diyor muyum? keşke edebiyatla ilgili bir şeyler olsa diyor muyum? belki… ama bir anlamı da yok sanırım. şu anda bir şekilde dille uğraşıyor olmak hoşuma gidiyor her şekilde; hepsi bu…

bütün bunların üzerine michelle gurevich‘in olağanüstü şarkısını dinlemeli.

forever awkward

diyorum elbette.

“… is this going to pass…”

nina

usul usul kar yağıyor; dinginliğin bu halini çok özlemişim… uzun bir aradan sonra tai chi ve qigong egzersizlerime geri döndüm bu sabah. bedenimi, daha da önemlisi zihnimi esnetmeye ihtiyacım var… geçen hafta, son bir buçuk aydır boynuma ve başıma çöken ağrının nedeni belli oldu. bütün belirtilerini yok saydığım, yıllara dayanan, kronikleşmiş boyun fıtığımın teşhisi kondu… artık taş gibi kireçlemenin de eşlik ettiği, beş, altı ve yedinci omurlardaki fıtıklar varlığını görmezden gelmeme izin vermeyecek kadar hissettiriyor…

neyse, beterin beteri var diyerek bu bahsi geçiyorum…

***

geçen haftasonu izlediğim ve burada mutlaka anmak istediğim bir film var… canım olivia colman‘ın ve bütün ruhuyla, etiyle, kanıyla, bedeniyle ve bakışlarıyla can verdiği inanılmaz leda karakterini, bir anneyi, anne olma halini, anne olmanın yükünü, anne olmanın güzelliğini, anne olmanın ağırlığını, anne olmanın eğlencesini ve şamatasını, anne olmanın ruhunu, anne olmanın çaresizliğini, anne olmanın mutluluğunu, anne olmanın aslında nasıl da tasarlanmış toplumsal bir rol olduğunu, anne olmanın insanın içinde yaratabileceği gücü ve direnci, güçsüzlüğü ve hatta olası bir yıkımı anlatan the lost daughter filmi…

sadece oliviamız değil elbette genç leda’yı oynayan jessie buckley de olağanüstüydü.

filmi izledikten sonra pek çok kişinin filmden çok etkilendiğini farkettim… daha çok da kadınlar sanki… ve düşünmeden edemedim; bu etkilenmede olivia colman’ın bedeninin ve gözlerinin her noktasından yayılan duygu ve enerjinin bir aynaya dönüşmesi miydi? kimbilir…

bu bahsi de bambaşka bir diziden bambaşka bir karakterin* sözleriyle kapatacağım:

… şu an büyüdüklerinde benim mutluluğum onlarınkine bağlı. eskiden kendi duyguları olan sağlıklı bir yetişkindim…

parçamız filmin ana teması olan leda, bir dickon hincliffe melodisi.

***

buradan, son dönemde okuduğum bir kitaba, mario vargas llosa‘nın masalcı‘sına geçeceğim… ilk okuduğum llosa kitabı bu ve çok geç kaldığıma karar verdim. masalcı olağanüstüydü. yitirilen bir dünyanın hikayesi ve söyleyecek çok şey var kitap için ama buraya sadece altını çizdiğim bir bölümü koyacağım; içinde olduğumuz pek çok şeye gönderme yapma potansiyeli olan bir alıntı olarak:

“… Morana Gölü’nün orada yaşayan Shapraların köyün çevresinde rahat rahat dolaşmasına izin verdikleri düşman kabileden bir tutsak. Ama tutsağın köpeği bir kafese kapatılmış, başına da nöbetçi dikilmişti! Tutsak alanla tutsağın kendisi bunun simgesel anlamında anlaşmış görünüyorlardı; kafese kapatılan hayvan, her iki tarafın kafasında, tutsağın kaçmasını önlüyor ve onu tutsak alanlara demir zincirden çok daha sağlam bir biçimde bağlıyordu…”

***

hava aydınladı, kar şimdilik durdu; tekrar yağmaya başlayacağını hissedebiliyorum… kuşlarıma yemeklerini koydum, hepsi buradalar; serçeler ürkekçe kırık pirinç tanelerini yakalama çalışıyor, sığırcıklar yırtıcı ve hızlı, kumrularsa haylaz ve komik ruhlarıyla karın sessizliğini bozuyor…

ve bütün bunlara döndürdüğüm jordi savall melodisi eşlik ediyor…

*bir netflix dizisi, geçmişle dans (stay close). sözler esas kız megan pierce’a ait.

... Kukurrukukur, kumru 
Kukurrukukur, üzülme 
Taşlar, kumru, 
Aşkın ne olduğunu asla anlayamazlar... 

kısa bir süreliğine çok tatlı bir konuğumuz oldu. tezer’in camına çarparak gelen, kızıl kahverengi kocaman bir güvercin. muhtemelen kavgacı martıların gazabından kaçıp sığınmıştı bizim pencereye. insana alışkın olduğu belliydi; hiç ürkmedi… ona biraz yiyecek ve su bıraktık… tekrar kontrol ettiğimde, geride bir rüya hissi bırakarak gitmişti…

bu nedenle çok sevdiğim bir parçanın çok sevdiğim bu yorumunu çalmasam olmazdı…

sílvia pérez cruz‘a gitarıyla raul fernández eşlik ediyor;

cucurrucucú paloma

diyoruz.

1 2 3 37