… onlara sadece bir ölü verecektim. şenliksiz bir ölü…

ölüm ve bahar

kitabı ölüm ve bahar’ı okumaya başladığımda bir süre kitabın içine giremedim… birbirini izleyen, virgüllerle ayrılmış artarda dizilen cümleler karanlık ve bir o kadar şiirseldi. yükselen mor bir dağın sarp yamaçlarının gölgesinin vurduğu, yabancıların arasında, kimseyle göz göze gelemeden adeta bir nehre bakarak okudum ilk sayfaları; derin bir küpün ağzında dönüp duruyor hissiyle… bir gece uyumadan hemen önce yatakta kitabı okurken, aşağıdaki satırlarla birlikte kayarak düştüm hissi yaşadım bir an; artık kitabın içindeydim:

“… Bir gece, gergin göğü ve inmiş ayıyla belki de en berrak olan gecede, sokak kapısının açıldığını işittim. Pencereden sokakta ilerleyen üvey annemi gördüm. Aşağı inip biraz uzaktan takip etmeye başladım. Kapılar kapalıydı, açık birkaç pencere vardı ve ayaklarımın altında döşeme taşları kaynıyordu. Bana baktığını sandığım birisi bir pencereden geri çekildi. Huzursuz oldum, ama uyuyanlar daha huzursuz ediyordu…”

maraldina köyü, karanlık, vahşi ve tekinsiz dünyasına beni kabul etmişti. öldüklerinde ağaca gömülen ve ruhlarının çıkmaması için ağızları çimento ile kapatılan maraldinalılar bambaşka bir gerçekliğin içinde, bir at gibi kişnemesi istenen seyirlik mahkumlara sahip, oğulları babalarına benzesin diye hamile kadınların gözlerinin bağlandığı, bir şiddet sarmalının içinde yaşarken bir o kadar da mor salkımlarla, sarmaşıklarla, kelebeklerle birlikte taştan, kayadan, ormandan, nehirden ve demirden pastoral bir evrenin içindeydiler…

“… Taşın üzerine oturduk; sazların kara öbeklerini ve nehrin bir dilimini görüyorduk; uzaklarda birkaç gölge yükseldi, sudan çıkan kuşlar. Demircinin evinde neler yaptığımı anlatmamı istedi, ateşi körüklemem, kızdığında çamur gibi olan demiri dövmem gerektiğini söyledim. Dövdüğünüz için mi çamur gibi oluyor dedi… demirin çamur gibi olduğunu söylemek kızardığında yumuşak oluyor demenin bir şekli dedim…

mercè rodoreda’nın bu masalsı köyde kurduğu evren metaforlarla dolu; doğayla sımsıkı bağlı bu vahşet alegorisinin ne kadarını anlayabildim bilmiyorum. bir anlamda yabancı olduğun topraklarda ve insanlarla buluşmak gibiydi; uzak olduğumuz kadar yakın ve bir o kadar aşina olduğumuz bu evrende bir süre kalacağım sanırım…

kitap boyunca bana eşlik eden melodiler, miguel llobet soles‘in içinde katalan folk melodileri olan albümündendi…

fotoğraf kitabın uyarlaması olan bir tiyatro oyunundan. bağlantı adresi için lütfen tıklayınız.

Küçük bir ana kendimizi hapsedip,

Or’da yaşayamaz mıyız?

bir şarkı çalmasam olmazdı…

nilipek

küçük bir an

diyor.

Bugün olmazsa yarın sarılacak kalplerimiz…”

Melek Mosso

Ben bu ülkenin kadınıyım. Fikirlerimle, vizyonumla, hayallerimle her yeni gün geleceğe sanatımı işliyorum. Genci yaşlısı milyonlarca sevenim var. Bir kaç kendini bilmeze kalmadı benim ahlakımı sorgulamak, kadınlık onuruma laf atmak. Bu zihniyetteki insanlar kendi yüreklerindeki karanlığı ve sapıklığı bizim hayatımıza da sokmaya çalışıyorlar ama buna asla izin vermeyeceğim, VERMEYECEĞİZ… Ben Isparta’ya elbet gidecek ve şarkılarımı söyleyeceğim. Bugün olmazsa yarın sarılacak kalplerimiz…”

diyen melek mosso var,

umrumda değil

diyoruz.

“Bizler ‘kaslarınızı’ geliştireceğiniz kum torbası değil ancak yüreğinizi ve vicdanlarınızı güçlendirmenin fırsatlarıyız.”

Aynur Doğan

saçmalıklara bir de konser yasakları eklendi! yasaklanan her bir konser için şarkı çalacağım burada.

aynur doğan‘la başlayalım ve keçe kurdan, yani kürt kızı diyelim.

sözler için de şuraya canlı bir performans bırakayım.

… taşraya bakmak, insanın kendi içine bakmasıdır.

– elias canetti, insanın taşrası

rüyamda arguvan’daydım… mevsim sonbahardı… biçilmiş tarlaları, sarı ekinlerin dipleri kaplamıştı; koyu kızıl kahverengi bir toprak sanki sonsuz bir boşlukta bu nefis sarılığa eşlik ediyordu… kapalı ve koyu kurşuni bulutlu bir gökyüzü sarıyı iyice ortaya çıkarıyordu…

engebeli, inişli çıkışlı toprak bir yolda bir grup yürüyorduk, kimlerdi bilmiyorum; adeta yalnızdım… karşımıza, uzakta tek bir ağaç çıktı; yapraksız ve fakat üzerinde sarıdan, kırmıza, kırmızıdan turuncuya dönen meyveler vardı. biz ağaca yaklaştıkça meyveler ağaçtan uzaklaştı ve etrafında dönmeye başladı. en son kendimi sonsuz uzayda güneşin etrafında dönen gezegenleri izliyor gibi hissettiğimi hatırlıyorum; sonrasında karanlık odadaydım…

***

geçen hafta cumartesi günü başlayan ve çarşamba günü biten malatya, arguvan, nemrut yolculuğunun etkisiydi elbette bu rüya, pek çok yeni duygunun, karşılaşmanın, dokunmanın ve hissetmenin sonucu… 

ilk gün malatya’daydık… ikinci gün sabah yaptığımız bir bayram ziyaretinin ardından arslantepe’ye ve nemrut’a gittik… üçüncü günse köylerdeydik… neşe, hüzün, heyecan, merak, şaşkınlık, her şey bir aradaydı… eşim ve kardeşleri için çok duygusal bir memleket ziyareti, çocuklar için bir anlamda geldikleri yerlerden birinin keşfi, heyecanı ve şaşkınlığı idi… benim için ne ifade ettiğini ise anlatmak çok kolay değil… 

yolda olmanın mutluluğu bir yana elimde olmadan, en çok kim olduğumuzu ve bizi biz yapan şeyin ne olduğunu düşündüm bu yolculukta… onyedi onsekiz yaşında doğup büyüdüğümüz yerden, evden çıkıp, kendini bir anlamda yeniden arayarak bulan ve büyüyen bizim gibilerin neyimizi, ne kadarımızı geçmişimizde bıraktığımızı veya içimizde bugüne taşıdığımızı düşündüm…  bütün bu süreçte bir bütün mü olduk yoksa tamamen dağıldık mı bilmiyorum!

geride bıraktığımız insanlar, ilişkiler, duygular, renkler, kokular, dokular ve tatlarla bir şekilde yeniden karşılaştığımızda bir köşeden çocukluğumuz ortaya çıkıyor ve bize göz kırpıyor sanki. biraz alaycı ve biraz da şakacı bir oyuncu gibi ve bizi o yarım kalan oyuna davet ediyor; ustayken şimdi bir o kadar acemiye dönüştüğümüz oyuna… 

*** 

çocukken bir arabamız yoktu… komşularımızla pikniğe, denize giderken bindiğim otomobillerde, otobüs yolculuklarında, dışarıda hızla akıp giden görüntüyü izlemeyi çok severdim. hala yolculuklarda, konuşmadan sessizce dışarıda akıp giden görüntüyü izlemeyi çok seviyorum ve eğer tamamen yeni bir yerdeysem çocukluğumda hissettiğim şeyi hissediyorum; mutlu eden bir heyecan ve merak duygusu, küçük bir kalp çarpıntısı… günümüzde çocukların yolculuklarda dışarıdaki dünyadan çok ellerindeki ekrana bakmalarını anlayamıyorum; bizim dışımızdaki evrenle kurmaya çalıştığımız bağ çok farklıydı sanırım. bunu yargılamak için söylemiyorum veya bizim yaşadığımız daha doğruydu da demiyorum… o bizim gerçekliğimizdi; yaşadığımız şeye doğrudan bakmak ve görmek dışında bir bağ kurma aracımız yoktu…

ortaokul yıllarımda, köfte lakaplı türkçe öğretmenimiz şakir bey’in dersinde, görmek ve bakmak arasındaki farkı anlatan bir denemeyi okuduğumuzda nasıl etkilendiğimi bugün bile hatırlıyorum. bugün hala yapmaya çalıştığım şey bakmak değil görmeye çalışmak; en çok da doğayla bağ kurmak, dokunmak

bu yolculuk benim için yepyeni bir maceraydı; hiç bilmediğim topraklarda baharı karşıladım. taşlara ve toprağa dokundum, yeni çiçeklerle, çalılarla, otlarla, kuşlarla tanıştım… şu sıralar gece uyanıp, tekrar uykuya geçmeye çalışırken zihnimde bu yepyeni coğrafyada geziyorum; yeşeren tarlalarda, malatya ovasının kahverenginin çok güzel tonlarındaki tepeciklerinde, nemrut’un o inanılmaz manzarasına karşı sırtımı tümülüse dayayarak uzanmış halde, arslantape’nin içinde gizli yaşam izlerini zihnimde canlandırmaya çalışarak uykunun derinliklerine uzanıyorum…

bu gezinin benim için iki büyük sürprizi de oldu; birisi karşılaşma, diğeri ise tanışma

çocukluğumun yabani portakal, mandalina bahçelerinin gölgelerinde büyüyen ve bize zehirli olduğu belletilen bir çiçekle karşılaştım isaköy mezarlığında; bildiğimden daha küçük, neredeyse siyaha yakın rengiyle daha koyu renk ve beneksizdi… hafızamda bu çiçeğe dair tek bir kare var geçmişten;

elektrikçilerin apartmanının yan tarafında, şimdi yerinde kocaman apartmanlar olan portakal bahçesindeyim, yalnızım ve yakınında böğürtlenler olan bir portakal ağacının dibinde öylece durarak, parlak mor rengi ve benekleri ile beni beni kendine çeken çiçeğe bakıp, dokunmamak için kendimi zor tutuyorum.

bu karşılaşmada bir tür zambak olduğunu anladım bu çiçeğin; hiç öyle olduğunu düşünmüyordum oysa…

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IMG_4365-300x400.jpg

tanışmam ise arı kuşuyla oldu… karahöyük’de ziyaret ettiğimiz evin yüksek girişinde başımızın üzerinde hızla uçan ve neredeyse tropik renkleri olan kuşlar farkettim. ilk kez böyle bir kuşla karşılaşıyordum. kuş gözlemcisi bir arkadaşa anlattıklarım sonrasında arı kuşu olduklarını öğrendim. çok hızlı oldukları için fotoğraflarını çekemedim ama neyden söz ettiğimi anlamanız için şuraya bir video bırakayım:

***

bütün gezinin fotoğraflarını parça parça instagram hesabımda yayınladım… merak ediyorsanız adresi şöyle; https://www.instagram.com/real.time.moments/

***

burada bir arguvan havası çalmam beklenebilir ama bunu yapmayacağım. yolculuk boyunca zaman zaman kulaklığımı takıp müzik dinledim. malatya’dan çıkıp pötürge’den nemrut’a doğru yol alırken dağların arasından, sürekli yükselerek bir yolculuk yaptık. inanılmaz güzeldi ve ben 6 parçadan oluşan bir listeyi döndürdüm durdum. şimdi ne zaman üç günlük malatya yolculuğumuzu düşünsem bu melodiler içimde dönmeye başlıyor…

(7 mayıs – 20 mayıs)

fotoğraf: isaköy, gülendam anane ve bektaş dedenin damından manzara…

“… Goodbye my tormentor, goodbye…….. Cause everybody knows it’s time………………”   – Michelle Gurevich, Goodbye my dictator

genelde pazartesileri evde oluyorum; neredeyse iki yıldır her hafta aldığım sebze kutum geliyor çünkü. üstüne bir de ada’mız covid pozitif! son üç gündür ona oda servisi hizmeti veriyorum… iki yılın sonunda evden bir kişiyi virüsü kaptırdık; üçümüzse hala bir şekilde covirginiz

bugün oda servisi hizmetinin yanında, stafilokokların antimikrobiyal duyarlılıklarıyla ilgili bir makale okuyorum… arada naneleri yıkadım, kuruladım… pazı yapraklarını yıkadım, buharda pişirdim… arakaları ayıkladım, yanında bulgur pilavıyla birlikte akşam için yemek yaptım… kuşkonmazları öğle yemeği için soteledim…

sabah bir mola sırasında da sevgili g.’nin dj’lik macerası için şarkı seçerken neşeli, dans müziklerinden oluşan bir seçki yaptım…

makale okuma dışındaki bütün zamanlarda bu neşeli liste bana eşlik etti ve itiraf edeyim çok iyi geldi. epeydir soğuk iklimlerin müziklerine öyle bir kapıldım ki, bu canlı, içinden usul usul yanan şarkıları unutmuşum…

naneleri ayıklarken luxus‘la neden saçların beyazlamış arkadaş sana da benim gibi çektiren mi var diye mırıldanırken, arakayla pilavı pişirirken cyndi louper‘in şahane şarkısı kızlar sadece eğlenmek istiyor‘u içimden bağıra bağıra söyledim;

… Eve geliyorum, sabah ışığında 

 Annem “Hayatını ne zaman yaşayacaksın?” diyor. 

Ah anne canım, biz şanslı olanlardan değiliz..

sonra ne mi oldu? akşam üzeri gezi davası patladı! içim çekildi, nefes alamadım bir süre ve listeden büyük ev ablukada şarkısı devreye girdi;

Uzun uzun zaman sonra
Ben de geldim bir noktaya
Bu noktadan aşağısı
Uçurumun başlangıcı

Kendimi tutucam
Çok sabırlı olucam
Napıp edip sonunda
Ben…

Çıldırmıcam
Çıldırmıcam
Çıldırmıcam
Çıldırmıcam

bütün hayatımız bir grup adamın ablukası altındayken çıldırmamak mümkün mü? demiyoruz değil mi?

her şeye rağmen…. çıldımıcazzzz elbette!!! (25 nisan)

***

iki gündür biraz yürüyüş yapmak, biraz da çalışmak için sahile iniyorum; sanırım bunu sürdüreceğim… fotoğraf şahane çalışma masamdan ve günün makalesinin konusu idrar yolu enfeksiyonları söylemesi ayıp!

çalışırken her zaman olduğu gibi spotify’da çağdaş klasik müzik bestecilerinin melodilerini döndürsem de yürürken bana michelle gurevich eşlik etti…

buraya bıraktığım canım michelle’den iki şarkının ilki bu şehirdeki en mutlu günlerimiz olan gezi’ye bir selam çakmak için; ikincisi ise bize mahsus bir versiyonunu duymayı hayal ettiğim şahane bir parça… (27 nisan)

“… Geceleri, çoğu zaman, uyanık, beklerim. Uyuyanların uykusunun kapısında dikilen nöbetçiyim ben…”

– bilge karasu, gece

aniden uyandım… saate baktım; 3.05’ti. sırtüstü yatıp bir süre karanlıkta tavanı seyrettim ve aniden neden yıldönümleri önemli diye düşündüm; bu kutlamalar aynı zamanda hızla akan zamanı geride bırakmamızın da kanıtı değil miydi?…

pazar günü a. ile birlikteliğimizin otuzuncu yılıydı ve ondan önceki günde emekliliğimin ilk yılını bitirmiştim; “zamanın izini” kaybedeli çok oldu, nefessiz koşuyorum adeta…

gecenin bir yarısı gelen bu düşünceleri bir kenera bırakarak gözlerimi kapattım ve pazar günü gittiğimiz belgrad ormanının büyülü ağaçlarının altına uzandığımı düşünüp hafif yağmur pıtırtıları eşliğinde zaman zaman rüzgarla savrularak zaman zaman da hafifçe salınarak sallanan dalları seyrettim; belki hayal ettim demeli ama artık uyanıp tekrar uykuya geçmek için zihnimde o kadar çok doğa yürüyüşü yaptım ki gerçeğinden daha gerçek gibi gelmeye başladı… yıllarca çalıştığım kampüste, doğa izin verdiği müddetçe neredeyse her sabah yaptığım yürüyüşün zihnimdeki halini anlatayım mesela size; ama bu yürüyüşün öncesinde kısa bir simit sarayı keyfim de var…

… çok da uzun olmayan yiyecek sırasına girmiyorum çünkü yanımda genel olarak bir sandviç oluyor; hemen kasaya gidiyorum; önceden cebimde hazırladığım bozuklukları bırakarak açık, büyük fincanda bir çay istiyorum. minik kaseden ucu bozuk maşayla limon almak için biraz çırpınıyorum ama sonunda bir limon parçasını yakalamayı başarıyorum; çayımı getiren aydınlık yüzlü kadınla her zaman olduğu gibi birbirimize gülümsüyoruz. dışarı çıkıyorum, köşedeki boş olan masaya yerleşiyorum. bir kül tablası varsa onu kendimden uzaklaştırıyorum ve karşımdaki otlar, çalılıklar ve seyrek ağaçlardan oluşan boşluğa bakarak çayımı yudumluyorum. bu uzun sürmüyor ve kendimi en sevdiğim toprak yola bırakıyorum… hava bulutlu, keskin bir güneş yok ve renkler parlak. kuşburnunun yanından geçerken kalabalık bir serçe grubu hızla havalanıyor ve uzaklaşıyor. gülümsüyorum… henüz kuşburnunun meyveleri yok, beyaz çiçekleri açmış, yani mevsim bahar. bu yolda ilk kez yürüyor gibi dikkatle etrafıma bakıyorum ve doğanın yavaşça uyanışını izliyorum. toprak zeminde geyiklerin, köpeklerin ve kuşların ayak izlerini ayırt edebiliyorum artık. hep karşılaştığım dişi sülün hızla çalıların arasına kaçıyor ve uzaklaşıyor benden. yolun bir tarafında böğürtlenler, kuşburnu ve yabani çalılıklar, küçük meşe ağaçları var; güneş onların arkasından hafifçe yükseliyor. yolun batı tarafı ise tamamen otlarla ve dikensi bitkilerle kaplı; yüksek boylarıyla rüzgarda hafifçe savrulan bu otların çıkardığı sesi seviyorum. hışırtılar ve hatta doğanın “fısıltıları”; dinlediğim ve yoğunlaşmaya çalıştığım nefesimle ve otların sesi birbirine karışıyor ve zihnim bulanıklaşıyor… bu noktada yol ikiye ayrılıyor; soldan doğuya doğru devam edersem tamamen vahşi doğa ama “ofise gitmem gerekiyor” ki bunun asıl karşılığı şimdi “uyumam gerekiyor” hissi; bütün bu yürüyüş onun için. aklım orada kalarak güney yönünde ilerleyip ormana giriyorum; geyiklerle karşılaşma ihtimalim olan ormana… huzmeler şeklinde güneşin sızdığı, koyu yeşil karanlıkları ve parlak açık yeşil düzlükleri olan genç bir kızıl çam ormanı burası. yanlış bir şeye basmamak için dikkatlice adımlarımı atmaya çalışırken ve geyikleri ararken uykuya dalıyorum genelde, bazen uzun kulaklı bir yabani tavşan uyumadan hemen önce hızla yanımdan geçiyor; eğer onu takip etmeye kalkarsam bu uyuyamadığım anlamına geliyor… (18 nisan)

***

saat 4.10… ve evet tavşan beni yatakta tutmadı ve hayır bu gece yukarıdaki doğa yürüyüşünü yapmadım. dediğim gibi pazar gününden beri uykuya geçebilmek için zihnimde belgrad ormanlarında yürüyorum; yağmurla ve kuş sesleriyle. ama şimdi mutfak masasında bunları yazıyorum ve bu seslere chopin‘in raindrop prelude‘e eşlik ediyor. (23 nisan)

fotoğraf heligan’ın kayıp bahçeleri’den. kaynağı için şuraya lütfen.

başladığım 1Q84 kitabını bu sabah erken saatlerde bitirdim… her ne kadar haruki murakami’nin yaşayan en iyi yazarlardan biri olduğunu düşünmeyip, nobel edebiyat ödülü alacak söylentilerini ciddiye almasam da kendisini pek severim; 1Q84 de şu sıralar tam ihtiyacım olan şeymiş doğrusu. neredeyse 2 aya yayılan bu okuma bir önceki yayında da yazdığım gibi “pause” işlevi gördü benim için; zihnimdeki gürültüyü susturdu ve her kitabı elime alışımda, buralardan uzaklaşıp, iki ayın gökyüzünde ışıldadığı 1Q84 yılına sessizce sıvıştım. geriye dönmek için tek ihtiyacım olan kitabın kapağını kapatmaktı…

***

bugün ofiste çalışıyorum… bir süredir gelmiyordum. caddebostan’daki ofisten taşınalı epey oldu; burası eve bir durak yani yürüme mesafesinde ve neredeyse ev kıyafetleri ile çalışıyorum. üzerinde çalıştığım makale yaşlı bireylerde inaktif aşı etkinliği ile ilgili. yeni işle birlikte bambaşka bir dünyanın içine girdim ve yepyeni şeyler öğreniyorum… az önce makaleye ara verdim ve karnabahar yemeği ve bulgur pilavı pişirdim; artık dışarıdan neredeyse hiç yemek yemiyoruz. bu fiyatlarla anlamsız ve imkansız!

epey kriz yaşadık geçmişte ama sanırım bu en serti ve bir çöküşe doğru gidiyoruz… her evde ve her yerde olduğu gibi bizim evimizde de sıcak konu ekonomi ve sürekli artan fiyatlar; çocuklar tedirgin ve mutsuz!

şimdi size bunları yazarken arkada ayşenur arslan’ın medya mahallesi’ni dinliyorum; yemek yaparken dinlemeye başlamıştım. içinde olduğumuz durumu neredeyse yaşadığımız ve her hücremizle hissettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de durmadan yorumları ve “analizleri” dinliyoruz; içimizi kanırta kanırta…

***

bu gece bir rüya gördüm… aslında bir sürü rüya ama aklımda net kalan sadece bu. antalya’da hıdırlık kulesinin çaprazında kule gibi yüksek ve yukarıya çıktıkça daralan antik bir taş binanın içinde bir cafe’de oturuyordum; karşımda birisi vardı ve ona bir şeyler anlatıyordum ama kim olduğunu asla hatırlamıyorum; yüzü bir sisin ardında. arkada bir şarkı çalıyordu ki bu şarkı antalya’daki ilk sabahımda yaptığım yürüyüşte yukarıda fotoğrafını paylaştığım sokakta mermerli’ye doğru yürürken spotify’da rastgele bir listede çalmaya başlamıştı. büyülenmiş ve hemen sonrasında yılın ilk mor salkımını görmüştüm…

evet o şarkıyı dinliyoruz tabii. jane birkin ve yosui inoue birlikte söylüyor;

canary canary

yani kanarya kanarya.

… Yolcuydu, başına her türlü şey gelebilirdi, hazırdı buna, ama bütün yolcular gibi gene de her şeyin yolunda gitmesini, her şeyin ayağına gelmesini için için beklemişti; gizli, kaçak, saklangen bir duyguydu bu…

antalya kaçamağımın sonuna geldim… havaalanına gelip çantamı teslim ettikten hemen sonra uçağımın neredeyse üç saat sonraya ertelendiğini öğrenince kendime bir kahve aldım, bilgisayarımı açtım ve camların ardındaki sıcak ve çöl tozlarıyla parlaklığını ve canlılığını yitirmiş havayı unutmaya çalışarak yağmurlu bir havada benim için yepyeni olduğunu düşündüğüm bir cafe’de olduğumu varsayarak spotify’daki çok sevdiğim caz listesini döndürmeye başladım; arkada açtığım bir youtube videosu da bana gerekli yağmur hissini sağlıyor…

yıllardan sonra ilk kez antalya’ya yalnız geldim ve kendimi anneme, ablama ve antalya’ya bıraktım… annemle birlikte, hatırladığım bütün çocukluğumun ve erken gençliğimin geçtiği evde, yıllar içinde değişen, evrilen yepyeni bir dil evreniyle, konuştuk durduk… üniversite yıllarımda çekildiğim sakin bir liman hissi yaratan bu ev artık içinde pek çok anının, sözcüğün, fısıltıların, kahkahaların, neşenin, hüznün, acıların, nesnelerin yığılı olduğu, koyu yeşil bir bahçenin ortasında, ağaçların arasından süzülen ışık huzmeleriyle birlikte koyu gölgeleri olan ve tek göz odadan oluşan bir ev gibi; her şeye rağmen dingin, huzurlu ve sessiz…

ablamla büyüdüğümüz kaleiçi’nde sapsarı limonların, çiçekleriyle meyvelerin yan yana olduğu turunçların altında oturup uzun uzun konuştuk bir gün… hayatın kendi normali içinde beni yoran, içimde yük olan şeyleri, birikenleri ona ağır ağır, bazen hafifçe gözlerim dolarak anlattım… sakinleştim… hafifledim… bu hayatta hiç bir zaman aslolan kadın dayanışmasıdır, kadını kadın anlar gibi bir bakışa sahip olmadım ama bir kızkardeşle büyümenin güzelliğini, ayrıcalığını, neşesini ve güvenini kendimi bildim bileli hissettim. çocukluğumdan beri genel olarak sessiz, çok da konuşkan olmayan ve renklerle ifade edecek olursam pastel tonlarda biriydim ailemdeki pek çok kişiden farklı olarak ve fakat her zaman ablamın renkliliği, ışığı, canlılığıyla neşelendim ve iyi hissettim…

ve antalya… antalyam… kaleiçi’ni bir turist gibi, sokak sokak gezdim bu defa. bunu en son üniversite yıllarımda yapmıştım sanırım; bilmiyorum… insanın hafızası tuhaf oyunlar oynuyor ve hafıza denen şey kendi kurgusunu yaratıyor yıllar içinde… bazen boğazımda kocaman bir yumru vardı ve o yumrunun orada takılı kalmaması için de gözyaşlarımı özgür bıraktım… istanbul’daki son haftalarımda murakami’nin 1Q84 romanı benim için zihnimden geçenleri durdurmak için bir “pause” tuşu işlevini görmüştü; gecenin bir yarısı uyanıp o kocaman kitabı kucağıma alıp okuyordum; bazen bir gecede iki kere falan. antalya’da bu “pause” tuşu hiç şüphesiz kaleiçi oldu…

bir gece rüyamda 1Q84 romanında bilge karasu‘nun göçmüş kediler bahçesi kitabı anılıyordu; sabah uyandığımda bu rüya mıydı, yoksa gerçekten gece okuduğum bölümlerde bu geçiyor muydu diye düşündüm uzun uzun ve romanı karıştırdım. elbette geçmiyordu, romanda tengo’nun kediler kentine yaptığı yolculuklar zihnimin kıvrımlarında uykuya yatmış bu kitabı çağırmıştı sadece. 1997 yılında, tezer’in doğduğu yıl alınmış ve okunmuş bu kitap sessizce tekrar hayatıma giriverdi ve antalya’da bana eşlik etti; daha iyi bir can yoldaşı olamazdı; bir süre başucu kitabım olacak sanırım…

***

bu gezinin şahane bir güzelliği de sevgili nurşen’le akdeniz’e karşı oturup uzun uzun sohbet etmek oldu; yıllardan sonra birbirimize gerçekten kavuşmuş olduk böylece… o uzun sohbette geçen bir cümleyi buraya bırakıp susacağım: “bizim gerçekten kim olduğumuzu bilenler hemen yakınımızdaki bazı arkadaşlarımız değil, blog arkadaşlarımız belki de…

***

uzun yürüyüşler yaptım ve her defasında şehrin sesini dinlemek yerine kendimi müziğe bıraktım. ama bana antalya’nın sesi ne diye sorsanız hiç tereddüt etmeden kumru kuğurtusu ve kanat çırpıntısı derim… kumrular ve güvercinler her yerde; antalya her sabah güne derin ve yoğun bir tonda bu seslerle başlıyor…

ve uzun yıllardan sonra ilk kez bu coğrafyaya ve iklime ne kadar ait olduğumu hissettim… yıllar içinde yaşadığım kentlerde ve iklimlerde kendimden vazgeçmiştim sanki diyerek nefis bir akdeniz albümü bırakıyorum buraya…

1 2 3 38