sabah kucağıma yuvarlanır,
usulca sarılırım ona
…”
– raven howell, petunya günleri


kıymetlidir elbette ama yazın, sıcaklar başlayınca tadım kaçıyor. eskiden sıcağa daha dayanıklıydım; malum antalya’da doğdum, büyüdüm… sabahları alışkın olduğum enerjiyle kalkamıyorum; bu sabah da öyle oldu. dişlerimi fırçalarken yaptığım egzersizlerle başladım güne her zaman olduğu gibi, ama nedense yoruldum, ardından diğer egzersizlerimi de kendimi zorlayarak yaptım; kulağımda spotify’da bulduğum “feel good morning mix” listesinden parçalar çalıyordu; işte ilk parça.

sonrasında balkondaki çiçeklerle ilgilendim, balkonu yıkadım, salonu toparlayıp akşamdan salonda kalan kadehleri, meyve tabağını yıkadım, kabak çekirdeği artıklarını attım. artık müzik dinlemeyi bırakmış, YouTube’da sağlık temalı bir video dinlemeye başlamıştım; sağlıkla ilgili yayın yapan YouTuber’lar beni genel olarak delirtse de dinlemekten keyif aldığım birkaç hekim var; örneğin osman müftüoğlu ve murat aksoy. bu noktada delirmenin zirvesi olan bir örneği de vermeden geçmeyeyim. günümüzün longevity çılgınlığının “divası” saydığım ayşegül çoruhlu, ipek özbey’le yaptığı programda uzun uzun patlıcanın ne kadar sağlıklı olduğunu anlatıyordu. o sırada ipek özbey “nasıl yiyelim patlıcanı, siz nasıl pişiriyorsunuz?” gibi bir soru sordu. yanıt efsaneydi; önce bir sessizlik oldu, ardından, “Mesela kabuklarıyla smoothie yapabilirsiniz…” dedi; sonrasında zaten ayşegül çoruhlu’nun yemek yapmadığını öğrendik. zaten genel olarak tarif ettiği hayat, normal bir insanın sürdürebileceği bir hayat değil!

neyse sağlık meselesi de sınıfsal bir konu diyerek burayı geçeyim…

mutfaktaki çiçeklerle ilgilenmeye başladığımda köşe adlı blogunu çok sevdiğim sevgili elif derviş’in YouTube kanalı okuryazar keçi‘ye geçtim ve froggprince burak görün’le yaptıkları kitap podcast’ı 3K (kitap•keçi•kurbağa) sohbetleri’nden kazuo ishiguro yayınını dinlemeye başladım…


kahvaltıyı hazırladım, a. kalktı ve kahvaltıda iş konuştuk, o çıktıktan sonra mutfağı toparlarken yayını dinlemeye devam ettim. bir ara yazarın noktürnler kitabından söz ettiler ve bu kitap bende de vardı diyerek yazarın kitaplarının olduğu rafa gittim. kitabı alırken, dün arayıp bulamadığım mavi oktav defterleri de gözüme ilişiverdi. bu kitabı dün senin için aramıştım, sevincim; bıraktığın yoruma yanıtı burada vereyim istiyorum. doğrusu albüm beni sakinleştiriyor ama herkeste aynı etkiyi yapar mı bilmiyorum. emekli olup bu işi yapmaya başladığımdan bu yana, özellikle odaklanmak için dinlemeyi tercih ettiğim çağdaş klasik eserler sakinleşmemi de sağlıyor, çünkü bazı metinler beni fena bunaltıyor 😉 öte yandan bu melodiler ve özellikle max richter’in bazı albümleri bende meditasyon etkisi yapıyor…

şimdi kahvemi yaptım, masama geçtim ve çalışmaya başlamadan önce her zaman olduğu gibi spotify’daki çalışma listelerimden biri olan study with me-neoclassical‘ı döndürmeye başladım…


kapak fotoğrafı mutfak penceremin önündeki çiçekler… sıcaklar özellikle petunyalarımı perişan ediyor…

Herkes, içinde bir oda taşır...”
-franz kafka, mavi oktav defterleri



sesiyle uyandım gece… “ne yapıyorsun?” diye bağırıyordu bu ses, sonra bir kaç kere tekrar etti soruyu ve ardından “ne oluyor sana? dedi; sert ve ürkütücüydü. sesin nereden geldiğini anladım… ardından kadının sesini duydum ama ne dediğini anlamadım. sonra adam kadına ne olduğunu söyledi; bir ailenin mahremiyetini korumak için bunu yazmayacağım. tek söyleyeceğim şey bağırılan kişinin en fazla yedi yaşında bir erkek çocuk olduğu! ve yaptığı şeyin, kesinlikle böyle bir tepkiyi ve bağırılmayı haketmediği…

bir an çocuğun sinir krizinin eşiğindeki bir insanın sesine benzeyen ağlamasını duydum ama bu çok kısa sürdü, bir dakika bile değil muhtemelen; sonrası gecenin derin sessizliği! saate baktım, ikiye çeyrek vardı…

uykum tamamen kaçtı, kalp atışlarım hızlandı ve bir an nefes alamadığımı hissettim. benim okuduğum, dinlediğim ve duyduğum her şeyi zihnimde anında görselleştirmek gibi zaman zaman sinir bozucu olabilen bir “durumum” var. bir ara araştırmıştım bunu; zihinsel imgeleme kapasitesiyle ilgili bir şeymiş. mesele bilişsel yani ve ben spektrumun sonların da olmasam da bu mesele için “ortanın sağındayım” anlaşılan… neyse konumuz bu değil! ama zihnimde, ayrıntılarını bilmediğim salon eşyasız bir tiyatro sahnesine dönüştü; oyuncular 40’lı yaşlarında bir kadın ve erkek ve onların çocuğu olan yedi yaşında bir oğlandı. üzerlerinde yazlık pijamaları ile salonun ortasındaki şey bakıyorlardı…

tahmin edersiniz, genelde kuş tüyü kadar hafif olabilen uykum, kaçtı gitti; oyun bitti, salon karardı ve “sağda solda” sürekli konuşan psikiyatrist ve psikologlara arada içimden söylediğim “… insanları bir salın…” cümlem havada asılı kaldı… bazı durumlarda, özellikle çocuklarla ilgili konularda, insanları salmanın mümkün olmadığı gerçeğiyle yeniden yüzleştim…

geceleri uyku kaçıp gittiğinde, bunu fırsat bilerek olduğundan daha da karanlık bir hale bürünmüş düşünceler hücum ettiğinde ne olduysa o oldu tabii; kalktım, biraz evde dolaştım, su içtim ve beni her zaman sakinleştiren the blue notebooks albümünden birkaç parça dinledim… yatağa geri döndüğümde, a. her şeyden habersiz derin uykusundaydı; “elini sırtıma koyar mısın?” dedim ve gözlerimi kapattım…


yazının kapağı pablo picasso’nun çok sevdiğim uyku temalı resimlerden biri olan panjurlu pencerenin önünde uyuyan kadın (sleeping woman with shutters). 1936 yılında yapılan bu resimdeki kadın, marie-thérèse walter’mış. sınırlı renk paleti olan ve yumuşak, kıvrımlı biçimli bu eser dinginlik, içe dönüş ve kırılganlık duygusunu bir arada yansıtıyormuş… kaynak için tıklayınız.

“… elimle tutamadığım
hiç görmediğim, yaşamadığım
büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
…”
– bülent ortaçgil



hatırlıyor musunuz? bizim karşı çatıdaki martı çiftimiz… bu yıl elbette yeniden yavrulama sezonunu açtılar. mart ayının başından beri devam eden bu üçüncü maceramızda yine çok şey yaşandı; şimdiye kadar neden hiç söz etmedim, bilmiyorum.

bu yıl üç tatlı yavrumuz oldu. on gün öncesine kadar üçü de yaşıyor, güzel güzel büyüyordu. sonra bir gün komşulardan biri çatıya dördüncü bir yavru bıraktı. muhtemelen bir yerden düşmüştü ve yaşasın diye onu çatıya bırakmaya karar vermişlerdi. doğrusu, bu fikir benim çok hoşuma gitmedi; böyle durumlarda doğaya müdahale edilmesini pek doğru bulmuyorum.

tabii, dördüncü yavrunun gelişiyle çatıda işler biraz karmaşık bir hâl aldı. normalde üç yavrumuzun ikisi birlikte takılırken, benim “yalnız kurt” dediğim üçüncüsü daha çok kendi başına vakit geçirmeyi seviyordu. yeni gelen, hafifçe aksayan ve korkmuş görünen yavru en çok onun ilgisini çekti. sürekli yanına geliyor, ona uzun uzun bakıyor, birlikte vakit geçiriyordu.

ben bu yavrunun çok yaşayamayacağını düşünürken aksaması azaldı; hatta çatıda kendi başına yiyecek aramaya bile başladı. ama ailemiz hep birlikte bir şeyler yerken onun yalnız kalması içimi parçaladı.

işler böyle biraz yoluna girmiş gibi görünürken biz iki günlüğüne şile’ye gittik. döndüğümüzde “yalnız kurt” ve dördüncü eleman artık yoktu. ada’mız, birlikte kaçmış olabileceklerini söyleyerek meseleyi olumlu bir yere çekmeye çalıştı ama muhtemelen ikisinin de başına bir şey geldi; çünkü henüz uçmayı bilmiyorlardı.

iki gün önce, kalan iki yavrudan biri daha sabah kalktığımızda yoktu. şimdi, önceki yıllarda olduğu gibi, tek yavruyla kaldık anlayacağınız. bu doğanın kendi dengesi; sonuçta her martı çiftinin bütün yavruları hayata tutunsaydı, artan martı popülasyonunun yaşamını sürdürmesi de zorlaşırdı. hele günümüzde martıların denizi bırakıp sokak aralarındaki çöp konteynerlerine, hatta kedi mamalarına dadandığını düşününce, insan bu kayıpları daha kolay kabulleniyor…

iki gündür tatlı ve hafif serin bir rüzgar var; bunun tadını çıkarıyorum. sabah kahvaltımı balkonda rüzgarı hissederek, bizim hayatta kalan tatlı martımızın uçma çalışmalarını yüzümde bir gülümsemeyle izleyerek ve bülent ortaçgil şarkıları dinleyerek yaptım. o yüzden bugün şarkımız bülent ortaçgil‘den olsun.

“… Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak...”
tomris uyar

ülke gündemi girdi… dün akşam yemeği hazırlarken farklı bir şey dinleyeyim diye açtığım öyküdeki ifadeler son bir haftadır hissettiklerimin özeti gibiydi… melisa kesmez’in kalanlar öyküsü sözünü ettiğim bu öykü.

“… Bir dönem her şeyin yolunda gittiğine neredeyse inanacak oldum.
Ama öyle şeyler oluyordu ki, ben istediğim bahaneyi uydurayım, istediğim çiçeği ekeyim, balkonu botanik parkına çevireyim, “Canım evim” diye duvarlara falan sarılayım, kapıyı pencereyi dışarının çirkinliğine istediğim kadar sıkı sıkı kapatayım, dışarıda fokur fokur kaynayan cinnet açık unuttuğum bir aralık bulup içeri süzülüyor, beni ağılı bir duman gibi sinsi sinsi zehirliyordu…”

bayram da geldi ve geçti… tatilin son günlerine doğru ada’dan kaptığım bir solunum yolu enfeksiyonu ile ağırlaşan zihnim yeniden kendine geldi ve her defasında olduğu gibi olan bitenin ilk şokunu atlatıp yeni duruma uyum sağlamaya da başladık elbette; işime gücüme, okumalarıma, farklı şeyler dinlemeye ve izlemeye yeniden döndüm; bütün bunlar gündemi de takip etmeme engel değil; bu konuda bir “bağımlı” olduğumu kabul ediyorum artık! (2 haziran)

yine günler geçti… 16 haziran bugün. zamanın bu kadar hızlı geçmesini kaldıramıyorum artık! tomris okumalarım ve bu okumaların izleğinde karşıma çıkan eski filmleri izlemek, bir anlamda geçmişle meşgul olmak, beni zamanın çok başka anlarına, anılarına, duygularına savuruyor… yüzleşmeler (1995-1999) ve tanışma günleri/anları (1989-1995)’ndan sonra en başa döndüm… şimdi 1975-1979 dönemini kapsayan sesler yüzler sokaklar günlüklerini okuyorum… 1975’te tomris 34, ben 7 yaşındayım; aşağıda ilkokula yeni başlayan küçük kız!


bazı açılardan bambaşka bir tomris var karşımda. dünden bu yana bir cümlesine takıldım kaldım: “… Asıl üzüntü veren yaşlanmak değil, uslanmak. Bizlere hiç yakışmıyor üstelik…”

artık bir anne bunları söylerken, oğlu 8 yaşında, evinde elektrik süpürgesi yok, yan apartmanın kapıcısına bahçede iki halısını çırptırmasına, belki de çırptıramamasına demeliyim, dair yazdıklarından öğreniyorum bunu; 21 mart günü, yani doğum günümde “… Dönüşte, baharı zorla getirme adına mimoza, dereotu, hıyar, ve semizotu aldım. Değişken bir mevsimdeyiz…” diyor. henüz her mevsim her sebzenin ve meyvenin olmadığı, turfanda yılları…

4 nisan cuma günü televizyonda kaçak varmış; tek kanallı zamanlar… bizim evin ve aslında o sıralar çevremizdeki herkesin çok sevdiği bir diziydi kaçak! haksız yere karısını öldürmekle suçlanan ve idam cezasına çarptırılan bir hekimin, doktor richard kimble’ın hikayesini anlatıyordu dizi. biraz internette dolaşınca, dizinin oynadığı saatlerde türkiye’de sokakların boşaldığını, insanların dizinin olduğunu akşamlar misafir kabul etmediğini öğrendim. konusu dışında hiç bir şey yok hafızamda ama evde büyük heyecan yarattığını bugün gibi hatırlıyorum. aslında yetişkinler içindi ama tek kanallı televizyon günlerinde her şey hep birlikte izlenirdi… tomris’in 4 nisan günü diziye dair yazdıkları şöyle;

“Bugün cuma. TV’de Kaçak dizisi var yani. Yakalanmasa da olur, Kaçak, hep kaçsa. Şövalyeliğin ve Mohikanlığın bitişine yakılmış bir ağıt nasıl olsa. Kitleleri ardından sürükleyişi bu yüzden…”

şimdilik bu kadar; sonra kaldığımız yerden devam ederiz… gitmeden dizinin ana temasını buraya bırakıyorum…

fotoğraf geçen haftaki küçük şile kaçamağımızdan…


“Fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar bütün insanlar gibi…”

bora ayanoğlu


başlamadan önce, sevgili neslihan’ın yorum olarak bıraktığı sorusuna buradan yanıt vermek istiyorum; neden yazıyoruz sorusuna “yanıtım” geliyor şimdi anlayacağınız… 

elimde kalan ilk günlüğüm 22 nisan 1985 tarihinde başlıyor; 17 yaşındayım ve “neden insanlar bu kadar kötü…” diye başlamışım yazmaya. motivasyonum belli ki bir iç döküş, hatta sızlanma… sonraki sayfalarda ilk aşkımın izleri çok yoğun, üniversite sınavına girmişim ve berbat geçmiş; kazanamayacağımı bilmenin huzursuzluğu benimle, antalya yazının ağır, sıcak günleri satırlara sinmiş, zamanın kesinlikle daha yavaş aktığını yazdıklarımdan hissediyorum… 

okuduğum kitaplardan ilk kez 4 temmuz 1985 günü söz etmişim:

“Bugünlerde boyuna kitap okuyorum. Önce Tanrıların Arabaları‘nı okudum. Ama sevmedim o kitabı, çok ciddi kanıtlar öne sürüyor ama çok sıkıcı… Şimdi ise Benden Selam Söyle Anadolu‘ya adlı kitabı okuyorum. Harika bir kitap. Bu kitapta yazılanlar doğruysa, her şey değişecek benim için. Ankara’dan gelirken otobüste Şeker Portakalı‘nı okudum ve ağladım. Çok güzel bir kitap. Canım artık bir şey yazmak istemiyor. Biraz okurum veya resim yaparım şimdi. Tatil sıkıcı!” Antalya 12.10 

İlk kitap alıntımı 10 temmuz 1985 günü yazmışım:

“… Okuduğum kitaptan notlar alıyorum. Lefteri Kanakis’in sözleri ilgimi çekti. «Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » diyor. Bu benim için asla doğru değil. Her şeyi oluruna bırakmak, aldırmamak! Ayrıca Drossakis’in bir şiiri var:
Güneş der ki yeryüzüne:
Uzayda dönüp duran sersem,
Hala çocuk gibisin
Ateşle oynayan bir çocuk gibi…»
Bitmemiş bir şiir bu. Beni çok etkiledi. Acaba kitabın sonlarında bitecek mi? Bu kitapta beni en çok etkileyen kişi Drossakis oldu. Bir devrimci o!… Aslında onu tam anlamış değilim…
Bugünlerde hep böyle anormal saatlerde yazıyorum. Ev ancak bu saatlerde boş çünkü ve saçmalıyorum.
«Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » ASLA!” Antalya / 10.30 


ara ara günlüklerime döndüğümde, yıllar içinde yazma örüntümün pek değişmediğini fark ediyorum; içerik değişiyor, kaygılar değişiyor, memleket meseleleri, dünya meseleleri ve benim meselelerim değişiyor ama örüntü hep aynı. aslına bakarsanız olayın şu meseleler kısmı da pek değişmiyor galiba; en azından memleket için hala aynı serzenişlerde bulunabiliyorum. 

yukarıda andığım günlüğü 17 yaşında yazmaya başlamış gibi görünsem de bu ilk değil anladığım kadarıyla, çünkü yeniden başlamaktan söz ediyorum bir yerlerde; öncesini yok etmişim muhtemelen… yazma ihtiyacımı tetikleyen şeyi biliyorum; Küçük Kadınlar ve elbette Jules Verne kitapları başta olmak üzere tutkunu olduğum diğer kitaplar… bu kitapların bazıları hala benimle, aşağıda bir kaç tanesini bırakıyorum; aslında küçük kadınlar da var tabii ama onu bulamadım şu an… çocukluğumda ve erken gençliğimde bir yazar olmayı hayal etmemin tek nedeni ise kesinlikle küçük kadınlar‘ın jo’su, yani josephine march idi… 


bir öykü denemem var çocukluğumda; ortaokulun son yılı, lisenin ilk yılı olabilir; daha sonrası kesinlikle değil. fabrika’da çalışan genç bir kızı anlatıyordum. bir yakınıma okuttum; kim olduğunu söylemek istemiyorum, hala hayatımda ve onu çok seviyorum. okuduktan sonra “güzel ama bu senin bilebileceğin bir hayatı anlatmıyor, o yüzden böyle bir şey yazamazsın”a denk gelen bir yorum yapmıştı. tam cümle bu değildi ama içeriğin bu olduğuna o kadar eminim ki. çünkü bende yarattığı his, şu andan baktığımda, “bu sefil hayatımda ben ne yazabilirim ki o zaman” olmuştu! sonrasında bu his hep benimleydi… üniversiteye başlayınca bu düşünceden uzaklaştım; artık bambaşka bir hayatı deneyimliyordum ama ortaya yeniden çıkan bu hayalin peşine düşemedim, okuduğum çok iyi kitaplar korkuttu beni sanırım; haddimi aşma endişesini de belki o ilk yorum besledi, kimbilir… 

yıllar içinde kesintili de olsa günlüklerle, daha geç dönemlerde rüyalarımı yazarak, şimdilerde çizerek ve görsellerle de desteklenen bir rüya günlüğü tutarak ve radyo z ile yazmaya devam ettim. başta öyle miydi bilmiyorum ama en azından erişkin olduktan sonra yazmanın benim için bir tür kendim üzerine düşünme, kendimi sağaltma, hayat içinde yerimi bulma, bir yer edinme, kalıcı bir iz bırakma ihtiyacı ve bir anlam arayışı olduğunu anladım; iyi bir okuyucu olmaya çalışmam ve sözcüklerle bağ kurmayı öğrenmem işimi kolaylaştırdı… radyo z ile de bir ölçüde yazdıklarımın okunmasını isteme duygum beslendi sanırım, bunu itiraf etmem gerekiyor… 

emekli olup kendimi bambaşka bir iş deneyimi içinde bulmam da bütün bunların bir sonucu aslında; okuduğum ve düzeltmelerini yaptığım içerikler sağlıkla, mikroorganizmalarla, tedavilerle, ilaçlarla, hastalıklarla ve hastalarla ilgili olsa da benim işim sözcüklerle, cümlelerle ve anlamla… 

yıllar içinde radyo z’de, yani burada, sıkı takipçilerim oldu, beni çok mutlu eden yorumlar yaptılar, çok tatlı ve hala hayatımda olan arkadaşlarım var. blog dünyasının çok değerli olduğunu düşünüyorum; eskisi gibi değil elbette, pek çok kişi blogları bıraktı ve instagramın renkli dünyasına kaçtı ama ben fotoğrafların altındaki uzun metinleri okuyamıyorum; o mecra benim görsel görsel olarak kayıt altına aldığım bir alan; ön tarafta birbirini farklı renklerle, farklı açılarla tekrar eden görüntüler, araya kaçamakların ve başka şeylerin girdiği bir hayat olsa da, arka tarafın gölgesinin bir kaydı aslında; burada da bir iz bırakma devreye giriyor sanki… 

uzun bir yanıt oldu değil mi? sahi siz eğer yazıyorsanız, günlük tutuyorsanız mesela, hala blogunuz hayattaysa, instagramda sadece fotoğraflarla yetinmiyorsanız, neden yazıyorsunuz? bunu yeniden sormak istiyorum… 

şarkımız çok ama çok eski bir şarkı olsun. bazen çocukluk “travmalarımdan” 😉 biri olan o öykünün kaynağı bu şarkı mıydı acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. evrensel gazetesi’nde şarkı ile ilgili çok güzel bir yazı var. yazıdan bir alıntıyı aşağıya bırakayım. o küçük kızın duygu evrenini besleyen şeylerden bir kısmını anlamak için bu yazı çok iyi bir kaynak: 

“…. Fabrika Kızı, Naim Dilmener’in tanımlamasıyla, “proleter sınıfı Türkçe popa dahil eden ilk örnek”ti. Yine Murat Meriç’in 100 Şarkıda Memleket Tarihi kitabında da üzerinde durduğu gibi, önemli bir köşe taşı olma özelliği taşıyor şarkı: “O güne dek aşk meşk ilişkileri ve kimi bireysel dertler dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen pop müziğin yüzünü memleket meselelerine döndüğü ilk plak bu. Komşu oğlunun, Boğaziçi’nde yaşayan tatlı kızın ya da okuldaki sarışının değil, bizzat bir işçi kızının hikâyesi. Sonrasında çoğalacak, Tamirci Çırağı’yla zirveye ulaşacak bir zincirin ilk ve güçlü halkası…” 
yazının tamamı için tıklayınız.

yukarıdaki gözler «Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » diyemeyen kıza ait… bugün elinde olmadan, kitabı yeniden okursa, bu sözleri olduğu gibi kabul etmekten korkuyor!

Mezarıma iki ünlü şarkıyı birleştirip:
Je ne regrette rien
çünkü I did my way
yazılabilir rahatça.”
-tomris uyar



saat beş gibi uyandım, yarım saat kadar yatakta döndükten sonra kalktım… her sabah yaptığım gibi güne başlayıp sonrasında “tomris çalışmamı” sürdürdüm… a. kalktığında “ne yapıyorsun?” dedi. “tomris’e çalışıyorum” dedim ve “ne yapacaksın, bugün ofise gidecek misin?” diye sordum. “gitmem gerekiyor ama dinlenmek istiyorum” dedi. benim de çalışmam gerekiyor ama canım hiç istemiyor; hava çok güzel, bulutlu, rüzgarlı, tomris’in mezarına gidelim” dedim. “tamam” dedi… kahvaltımızı yaptık ve sonrasında hazırlanıp zincirlikuyu mezarlığı’na gittik… tomris’in yattığı yer pinlenmişti, kolayca buluruz demiştik ama o kadar kolay olmadı. baş tarafında, yaygın olan dikili mezar taşlarından yoktu; baharın yeşilliği ve çiçekleriyle kaplanmıştı… annesiyle birlikte yatıyor tomris ve üzerleri pespembe çiçeklerle kaplı… mezarlıkta yürürken topladığım birkaç kır çiçeğini başucuna bıraktım; onu yanımda hissetmek için de mezarın üzerinden minik bir taş, içi boş bir salyangoz kabuğu ve kurumaya müsait, şu nevi şahsına münhasır dediğim türden çiçeklerden aldım. elbette bir kaç pembe çiçeği de kurutmak üzere kitabımın arasına koydum.

bu tomris çalışma meselesi için yarim bir tür kazı yaptığımı söylüyor; bu yaklaşımı çok sevdim. yaptığım şeye bu adı vereceğim ben de… arkeolojiye olan sevgimi düşününce bu sürpriz olmayacaktır sanırım.

şimdi ben susacağım ve tomris’ten bazı alıntıları buraya bırakacağım. dört farklı kitaba ait bu metinlerin bağını bulmak, anlamaya ve hissetmeye çalışmak, tomris’in duygu dünyasına yaklaşmaya çalışmak “kazı”dan başka nedir ki!


“…Taşınma serüveninin fatura atma, kitap eleme, dosya temizleme ve özellikle gözden geçirme bölümü o sıralar hazırladığım Aramızdaki Şey‘in Akşam Alacası öyküsünde kullandım, geçmişin baskısını biraz attım üstümden…” Yüzleşmeler: Bir Uyumsuzun Notları (1991-1995)

“… Geçmişin yükünden kurtulma işlemine o saatlerde girişmiş, ne yazık ki çabasına değmemişti, fazla bir şey birikmemişti ki: Havagazı, telefon, su, elektrik faturaları günleri dolduğunda atılmıştı, zaten atılmasalar da pek yer kaplamayacaklardı…

Bir kaç gün önce, gözden çıkardığı, bir daha okumayacağına karar verdiği kitapları karton bir kutuya yerleştirmişti… De acaba? çünkü kişi, bu eleme telaşında bazen belki bir daha okumayacağı ama geçmişin vazgeçilmez bir parçası saydığı kitapları sonradan bulamayınca kendine içerlerdi, biliyordu. Bir daha nesnel bir bakışma göz atmalıydı onlara. Tamam, kararı kesin… O aydınlıkta taşınılmaz bir yük gibi görünüyorlar. Ama her nedense ikindiyi onlardan birini okumakla geçirmişti: Herhalde veda anlamında…

Böyle yağışlı gecelerde, dışarıda sürüp giden mırıltı, içinin kargaşasını yatıştırır, onu yalnızlığından sıyırıp düşlere ya da gerçeklerin kaynaklarına sürüklerdi.

Sözgelimi eleme işlemine neden faturalardan başlamıştı? Fotoğraflarla mektuplarla yüzleşmekten korktuğundan mı? Yoksa geçenlerde başladığı karmaşık öykü kafasında yeterince biçimlenmediğinden mi? İkisi de olabilir. Yeter ki düşünsün, yanlış-doğru bir sonuca varsın. Nasılsa kitapları, bu didişmenin dışındaydı. Hangilerinin hangi sevdiklerinin işine yarayacağını titizlikle kararlaştırmıştı. Yarın artan kitaplar alındıklarında o kutu da boşalacaktı…

Çalışma masasının başına geçti, genişleyen boşlukta yeni öykünün ilk tümcesini yazdı:

Çocuğa rastladığında akşam çöküyordu.

Evinde, gece yağmurunun kokusundan ve mırıltısından yoksun kalınca da öykünün ikinci paragrafını yazmakta zorlanmadı. Sonra dünkü kuşluk saatlerini yeniden yaşamak isteğiyle fotoğraflarla mektupları elemeye girişti. Fotoğraflarla baş edemedi: Profesyonellik becerisine göre mi, taşıdıkları anı birikimine göre mi değerlendireceklerdi? Hepsini geçmişin bellek arşivine kaldırmak daha akıllıcaydı. Bu arada onlara bakarak çocuğa bir ad yakıştırma umudu da iyice sönmüştü. Ölmüş bir şair dostunun önerisine uymaya karar verdi:

Duvarlara fotoğraf filan asma
Ve konsol ve ayna çerçevelerine
Hele aile resimleri hiç mi hiç
Baktıkça renksizliğe dönüşüveriyor
Olmayan bu zaman parçaları-sen ne dersen de
.

Öykünün ilerlemesi, çocuğa –yazıda kullanmasa bile– bir ad bulmasına bağlıydı. Hemen mektuplara geçti. “Renksizlik” ve “olmayan zaman parçaları” aklını kurcalasa da ona dostça tınlayacak bir ad bulmaya çalıştı. Kendisini sonradan suçlayan bir zamanki has dostlarının, kendisine sonradan saygı duyan bir zamanki has düşmanlarının mektupları dışında hepsini yırtıp çöpe attı.

Ne garip ki eğilimler ortaktı: Sevenleri onu “sahip olunamayacak” yapı özelliğinden ötürü suçluyor –oysa eski mektuplardan anlaşıldığına göre başlangıçta bu özelliğini çekici bulmuşlardı– düşmanlarıysa –sözcüğü yumuşatırsak– karşıtlarıysa, tok sözlülüğünü dik başlılığa vardırmasını kınıyorlardı. Bu eleştiriler kendisinin kestiremediği anlarda yapıldığına göre olmayan bir zamanın parçalarıydılar, sevgiye/öfkeye dayansalar da renksizdiler…” Akşam Alacası, Aramızdaki Şey

bu noktada izninizle araya girip yukarıdaki şiirin tamamını buraya bir fotoğrafla bırakacağım. bu sayfa tomris’in Günlerin Tortusu (1980-1984) kitabından.


“… Tanıştığımızda ben yeni evlenmiştim; Turgut, nicedir evliydi. Bir gün birlikte olacağımız ikimizin de aklının ucundan geçmemişti; ayrıca aramızda önemli bir yapı farkı vardı. Ben sırılsıklam âşık olduğum zaman bile çevremdeki güzellikleri kaçırmamaya yatkınımdır. “Bir önceki sevgililerimden devralınan inceliklerin” sonraki sevgilileri güzelleştirdiğine inanırım. Oysa Turgut Uyar’ın monogam aşkı, yanındaki sevgiliden başka kimseyi görmez, hiçbir şeyin bu öğenin yer almadığı iki kişilik bir dünya özler, geçmişi bütünüyle silindiği, geleceği güvenceli olduğu sürece bir şimdiki zaman peşindedir. Evliliğimizdeki en büyük çatışma bu zıtlıktan doğacaktı sonraları. Turgut, beraber anı elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla davranacak, ben de hiçbir rekabetin sözkonusu olmadığı alanda boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım…” Tanışma Günleri/Anları (1989-1995)



yine son sözü tomris’e bırakıyorum elbette; melodilerimiz de ondan. bu arada my way şarkısı da fransız şansonlarından geliyor; o yüzden aslını da ekliyorum…

“… Demek mesleğimin koşulları yıldırmamış beni! Mezarıma iki ünlü şarkıyı birleştirip: Je ne regrette rien çünkü I did my way yazılabilir rahatça…”*

*Pişman değilim hiçbir şeyden; çünkü kendi yolumdan gittim.

“burası zihnimin değirmenleri”
-neslihan k.


öncelikle sevgili neslihan için. öte yandan bir süredir aklımda olan bir soruyu sormak için de…

neslihan için çünkü dün çaldığım parça onun mindmills adlı blogunun “burası zihnimin değirmenleri” diyerek özetlediği zihinsel altyapısını oluşturuyor… buralarda olmayı açıklamak için daha iyi bir tanım olabilir miydi bilmiyorum…

tam da bu noktada diğer nedene geliyorum. geçtiğimiz günlerde sevengül sönmez’in mektuplar, anılar, günlükler ve otobiyografiler başlıklarıyla yaptığı dört seminere katıldım. zaten zihnimde dönüp duran “neden günlük tutuyorum, neden rüyalarımı yazıyorum, neden radyo z var?” sorularını bu seminer programı iyice derinleştirdi.

sahi neden yazıyoruz sevgili blog arkadaşlarım? instagram paylaşımlarımızda fotoğrafların ötesinde neden minik de olsa notlar, metinler bırakıyoruz…

belki bana doğrudan, belki bloglarınızda, belki de bir fotoğrafın altında bunu yazarsınız…


neslihan’a yayının altına yaptığı yoruma yanıt verirken “yarın belki bambaşka bir versiyonunu çalarım şarkının. sana sürpriz olsun” demiştim. sonra olayı büyüttüm ve bir liste yaptım. spotify hesabı olmayanlardan özür dilerim…

önce biraz radyoluğumu yapıp şarkı hakkında bir şeyler anlatayım…

1968’de çekilen the thomas crown affair filmi için yazılmış bir şarkı “the windmills of your mind”. müziği michel legrand’a, sözleri alan ve marilyn bergman’a ait. ilk kez noel harrison söylemiş. sonra şarkı kendi hayatını yaşamaya başlamış adeta… oscar kazanmış, yıllar içinde sting’den dusty springfield’a kadar birçok müzisyen tarafından yeniden yorumlanmış…

şarkının evreni döngüsel; bir düşünceden ötekine dönüp duran bir zihin gibi. sözleri de spiral, çember, atlıkarınca, saat ve rüzgâr ekseninde dönme hissi üzerine kurulu. hiç bitmeyecekmiş hissi yaratıyor insanda…

fransızca versiyonu “les moulins de mon cœur” adıyla yayımlanmış. sonra aynı melodi dünyanın farklı yerlerinde başka sözlerle yeniden söylenmeye devam etmiş… fransız chanson’larından caz yorumlarına kadar çok farklı biçimlerde dinleyebiliyorsunuz bu parçayı…

bizim memleketteki en ilginç izlerinden biri ise nesrin sipahi’nin söylediği “git istersen”… birebir çeviri değil ama melodik yapısı aynı…

aslında neslihan’a sürpriz olarak çalmak istediklerim benim çok sevdiğim iranlı farhad mehrad ve oscar peterson trio yorumlarıydı ama orada kalamadım. bu ikisinin dışında listeyi yaparken keşfettiğim japonca versiyonların yanı sıra arapçasına bayıldım…

parça bittikten sonra da biraz daha içinde dönüp durmak isterseniz diye listeyi buraya bırakıyorum…

fotoğraf son cunda gezisinden…

As the images unwind
Like the circles that you find
In the windmills of your mind.”
– alan ve marilyn bergman

uzun bir sessizlik oldu, böyle olsun istememiştim oysa. nisan çok yoğun bir aydı; sonrasında hemen yazarım diye planlıyordum ama olmadı. çünkü istanbul’dan birkaç günlüğüne kaçtık. ilk gün sabah yola çıktık ve önce zeytinliğe gittik. anemonları kaçırmıştım ama doğa inanılmazdı, çılgın bir yeşillik ve çiçekler sarmıştı her yeri, dereden gelen su sesi bütün zeytinliği dolaşıyordu… önce suyun sesini dinleyerek ağaçlara ve büyük kaya parçalarına tek tek dokundum, açan çiçekleri tespit ettim. malum hıdırellez günlerindeydik ve içimden hızır ve ilyas’la konuşuyordum. her zaman olduğu gibi mütevazı masamızı kurduk, şarabımızı açtık ve bir gün orada daha uzun saatler, daha uzun günler, haftalar geçireceğimiz zamanları hayal ettik…


zeytinlikten ayrılmadan önce annemin tembihine uyup 40 zeytin yaprağını, dileklerimle birlikte derenin sularına bıraktım…

o geceyi kaz dağlarının içinde bir glamping kamp alanında dom çadırda geçirdik, zeytinlik için bu bir alternatif olabilir mi diye düşünüyoruz çünkü; hala kararsızız. sonraki iki gün ayvalık’ta macaron mahallesinde küçük tatlı bir konuk evinde kaldık; adı “latibula” idi. herkesten ve her şeyden uzakta, güvenli, huzurlu ve gizli sığınak anlamına geliyormuş bu latince sözcük; şu günlerde ihtiyacımız olan şey yani ve bu tamamen tesadüftü; yine bir gün cunda adası’nda deniz kıyısında şarabımızı yudumlarken ne acaba bu sözcüğün anlamı diye bakınca öğrendik bunu. öğrendikten sonra da en az yarım saat bir karabatağın balık avını izledik uzaktan; o her suya daldığında biz de derin bir nefes alıp suya daldık. sonrasında a. kendisini tamamen sessizliğe bıraktı, ben de sahil boyunca taş, midye ve çiçek keşfine çıktım. yıllardır çok keyifle satın alıp kuruttuğum çiçeklerin doğal ortamlarının deniz kıyısı olması inanılmaz bir sürprizdi benim için…


bir diğer öğrendiğimiz sözcük de mahalleye adını veren macarondu. aman makaron diye okumayın, c ile yani macaron! latince’de marjoram, rumca’da macaron ve türkçe’de mercanköşk olarak bilinen bitki bu mahalleye adını veren… rivayete göre zamanında rum sakinler pencere kenarlarına mercanköşk ekerlermiş, mahallenin adının buradan geldiği söyleniyor. eve gelince deniz gezgin’in bitki mitosları kitabına baktım —bu kitaba ilişkin ciddi şüphelerim var, buram buram kötü çeviri kokuyor notunu da buraya bırakayım, aşağıda da göreceksiniz bunu zaten. her neyse kitapta mercanköşk için yazılanlar şöyle;

Mercanköşk, Latince Origanum “dağların neşesi” anlamına gelir. Aristoteles leyleklerin kavgadan sonra yaralarına mercanköşk sürdüğünü aktarmıştır. Mercanköşkü aşk tanrıçası Aphrodite okyanusun derinliklerinden çıkarmış ve güneş ışığının en parlak düştüğü dağların yükseltilerine bırakmıştır. Bu yüzden mercanköşk okyanus gibi kokar ve aşkı temsil eder. Akdeniz dünyasında çok yaygın olan ve klasik çağlarda mutluluk otu olarak bilinen mercanköşkün, gökgürültülü havalarda sütün etrafına püskürtüldüğünde kesilmesini önlediğine inanılırdı…”

mevsimden dolayı her yer gibi mahalle de çok sakindi, insanlar güler yüzlü, huzurlu, dingin ve yavaştı; bu küçük kaçamaklar en çok “yavaşlamak” ve “durmak” için hoşumuza gidiyor sanırım. mis gibi kokuların yayıldığı bir kaç fırın, kadın işletmecilerin yoğun olduğu küçük lokantalar, kafeler çok tatlıydı… bir de akşamları meyhanelerde rakı içen her yaştan kadın gruplarına rastlamak çok hoşumuza gitti.

son gün öğleden sonra döndüğümüzde mahallede bir ölüm olduğunu öğrendik, sokağa sandalyeler atılmıştı, evin kapısı açıktı, bir cenaze evininin ruhu, gözleri kızarmış, hüzünlü insanlarla birlikte etrafı sarmıştı; sokak derin bir sessizliğe gömülmüştü… akşam yemeğimizi birer kadeh rakı eşliğinde bir çiftin işlettiği meyhanede sessizce yedik, müzik açamadıkları için özür dilediler. olur mu dedik ve onların acısına sessizce sarıldık… masaya otururken birbirimizin gözlerinin içine bakıp “hayat” dedik! her şeyin özeti buydu…

anlatacak çok şey var elbette ama gerek yok o kadar ayrıntıya girmeye. ama söz etmeden edemeyeceğim bir ayrıntı, yıllar sonra yeniden bergama antik kentine dönmekti. 1989’da toplulukla bir iyonya gezisi yapmış ve bergama’ya o gezide gitmiştik. yine aynı mevsimdi, her yer çiçeklerle kaplıydı, başımızda papatya taçları ile gezmiştik tüm iyonya’yı… uzun aralıklarla antik kentlere gitmenin en güzel yanı, devam eden arkeolojik kazılar sonucunda kentin yavaş yavaş ayağa kalktığına tanıklık etmek. keşke bir de yıllar hafızamızı bu kadar törpülemese…


son söz olarak da tomris’in izleğinden söz etmemek olmaz; bu çok keyifli yolculuk elbette devam ediyor. burada söz etmek istediğim ise nurdan beşergil’in rüzgar çıktı kitabı. tomris, yüzleşmeler kitabında bir yazıda nurdan beşergil’in zamanında adam öykü’de yayımlanan bir öyküsünü anıp, nurdan beşergil’e dikkat etmek gerektiğini söylüyor. yola çıkarken yanıma aldığım kitaplardan birisi bu kitaptı. kitaba adını veren öyküden küçük bir alıntıyla birlikte burada susayım ve nefis bir parçaya ortamı bırakayım.

“… Bütün güzel anıları önüne katıp götürdü rüzgâr. İçimizi burkan, burnumuzu sızlatan, gözlerimizi yaşartan anıların sağından esti, solundan esti, yerinden kımıldatmadı. Kimine göre yarısı dolu, kimine göre yarısı boş olan bardağı devirdi, kırdı; artık kimse bardağı görmedi bile.…”



“… Bugün “Mayıs Bir”!
Bir Mayıs’ta İstanbul
Bizim olmuş gibidir!…”
-Nazım Hikmet, İstanbul’da 1 Mayıs



bu fotoğraf ve bu albümle hafızama kazınacak!
evde, çalışarak ve meydanları takip ederek geçirdiğim günün sonunda müziğe dönmeye karar verip canım giovanni mirabassi’nin bugün yayınlanan più avanti‘siyle karşılaştığımda boğazıma çöken ağırlıktan kurtuldum!

alıntıdaki nazım şiirinin tamamı için tıklayınız.
fotoğrafın kaynağı için tıklayınız.

1 2 3 50