kategori

classic
“you don’t need new landscapes, you need new eyes“ ― Marcel Proust   ofise gelmeden önce kahvaltımı kampüsteki bir simitçide yapıyorum. genellikle kendi sandviçim ve onların çayı ile elbette; bu sabah da öyle yaptım. taze fesleğenli yumurtalı sandviçe  kitabım ve glenn gould’un bach yorumları eşlik etti. havada hafif bir sonbahar serinliği vardı; şükürler olsun Eylül’e...
Read More
devam ediyorum… ve bu parçada jakub józef orliński‘ye cappella dell’ospedale della pietà eşlik ediyor. yine vivaldi ve bu sefer sento in seno  diyoruz. kulaklığı takın ve sesi açın derim…
Read More
twitter’da gezinirken sevgili bahar’ın, “counter tenor michaelangelo’nun david’ine benziyor.. insanı çaresiz bırakan bir kombinasyon olmuşsunuz bayım” diyerek paylaştığı bir youtube videosuyla günüm şahane başladı. gencecik polonyalı kontrtenor  jakub józef orliński‘yi burada paylaşmasam olmazdı; hala onunla devam ediyorum çünkü… söylediği parça antonio vivaldi‘nin Il giustino‘sundan vedro con mio diletto
Read More
a&a için sandviçler yapıldı. şimdi evin ve sabahın sessizliğinde kahvem ve filmimle başbaşayım. ve dışarıda kuşlar ağaran günün eşiğinde uçuyorlar. birazdan ev bir süreliğine hareketlenecek ve sonra kapının çarpılmasıyla ben kahveme ve filmime geri döneceğim; yine bir süreliğine…” diyerek güne başladım bugun. sabah saat dört gibi uyandım ve altıya kadar yatakta dönüp durduktan sonra kalktım....
Read More
nasıl sonlanır bu iş, burada yazmayı nasıl bitiririm diye düşünürdüm. bir arkadaşım vakti geldiğinde kendiliğinden olur demişti… sanırım öyle oluyor ve ben buraya gittikçe daha az geliyorum. en son kaş’da yazmıştım. belki ruhum hala orada olduğu için yazamadım, bilmiyorum. epeydir ağır bir sis perdesinin altındayım sanki. bu ülke, olan bitenler, iş, bitmek bilmeyen yaz, bitmek...
Read More
eskisi gibi buraya yazmak konusunda da pek istekli değilim  sanırım; hayatla bağ kuran sözcüklerle aram iyi değil epeydir… ama tatar çölü’nü okudum ve bitirdim; buraya yazmasam olmazdı. bu kitabı okumanın tam sırası mıydı yoksa okunacak en kötü zamanda mı okudum hala emin değilim. bu kadar köşeye sıkıştırıldığımız bir hayatın içinde bir kalede mahsur kalma metaforuna...
Read More
günlerce onu dinlerim…bir yazarı kaybettiğimizde ise tahmin edersiniz onun metinlerine, söyleşilerine geri dönerim; bir tür veda etme biçimi bu benim için, bir tür “dua“… şu sıralar da ursula ile vedalaşıyorum… fotoğraflarına bakıyorum ve söyleşilerini okuyorum. yıllar önce, karanlığın sol eli gibi bir kitap yazıp, bütün bildiğimiz ve bize dayatılan cinsel kimlik anlayışını kökünden değiştiren bir...
Read More
grilik hakim havaya; yağışsız, koyu bir grilik… bu sabah da öyleydi. enstitü’ye yürürken yağmur diledim… ofise geldim. kendime küçük bir kahvaltı tabağı hazırladım, mutfaktan aldığım çayı sevmediğim için kahve yaptım. bunlarla uğraşırken odadaki ışık aniden değişti. cama döndüm ve ‘dünyayı tozpembe buldum’ bir anda… gülümsedim… ve elbette fotoğrafını çektim… bu tozpembe hal sağanak bir yağmur gibi geldi...
Read More
dünyaya bakmayı bırakıyor ve kendi sesini unutmaya başlıyor… bir süredir durumum bu; yaşadığım hayatın bana olan yan etkisi; llaçlar gibi bir yandan sağalırken bir yandan zehirleniyoruz… dün uzun bir aradan sonra dünyaya bakmaya gittik. bulutlu nefis bir göğün altında, sadece dalga ve martı seslerinin olduğu kumsalda, bir kaç kaçamak yapan çift, anne ve babasıyla sahile...
Read More
uçuşan perdelerle eve yayılan rüzgarı ve yağmurun nemini içime çekerek bütün pencereleri kapattım. yağmuru dinledim ve gelen güze sarılıp tekrar uyudum. bu sabah sevgili ege ve güz  için handel‘den care selva‘yı dinleyeceğiz. çünkü bugün sonbahar ekinoksu… ve fotoğraf ege’den… soprano karina gauvin söylüyor. arp, alexander weimann ve çello amanda keesmat.  
Read More
1 2