epeydir bizim mutfak balkonunun penceresinde takılıyorlar. yavrularla ve serçelerle değil ama bu güzellikle epey samimi olduk. eğer yemleri kalmadıysa pencereye iyice yaklaşıp içeriye dik dik bakıyor…

bir ara yanlışlıkla çavdar unu alıyorum diye aldığım çavdar tanelerini pencerenin önündeki klimanın üzerine koymakla başladı her şey. çavdar taneleri bitti, buğdaya geçtim şimdi de bulgur veriyorum. sanırım mutfak alışverişine kuşlar için de bir şeyler eklemem gerekiyor;  evde doyuracak boğaz arttı anlayacağınız 😉

yukarıda yazdıklarımı dün öğleden sonra yazıp devam edememiştim. şu an sabah 4.20… saat üç gibi uyandım ve tekrar uyuyamadım. az önce kalktım!

akşamdan salonda kalan bardakları, çekirdek ve meyve tabaklarını mutfağa getirdim. hafifçe salonu toparladım. mutfak tezgahındaki yıkanmış bardak ve tabakları yerine kaldırdım. t. sesimi duyup geldi… bana bir kaç yıldız gösterdi, sıcaktan yakındı ve artık uyuyacağım diyerek odasına gitti; gençliğin paralel evrenine…

kargalar bir şeyin telaşındalar epeydir, her yerden çığlık çığlığa sesleri geliyordu ama şimdi sustular; martıların sesi geliyor daha çok. sahilden gelen araba sesleri yavaş yavaş artıyor. karantina günlerinin sessizliğini özlüyorum…

spotify’ın benim için hazırladığı haftalık yeni listeyi çalmaya başladım ve üçüncü parçada takıldım; epeydir dönüyor ve bana eşlik ediyor…

uzun ve yorucu bir gün başlıyor; şimdi biraz zihnimi durduracak bir şeyler yapmalıyım ama gitmeden şu dönen parçayı çalıyorum.

evet morning roots geliyor

bir guillaume poncelet melodisi bu.

 

 

“Yol kendine bir yer bulamamış kişinin özlemidir…

oruç aruoba, yürüme

 

 

 

sevgili vnf.’e bir tür başsağlığı mesajı yazdım. gerçekten içinde ona ait derin bir yer olduğunu hissettiğim iki insandan birisiydi çünkü o.

bana yazdığı yanıtta bir neşet ertaş türküsü çalmamı istedi…

evet, blog evreninde tanışmamızın nedeni radyo z’nin manifestosundaki “başkasına karışmam ama neşet ertaş’ı sev; en az bir neşet ertaş türkün olsun bu hayatta…” sözü olan vnf. için dinliyoruz şimdi…

yar imiş meğer.

ben doğru düzgün oruç aruoba okumadım; hep ihmal ettiğim biri olarak kaldı. tek okuduğum kitabı yukarıda alıntı yaptığım yürüme. kaç yıl oldu okuyalı onu bile hatırlamıyorum ama bu cümle kalmış aklımda…

fotoğraf öğle tatili yürüyüşünden…

Peri masallarını gerçek olana kadar fısılda

Gecenin bizi nasıl hissettirebileceğini merak et

— washti bunyan, glow worms

 

 

yeni bir normale dönüyor gibi görünüyor ama sanırım baharın bambaşka bir bahar olduğu gibi yaz da bambaşka bir yaz olacak!

her yıl doğanın yeniden uyanışı beni heyecanlandırır ve o yeniden uyanışı takip etmeyi çok severdim ama bu bahar farklıydı; sessizliği ve tedirginliği farklı bir boyutta hissettiğim ve benim için detayların ama özellikle doğadaki detayların daha fazla fark edildiği bir  bahar oldu. kendi içime, bedenime, nefesime odaklanmam bir yana çalıştığım kampüste yaptığım kısa veya uzun yürüyüşlerde tamamen doğaya odaklandım. bugüne kadar hiç fark etmediğim kır çiçeklerini gördüm, tanıdığımı sandığım kır çiçeklerinin, otların, ağaçların bambaşka formlara dönüşen evrelerini takip ettim, ne zaman filizlendikleri, ne zaman tohuma kaçtıklarını öğrendim. içlerindeki renk değişimlerini, aldıkları ışığa göre nasıl biçimlendiklerini, her yağmuru ardından nasıl da parıldadıklarını, yolunu kaybeden tohumların tutundukları yerde nasıl da hayatta kaldıklarını fark ettim…

o kendini sürekli tekrar eden ritmin aslında  değişen koşullara, rüzgara, yağmura, insansızlığa göre nasıl da değişebileceğini hissettim

sanırım bundan sonra bir süre bu bakış ve hissediş benimle olacak ve muhtemelen zaman içinde başka bir şeye evrilecek; vakti gelince göreceğim!

***

doğaya yüzümü her döndüğümde yıllardır vashti bunyan‘ın just another diamond day albümünü dinlerim.

bahara veda ettiğimiz bugün de o albümden glow worms‘u dinleyelim birlikte.

ateş böcekleri doğanın, yaşamın ve umudun antik sembollerinden kabul ediliyor dünyanın bazı yerlerinde ve şarkıda dediği gibi;

“ateş böcekleri izlememiz gereken yolu gösteriyorlar…”

 onları görmemizin pek mümkün olmadığı bu hayatın içinde belki de başka semboller bulmalıyız…


 

Glow worms show the path we have to tread

Dreamers, we should be asleep in bed

Moving slowly through the springtime air

Holding moments in the depth of care

Holding moments in the depth of care

Whisper fairy stories till they’re real

Wonder how the night could make us feel

Loving, living more with love to stay

Long past sadness that was in our way

Long past sadness that was in our way

Dawntime mist begins reflecting light

Waking sun, we’ll soon forget our night

Love me through the day and I’ll with you go

Into summer and the next year’s snow

Into summer and the next year’s

uyandım. gördüğüm saçma sapan bir rüyanın yaşattığı hisle başlamıştı muhtemelen bu ağrı… dün akşam izlediğim 27 mayıs haber ve yorumlarının  etkisiyle olacak bir idam cezası almıştım rüyamda; işte ve benim hiç ilgim olmayan bir konuyla ilgili olarak üstelik… bunalmış halde ve ter içinde uyandığımda hemen kalktım. yirmi dakika kadar qigong hareketleri yaptım; ağrı biraz hafifledi. sonrası malum sabah!

servise bindiğimde twitter’da bir kaç tatlı sürpriz vardı!

ilk sürpriz benim çok ama çok sevdiğim before üçlemesi filmlerinin dördüncüsünün before the end olarak yapılsa nasıl olacağının deneysel bir gösterimiydi…

vimeo’da yayınlanan bu video’da jesse (ethan hawke) ve céline’i (julie delpy)  covid19 günleri’nde sanal bir buluşmada izliyorsunuz.  ilk izlediğimde, kesinlikle gerçek sandım ve keşke üçüncü film olsaydı bu diye düşündüm…  oysa bu görüntüler, 30 nisan ve 12 mayıs 2020’de TIFF için cameron bailey’nin ethan hawke ve julie delpy ile yaptığı söyleşilerdi. yapılan kurgu video ise sosyal medya  için kuleshov etkisinin bir uygulamasıydı. konuya yabancı iseniz lütfen italik ve bold olarak yazdığım her şeyi tıklayın; ayrıntılar orada saklı…

***

bir diğer sürpriz ise,  twitter’da takip ettiğim dust to digital hesabının yayınladığı, 1963 yılında newport folk festivalinden  john lee hoker‘ın canlı boom boom performansıydı.  burada onu çalmayı çok isterdim ama maalesef youtube’da bulamadım.

şimdi, 1969 yılından bir diğer  canlı performansı burada çalayım;

***

sabahın bir diğer güzelliği ise kampüste yaptığım yürüyüşteki kır çiçekleriydi. bu bahar kantaron çiçekleri her yerde; uzun yıllardır ilk kez bu kadar yaygın bir şekilde açtıklarını görüyorum.

sarı, açık ara, en sevdiğim çiçek rengi…

bu sabah da uyandığımda annemin sözleri zihnimde çınladı; “kalkın çeşmelerden zemzem suları akıyor”… kendi çocukluğunun bayramlarından bir anekdottu bu aslında; ninesinin sözleriydi! sanırım hiç bir zaman bayram sabahlarını, babamla ve bizimle, hayal ettiği gibi yaşayamadı. bu bayram her hücremle hissettim bunu ve itiraf edeyim içim sızladı. bunu biliyorum çünkü artık ben de bazen bazı anları evdekilerle hayal ettiğim gibi yaşayamıyorum…

bizim evimizde bayram sadece, zamanında annemle babamın arasında geçen el öpme şakasının, yarimle benim aramda geçmesiyle ve  büyüklere açılan telefonlarla yaşanıyor o kadar. çocuklarınsa artık olayla hiç bir ilgisi yok…

bugün, belki de herkesin evlerde kalması nedeniyle, içimde hafif bir buruklukla bayram meselesini daha fazla düşündüm…

bizim çocukların aksine, benim çocukluğumdan bayrama dair çok fazla anı ve anekdot var aslında; her bayram annemin diktiği yeni elbiseler, alınan ayakkabılar, koç dedenin evinde kocaman bir yer sofrasında yenen kalabalık bayram yemekleri veya antalya’da isek bizde veya nihal teyzelerde yapılan neşeli bayram sabahı kahvaltıları, anneannemin efsane oklavadan çekme tatlısı, peş peşe yapılan bayram ziyaretleri, bayram ziyaretine gelenlere sunulan şeker ve tutulan kolonyalar…

kolonyanın yeniden çok revaçta olduğu bu günlerde insan elinde olmadan neden o zamanlar her gelene kolonya tutardık diye düşünmeden edemiyor insan; hijyene çok düşkün olduğumuz için mi?

bu meseleyi biraz gugullayınca kolonyanın tarihine dair yazılarla karşılaştım. bugün bildiğimiz anlamda kolonyayı memlekette 1880’lerden itibaren kullanmaya başlamışız ve kolonya öncesinde konuklara gül suyu sunarmışız meğer; bunu düşününce hijyen değil muhtemelen ferahlık ve tazelik sunmak niyet…

 

her bayram olduğu gibi bizim evde bir bayram havası yok tabii. sıradan bir tatil günü geçiriyoruz.

ben balkonda bunları yazarken annemin çeyizi olan pembe incecik porselen bir fincandan darjeeling çayımı içiyorum, a. içeride çalışıyor, t. bize akşam yemeği için bir şeyler hazırlıyor ve kızımız a. odasında takıları için kendisine bir pano yapıyor.

hava sabaha göre biraz daha ılık, dışarıda daha fazla hareket var çünkü +65’in sokağa çıkma günü; ama sadece onlar değil sanki herkes sokakta… (17.15, 24 mayıs)

***

dün yukarıdaki satırları yazdım ama öylece kaldı.

şimdi bayramın ikinci günü. çocuklar hala uyuyor. a salonda, ben kendi çalışma masamda çalışıyoruz.

bugün hava serin ve yağmurlu…

bir kahve molası vermek için kalktım; kahve demlenirken bu yayını bitiriyorum.

çalacağım parça bana çalışırken eşlik eden antony‘den

the spirit was gone

diyoruz.

 

bir sabah; tekrar etmeyen şey ise sert rüzgar ve ardından gelen yağmur…

bu sabah da her zaman olduğu gibi 4.55‘de alarmım çaldı ve kalktım. mutfağa gidip ilacımı içtim. ardından banyoda yüzümü yıkadım ve dişlerimi fırçaladım. salona geçip pencereleri ve perdeleri açtım ve 25 dakika qigong çalıştım. saat 5.30 olmuştu; biliyorum çünkü alarmım tekrar çaldı. belim zorluyor bugünlerde ve vücut ağrılarım geri döndü; ağrılar muhtemel düzgün uyumadığım için. geceleri yine zihnimi durduramıyorum!

sonrasında giyindim ve standart makyajımı yaptım. saçlarım idare eder ama kaşlarım tamamen yoldan çıkmış durumda; bunu çözmem gerekiyor artık!

salonun  pencerelerini ve perdeleri kapatıp mutfağa geçtim. önce kendime moka pot’la her sabah olduğu gibi minik bir kahve demledim sonrasında iş yeri için kahvaltımı ve öğle yemeğimi hazırladım; kahvaltı için rokalı, avokadolu ve zeytin ezmeli bir sandviç öğle yemeği içinse haşlanmış siyah pirinç, zeytinyağlı semizotu ve baharatlı bir yumurta. alarmım tekrar çaldı saat 6.25 olmuştu. mutfağı toparladım, çantamı yerleştirdim, ceketimi, ayakkabılarımı giydim, maskemi taktım, çıktım. saat 6.34‘tü…

rüzgar o kadar sert esiyordu ki şemsiye hiç bir işe yaramadı. üstüm yeterince kalın değildi, ıslanmıştım ve serviste yol boyunca çok üşüdüm. uykuyla uyanıklık  arasında kucaklaşmanın kitabı‘ndan okuduğum eduardo galeano cümleleri içimde gezdi durdu…

İyi ki insanın zihni ayrıca yol alıyor.

Dün ve bugünün bir araya geldiği , birbirini tanıyıp kucaklaştıkları tek bir yer var o da yarın

***

artık ofisteyim, masamın altındaki minik ısıtıcıyla ayaklarımı ısıtmaya çalışıyorum ve niye bilmiyorum uzun bir arada sonra  chavela vargas dinliyorum. çok özlemişim…

şimdi birlikte,

si supieras‘ı dinleyelim.

fotoğraf dünden…

 

Galileo ve Darwin’in de söylediği tek şey şuydu:

Düşündüğümüz şekilde olmak zorunda değil.”

— ursula k. le guin

 

 

 

canımız ursula’nın boşa geçirecek vakit yok kitabını, içinde kendi yaptığı gelincik resimleri ve basra körfezindeki kapıların kilitlerinin ve tokmaklarının olduğu bir kartpostalla ilettiği zaman çok mutlu olmuştum. niye bilmiyorum, belki de ege’nin kartpostala yazdığı sözler yüzünden, kitabı uzun süre yanımda gezdirdim fakat okumadım. sonunda okuma konusunda çok da verimli geçmeyen bu covid19 günlerinde, servisle işe gelip giderken, sarı bir marker’la bir sürü cümlenin altını çize çize kitabı bitirdim.

ege kartpostalda “Açıkcası romanları ya da anlatıları kadar güçlü bulmadım bu denemelerini ki şiirlerini bile çoğu insanın aksine güçlü bulurum. Denemeleri yaş aldıkça hissedeceklerimin de farklılaşacağını daha sert yüzüme vurdu…” yazmıştı. yaş aldıkça, insanın bedenindeki ve zihnindeki değişimlerle birlikte hissettikleri de kesinlikle değişiyor; bu değişimi hissetmeye başladığım yaşlara geldim sanırım.

***

benim bu denemelere dair hissettiğimse, sanki yaşlı olan ursula’ya daha uzak hissettiğimdi. bu duyguyu kızıma, ada’ya, anlatmaya çalışırken, yaşlı olan patti smith’in duygu dünyasına ursula’dan daha yakın hissettiğimden söz ettim. bu şu an için geçerli tabii; bundan on yıl sonra veya yirmi yıl sonra ne hissederim bilmiyorum. burada ne demek istediğimi ursula’dan bir alıntı ile anlatayım:

1995 yılında bir metnin her hangi biri için taşıdığı anlam, aynı metnin 2022’de ifade edeceği şeyden tümüyle farklı olabilir. Oregon’da ifade ettiği anlam, İstanbul’da anlaşılmaz olabilir; oysa İstanbul’da benim hiç niyetlenmediğim bir anlam da taşıyabilir.

belki de rahatsızlığımın nedeni ursula’nın çok açıktan, yaşla gelen  huysuzluğunu kabul etmesindedir… belki de benim de vakti geldiğinde huysuzun önde gideni olacağımı bilmemde… kim bilir…

***

geçen pazar olduğu gibi bu hafta da pazar günü 65 yaş ve üstündekilerin sokağa çıkma, bir başka ifadeyle havalandırma günüydü. bu yaşadığımız tuhaf günlerde sanırım beni en fazla etkileyen şeylerden biri  yaşlı insanlar için bu sürecin zorluğu ve bir şekilde onların görünürlüklerinin başka bir şeye evrilmesi…

burada sözü yine ursula’ya bırakacağım:

Eksilmiş bir şeyle ne yapılır?

… Çömlekçi kuşunun sorusunu* uzun uzun, ciddi bir şekilde düşünmeyi tavsiye ediyorum. 

Buna verilecek pek çok yanıt var. Eğer üzerinde uğraşırsanız, eksilmiş bir şey de çok iyi değerlendirilebilir. Bir sürü insan (genci yaşlısı) bunun için çabalıyor.

Henüz gerçekten yaşlı olmayan insanlardan tek istediğim, onların da çömlekçi kuşunun sorusunu düşünmeleri ve ihtiyarlığın kendisini eksiltmemeye çalışmaları. Bırakın yaş meselesi olduğu gibi kalsın…

Lütfen şunu anlayın, ben kendi adıma, kendi huysuz ihtiyarlığım adına konuşuyorum. Bunun için kendilerine ‘dinç’ ve ‘enerjik’ denmesinden hoşlanan seksenliklerle dolu öfkeli bir sürü tarafından azarlanabilirim. Peri masalına inanmak isteyenlerden bunu esirgeyemem ve eğer düşündüğümden daha uzun süre yaşarsam ben de bunu isteyecek hale gelirim: Sen yaşlı değilsin! Kimse yaşlı değil. Hepimiz sonsuza dek mutlu yaşayacağız.”

çömlekçi kuşun sorusu, robert frost’un 1916 yılında yayımlanan the oven bird adlı şiirinden.

***

kitaba geri dönersem;

kitap, ursula le guin’in 2010-2017 yılları arası yazdığı blog yazılarından bir seçki. tüm yazılara şuradan erişebilirsiniz. ursula 2010 yılında, 81 yaşındayken, jose saramago’nun bloğundan ilhamla blog’a başlıyor. pek çok şey konusunda yazıyor ve son yazısını eylül 2017’de, ölmeden dört ay önce yayınlıyor. kitapta doğrudan yaşlılıkla ilgili olmasa da bir şekilde o geçen yılların izinin sirayet ettiği denemeler de var. bazılarını çok sevdim; örneğin yumurtasız‘ı ve notre-dame de la faim‘i…

***

bu yayına ne şarkı çalacağım konusunda çok kararsız kaldım. bir an içimden leonard cohen’in son albümünden bir şarkı çalmak geldi ama dünyalarının çok farklı olduğunu hissediyorum. bu durumda alan parsons project‘den old and wise‘ı çalacağım.

buna ursula ne derdi bilmiyorum…

kitapta, dönüp duran yıldızlar, çepeçevre deniz: philip glass ve john luther adams başlıklı müzikle ilgili bir yazı da var. bu iki sanatçının eserlerini dinlediği performanslarla ilgili bir yazı bu ve şöyle bitiyor:

Bu konserlerin ikisinden de çıktığımda, devletimiz kendini parçalara ayırırken ve türümüz kendi yuvasını mahvetmeki çin deliler gibi uğraşırken nasıl nasıl da havada, ruhumuzda titreşimler yaratmaya devam ettiğimize, bu müziği, bu soyut, güzel, cömert şeyi yapabildiğimize hayret etmekle meşgulüm.

evet old and wise diyorum.

… Ooo biri anlatsın hemen
Nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık
Yoksa ben miyim anormal?…

— bülent  ortaçgil

 

 

normalleşmeye başladık…

her normalimiz de olduğu gibi yine harikalar yaratıyoruz tabii; bu konuda hiç hayal kırıklığı yaratmadığımız muhakkak!

neyse, buradan devam etmeyeceğim…

sadece şahane bir şarkı çalıp kaçacağım.

emel mathlouthi söylüyor

holm

 

Gözlerimi kapatsaydım, düşlerim beni alıp götürseydi

Yeni bir gökyüzünde yükselir ve uçardım

Kederlerimi unuturdum

Hayalimde seyahat edebilseydim aşkın ve umutların yeşerebileceği saraylar ve geceler inşa ederdim

İnsanların özelliklerinin baskı ve sefaletle gölgelendiği; inşa ettiğimiz her şeyi yok eden acı gerçeğin ızdırabını çektiğimiz bir dünya

Gaddarlığın, zorbalığın yükselen duvarlarının içimizdeki hayalleri ezip geçtiğini gördüğün bir dünya

Ve kalplerde hüküm süren karanlık ve açgözlülük…“*

 

 

*çeviriyi videonun altındaki yorumlardan aldım…

 

veya benim onu ilk tanıdığım adıyla, tumblr halkından, hafif abi’yi. çok keyifli günlerdi diyerek susuyorum elbette…

***

 

“epey zaman olmuş blog işlerinden elimi eteğimi çekeli. fakat sevgili zelda bahis konusu ise davete icabet etmemek olmazdı! eh, gelmişken birkaç laf edip sıvışayım o halde.

*

imdiii, bu kara[ntina] günler[in]de ne mi yapıyorum? aslına bakılırsa birçokları gibi “hiiiç!” demeliydim, çünkü ruh halim tam da bu cevabı gerektiriyor ama ah ben yok mu ben (pen?!), yapamıyorum öyle!

*

önce hissettiklerimden konuşayım. bi kere, tezer özlü’nün neredeyse hepimizce ezbere bilinen o ünlü sözünde saklı dehşeti bütün boyutlarıyla, dahası, meymenetsiz cavit’le birlikte (covid-19’a ben böyle diyorum arkasından!) duble porsiyon yaşamakta olduğumu[zu] görüyorum –çünkü ne yazık ki gündemi izleme alışkanlığından kendimi bir türlü alamıyorum (gündemden korkunç bir örnek vermiştim bu cümlemin sonunda, sildim. bu güzel blogu kirletmenin anlamı yok.)

*

ikincisi, bunun bir karabasan ya da bir eşek şakası olduğunu düşünürken yakalıyorum kendimi ve halime acı acı gülüyorum. değil canım değil, en baba distopik roman ya da en korkunç korku filmi bile yaşamakta olduğumuzun yanında oyuncak kalır. bu iş bittiğinde – ki benim gibi müzmin bir kötümsere göre bitmeyecek, bitmez– hepimiz renk renk, boy boy paranoyaklar olarak ortalıkta salınıp duracağız.

*

sonra da kendimi başka yoldan avutmanın yolunu buluyorum. oolum diyorum, önünde sonunda hepimiz tarih olacağız –hayır, tarih filan değil masal!–, dalgana bak! ben de dalga boyumu ölçüyorum (boyumu bu yeni dünya ölçüyor nasılsa). morötesi mi kızılötesi mi karar veremiyorum. öyle ölçüyorum olmuyor böyle tartıyorum olmuyor, gelsin o vakit musiki… barok: % 90, azıcık da diğerleri. ruhumun (yani naçiz bünyemin beyin nahiyesinde vuku bulagelen elektrokimyasal süreçler bütününün) selâmeti için eğitim değilse bile musiki şart!

*

velhasıl, duygu durumum kaygı verici. birçoğumuzunki gibi. hava almaya balkona çıkayım şimdi biraz. bugünler geçmeli diyeyim. ingeborg bachmann’ın sözcüklerini ödünç alarak, göğüslerdeki taşları itmek, karanfilli elleri serbest bırakmak ve onların şarkı söylediklerini duymak için genci yaşlısı, dünyanın dört tarafında inatçı bir umutla hayata ve yanındakilere sarılsa diyeyim (aman ha, uzaktan!).

*

yaşayışıma gelince, adı üzerinde: yaşıyorum 🙂 halâ! koronadan nalları dikmem herhalde, lâkin başka şeyleri bilemiyorum. onları mecburen öteliyorum, bu gidişle onlar beni öteleyecek gibime geliyor 🙂 nerede yaşıyorum? yurt edindiğim köyden uzakta, dört yıldır gözüm gibi baktığım canım fidanlarımdan, tarla faremden, sarsak kaplumbağadan, şen kuşlardan, pasını bir türlü temizleme fırsatı bulamadığım el arabasından ırak. dört duvarın arasında, biraz ekranın karşısında, biraz sayfaların arasında, biraz kendi içimde.

*

lafı fazla uzatmayalım, ev sahibimiz kızmasın! şimdi ben gideyim müzik gelsin: emerson, lake and palmer‘dan, grubun adıyla aynı adı taşıyan albümden: “lucky man“. (bu vesileyle bugün bu şarkıyı müzik kutuma da koyacağım.)”

1 2 3 4 30