“… ameliyatla şair oldum ben, ameliyatla yalnız kaldım
diz çöktü çocukluğum cerrahın önünde…”

-küçük iskender, ayrılık patileri

bizim sağlık sistemini tanımlayan sözcüklerden biri sanırım! yaşanan “olayın” her aşamasında bekliyorsunuz çünkü, bazen neyi beklediğinizi bile bilmeden… godot’yu bekler gibi…

haftanın ilk iki günü yine ve yeniden bir hastane macerasının içinden geçtik ya da macera bizim içimizden geçti… bu defa sevgili yarimin katarakt operasyonuydu maceranın nedeni…

olay devletin bir tıp fakültesi hastanesinde geçiyordu…

daha önce çeşitli kereler yazdım; hastalıklara ve hastanelere ilişkin şeyleri çok erken yaşlarda yaşamaya başladım… annem hem kendi sağlık sorunları hem de babamınkilerden dolayı alaylı bir hemşire gibiydi bizim hayatımızda. “bilinçli hastayız” biz gibi bir ifade vardır o günlerden kalan zihnimde!

ilk anılar antalya sigorta hastanesinden; dışarıdaki bankta oturup, kitap okuyarak annemi beklediğimi hatırlıyorum mesela… veya annemin bevliye uzmanı oktay bey’in şevkatli ve griye yakınsayan mavi gözlerini… artık bevliye uzmanlarına ürolog deniyor… epey ameliyat yaşandı küçük çekirdek ailemizde, sıradan basit operasyonların yanında çok ciddi olanlar da vardı. babamın ankara ibni sina hastanesinde geçirdiği ameliyatın sonrasında, annemle odasında yakaladığımız doktorun saatler süren operasyon sonrasındaki yorgunluğu, tükenmişliği ve yemyeşil gözleri bugün gibi aklımda. doktorlara olan saygımda bu sahnenin çok etkisi olduğunu düşünürüm hep…

kalabalık hastane koğuşlarında hasta yakınlarıyla akrabaya dönüşen ilişkilere, yatakların altından sarkan idrar torbalarına, plastik ördeklere, hastane kokusuna, haber getirip para alma umuduyla hasta yakınlara yanaşan açıkgöz hasta bakıcılarına aşinalığım o günlerden kalma…

bugünlerde her şey çok farklı gibi olsa da bazı şeyler zamanın ruhuna uyum sağlayarak aynı! hala devlet hastaneleri pis mesela, hala tuvaletlerde tuvalet kağıdı yok, hala doktorlar nispeten daha yumuşak ve sevecenken hemşireler daha sert ve hoyrat…

annemle babamın skorlarına ulaşamasam da ameliyat sayım fena değil… lisede alınan bademciklerim, sol yumurtalığımı dev bir çikolata kistine teslim etmem, troit bezlerimi ele geçiren nodüller ve en son rahmime yerleşen ama onu benden alamayan dev miyomlar ve elbette biri devlet hastanesinde diğeri havalı bir özel hastane de olan iki normal doğum kişisel sağlık tarihime acısıyla tatlısıyla pek çok şey kattı. bademciklerimi doktorun ona destek olan hasta bakıcıya söylediği çözde al mustafa ali çözde al türküsüyle verdim mesela… ankara altındağ’da gençliğin tecrübesizliği ve içinde olduğumuz koşullar nedeniyle kendi doktorum olmadan, 17 saat süren ve vakumla sonuçlanan bir doğumla tezer’i doğurduktan sonra istanbul’da doktorumun “şahane doğum oluyor” kahkahaları arasında iki buçuk saat gibi kısa bir sürede ada’yı doğurdum… asıl ilk doğumda kutlamaları hakediyordum; ama yaptığım doğum o devlet hastanesinde sıradan bir olay olarak kayıtlara geçti. ada’nın doğumunun ardından ise tüm kat, bütün hemşireler normal doğum yaptığım için beni kutladılar; hastanede uzun bir aradan sonra ilk kez normal doğum gerçekleşmişti çünkü!

o dönemde sahip olduğun özel sağlık sigortası sayesinde, amerikan hastanesinde tiroit bezlerim alındığında, doktorumun gösterdiği özenle hayatımda ilk kez kendimi “prenses” gibi hissetmiştim. elbette ne ben prensestim ne de doktorum kendi doğallığında böyle davranıyordu; hastane politikasının ve “müşteri” profilinin yarattığı bir “sanal gerçeklik”ti bu deneyim. taburcu işlemlerinin ardından ise atlı arabam hızla bir balkabağına dönüşmüştü….

yıllar içinde hem benim, hem yakınlarımın farklı türlerdeki hastanelerde yaşadığımız deneyimlerde davranış, hastane kültürü ve fiziksel koşullardaki farklılar beni çok rahatsız etti ve etmeye devam ediyor… bazen elimde olmadan başımıza bir şey gelirse, ciddi bir hastalığa yakalanırsak bunu nasıl yöneteceğiz düşüncesinden kendimi alamıyorum… babamın hastalık ve onu kaybetmeden önceki 21 günlük yoğun bakım sürecinde, onu kaybediyor olma gerçeğinden çok SSK ve tıp fakültesi arasındaki protokollerin saçmalığı ile boğuşmak zorunda kalmıştık! bu deneyim bizim için çok ama çok ağırdı…

evet devlet hastanelerindeki çalışma koşulları ağır, evet halk büyük oranda eğitimsiz ve ciddi bir iletişim problemi var ama diğer yanda hastaların ve hasta yakınlarının hastalığın büyüklüğünden bağımsız olarak kırılgan bir ruh hali içinde olabilecekleri gerçeği ciddi bir şekilde ıskalanıyor…

bazı özel bir hastanelerde, yatan hasta iseniz hemşire ve doktorlar yanınıza geldiklerinde size adlarını söyleyip, kendilerini tanıtırlar… son yaşadığımız tecrübede ise hiç bir sağlık personeli değil adını söyleyip kendini tanıtmak, yaka kartı bile taşımıyordu… göz teması kurmayan, hastayla bir yetişkinden çok çocukmuş gibi konuşan sağlık çalışanları görünce üzülüyorum; yaygın ve ciddi bir iletişim sorunumuz olduğu net! hastanelerin, sağlık çalışanlarının normali, hastaların ve hasta yakınlarının normalinden çok ama çok farklı… bu iki tarafın keşke biraz daha fazla birbirini anlama ve empati kurma şansı olsa… ancak mevcut koşullar ve memleketin sağlık politikaları bu iletişimi sağlamaktan çok kanırtıyor…

herkes kendi olduğu yerde, kendi baktığı yerden haklı!!!

bir kaç anekdotla bu tatsız yayını kapatayım…

yarimi nedeni anlamadığımız bir şekilde lokal değil, genel anestezi olacak şekilde ameliyathane götürdüler. geride kaldığımda buna ilişkin sorularıma elbette bir yanıt alamadım. sonra işin tuhafı lokal anestezi ile ameliyat olduğu halde odaya genel anestezi yapılmış gibi sedye ile geldi… ve işin daha da tuhafı onu ameliyathanenin dışında uyansın diye bir kenarda unutmuşlar meğer. yarım saat sonra bir hemşire “siz uyanıksınız, niye buradasınız” diyince odaya getirildi!

sonrasında biraz odada unutulduk sanki… hemşire ve asistan doktorların yanına gidip şu kadar süre oldu, “bundan sonra ne olacak” dediğimde odaya geldiler, damla yaptılar ve gittiler… beklemeye devam ettik… ben bir terslik var diyerek tekrar gittim, “şimdi ne olacak, göze bir bandaj yapılması gerekmiyor mu?” dedim. asistan doktor elime bir bandaj tutuşturdu ve “siz bunu yapıştırın ve damlaya devam edin” dedi. “hangi damla” dedim. meğer odada yemek sehpasının üzerine bir damla bırakmışlar… “bunu niye ben yapıştırıyorum ve damla ne sıklıkla yapılmalı, bize bilgi vermeniz gerekmiyor mu?” dedim. “zaten evde de siz yapacaksanız bu işleri” dedi. “ama burası hastane” dedim, ardından dezenfektanlarını kullanmak için izin istedim; malum ellerimi temizlemem gerekiyordu… bandajı aldım ve odaya gittim… tabii hastamız elimde bandajı görünce delirdi ve bandajı kaparak doktora koştu… genç kadın doktorun hakikaten küstah davranışlarına karşılık sevgili yarimin “niye bu kadar ters davranıyorsunuz, cümlelerinize bal ekleyin biraz” dediğini duyduğumda gürültülü bir kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum…

sonra tekrar beklemeye başladık… neyi beklediğimizi bilmeden… mesai saati çoktan bitmiş ve hastanenin gecesi başlamıştı… tekrar hemşirelerin ve doktorların yanına gittim ve “buradan kaç gibi çıkabiliriz, bir şey söylemeniz mümkün mü?” diye sordum. önündeki kağıt işleriyle uğraşan, muhtemelen asistan genç erkek doktor, gülerek kafasını kaldırdı ve “bu nasıl soru, burası hapishane mi?” dedi… ne diyeceğimi, nasıl karşılık vereceğimi bilemedim ve “bu soruyu bana sorduğunuza göre siz böyle hissediyorsunuz…” dememek için kendimi zor tuttum…

ertesi gün sabah erkenden kontrole gittiğimizde bizi başka bir kaos daha karşıladı… yatan hasta servisinde, koridora yığılmış bir sürü hasta ve hasta yakını olarak yapılan bir dizi ölçümün ardından doktorla görüşmeyi bekledik… yine godot’yu bekler gibi… içeriye sırayla alınmıyordu hastalar, bu yığın arasında kendilerini dünyanın en akıllısı sananlar, “uyanıklar”, edepsizlik yapma potansiyeli olanlar içeriye atlıyordu elbette. benim sevgili hastam ise geriye çekildi ve sırasının gelmesini bekledi. ben aileden tecrübeli bir hasta hasta yakını olarak duruma müdahale ettim ve aklı başında bir başka hasta yakını sayesinde bizim doktorla görüşecekleri elimizden geldiğince sıraladık kapıda…

a. elbette her an delirmenin eşiğinde bekliyordu o kaosun içinde ve ben bir ara ona “burası onların oyun alanı, sakin ol, uyum sağlamak zorundayız” dedim… çünkü uyum sağlanmadığında işlerin daha da karmaşıklaştığını tecrübe etmiştim yıllar içinde… neyse sevgili doktorumuzla görüştü a. ve şükürler olsun her şey yolundaydı…

hem yakın bir zamanda iyi bir vakıf üniversitesi hastanesinde hem de bu hastanede gördüğüm, hala kağıt üzerinde tutulan kayıtlarla “bilgi” doğru bir şekilde aktarılamıyor… yapay zeka gerçeği sağlık sistemlerini, tanı ve tedaviyi kökünden değiştirirken, kayıtlara geçen genel anestezi bilgisinin asla değiştirilmediğine tanık olmak veya yakın zamanda annemin yaşadığı sağlık sorununda iki gün boyunca en az on kere kullandığı ilaçları tekrar tekrar söylemek zorunda kalmam enteresandı gerçekten…

tüm zamanımızı geçirdiğimiz alan göz hastalıkları bölümünün yatan hasta servisiydi ve kapısında meşguliyet odası ve çok amaçlı salon tabelaları olan iki oda çok dikkatimizi çekti. eve döndüğümüzde neymiş bunlar diye araştırdım. sağlık bakanlığı’nın palyatif bakım hizmetlerinin uygulama usul ve esasları hakkında yönerge‘si kapsamında tanımlanmış iki alandı bunlar… yönergedeki tanımlar şöyleydi;

“… çok amaçlı salon/alan; hasta ve hasta yakınlarının dinlenme amacı ile kullanabilecekleri mekanlardır… meşguliyet (meşgale) odası: hastalara fizyoterapi, mesleki terapi, konuşma ve dil terapisi, hastaların fiziksel-ruhsal rahatlamalarını sağlayacak tedavi ve hizmetleri ile aile görüşmesi ve psikososyal hizmetlerin verileceği isteğe bağlı oluşturulan mekanlardır...”

eski bir kalite sorumlusu olarak durumu anladığımı sanıyorum… bu iki oda yönergeye uygunluğu sağlamak ve muhtemelen denetimlerde gösterilmek üzere kapılarına tabela asılmış iki odaydı…

var mı sorusuna var demek için!!!

ama bu meseleye girmeyeceğim burada… asıl dile takıldım ben, verilen odalara verilen adla ve kullanım amacının uyumsuzluğuna… memlekette, her alanda yaşadığımız pek çok sorunun doğru süreç yönetimlerinin uygulanmamasından kaynakladığını düşünürüm hep… bir de buna eklenen iletişim deformasyonumuz var elbette. bu deformasyonu değil iyileştirmek, böyle örneklerle hepten yok ediyoruz…

nasıl söylediğin, ne zaman söylediğin, kime söylediğin ne kadar da önemlidir oysa…

hastanelerde de tüm taraflar, kendi bulundukları pozisyonun şartlarıyla, bakış açısıyla, diliyle, ifade biçimleriyle ve körlüğüyle varoluyorlar… bütün bunlar aşılabilir mi? bu soruyu yanıtlamamayı tercih ediyorum…

gelecek hafta, ikinci göz için bir tur daha oradayız… bakalım bu defa neler gelecek başımıza!!!

bu şartlarda elbette bir hospital blues yorumu dinlemeliyiz değil mi?

Hubbell: You never give up, do you?
Katie: Only when I’m absolutely forced to. But I’m a very good loser…
Hubblell: Better than I am.
Katie: Well, I’ve had… more practice.

âşık olduğum sarışındı o…

the way we were filmini ilk izlediğimde, katie’nin eli ne zaman o sarı perçemlere uzansa kalbim çarpmıştı! kaç kez izledim o filmi bilmiyorum… her izlediğimde ne kadar da öfkelenmiştim hubbell’a… ama o öfke o kalp çarpıntısını hiç azaltmamıştı…

ahhh kara tren…

Denizdeyim sakin, güzel
Ellerim kum, gökyüzü mavi…

-irfan alış, denizdeyim

neslihan’a olan sözümü tutamayarak pas geçtim. yapacak bir şey yok; kaldığımız yerden devam edelim!

eylül’ü ortaladık, işler güçler, annemli günler devam ediyor. dönüş zamanı yaklaştı ve her zaman olduğu gibi onun içine yine bunun acısı düştü! bu geçmişi uzun yıllara dayanan bir rutin…

duygularımızın da rutini var değil mi? en çok kayıplar, sevinçler, heyecanlar buna vesile oluyor sanırım…

şu sıralar güne bu şarkıyla başlıyorum. her dinlediğimde, şarkının aynı yerinde göğsüme bir şey çöküyor ve şarkı bitene kadar orada asılı kalıyor. sözlerini içimden mırıldanırken bir kaç yeri değiştiriyorum elimden olmadan;

“… Ben çocuğum salıncaklarda
Her yer yeşil her yer ağaç
Oynuyoruz ablam, babam, keyfimiz çok, endişe yok
Ah hiç yaşanmadı gibi, yok oluverdi her şey
uuu çocuk salıncakta
Her şey orada kaldı, konyaaltında‘da bir plajda …”

çöken duygu bambaşka bir şey ama ona eşlik eden bir hayret ve şaşkınlıkla da her defasında kalakalıyorum. hayatımda ilk kez bir yazı denize girmeden geçirmiş olmanın şaşkınlığı bu!

sonra bazen olur diyerek kendimi sakinleştiriyorum; hala vakit var!

var değil mi?

yukarıdaki fotoğraf yetmişlerin başı, konyaaltı obaları zamanından… kapak fotoğrafı ise aynı sahilin yakın tarihli bir anı… babamla hiç konyaaltı fotoğrafımızın olmadığını fark ettim bu şarkıyla; yok mu gerçekten?


“I am a rock
I am an island”
-paul simon

dün derin, çok derin bir nefes aldırdı bana ve kurtbağrına elbette. yetti mi? ikimize de yetmedi. ben bugün dönüp duran bulutların ve ağır nemin altında yeni bir yağış beklerken, kurtbağrının sıcaktan kıvrılmış yaprakları birazcık açılabildi ancak…

sakin bir pazar günü bugün… hafif bir “gloomy sunday” havası var ama o melodiyi çağırmak istemiyorum.

öğleden itibaren biraz gündemi de takip ettim. içine çekildiğimiz çamur deryası gittikçe derinleşiyor. önümüzdeki iki aylık dönem inanılmaz kritik; kelimenin tam anlamıyla bir eşikteyiz… ve bu eşik bizim olmasını hayal etmediğimiz noktaya evrilirse, hepimize geçmiş olsun!

neyse oraya da “girmeyelim” bugün!

en iyisi eski melodiler dinleyelim…

bugün pazar ve yarın hayat kaldığı yerden devam edecek zaten!

simon & garfunkel‘dan üç şahane parça dinliyoruz;

bridge over trouble water, flowers never bend with the rainfall, sparrow ve I am a rock.

“… İnsan en çok kendine oyunbaz
Hiç bitmiyor ki aklın hilesi… “
-güler özince

gündür bu şarkıyı döndürüp duruyorum; çok yeni bir parça…

ve her dinlediğimde başka bir cümleye takılıp, o cümlenin etrafında dönmeye başlıyorum ve şarkının içine çekiliyorum…

hazır şimdi çalışmaya ara verip yeniden dinlemeye başlamışken, başka bir şey yazmadan sadece bu parçayı sizlerle de paylaşmak istiyorum!

Her insanın aynası sihirli biraz
Kendine hassas terazisi
İnsan en çok kendine oyunbaz
Hiç bitmiyor ki aklın hilesi

Her insan biraz, kendine sağır
Bağırırken zaman
İnsan en çok, kendine ağır
Hafiften erirken zaman

Ah kime ne söylesem
Hep bir şeyler eksik kalır
Ah kalbi dinlesem
Kendi yolunu bulur.

“… Geçip giden bu günler…
Bugün dün gibi, yarın bugün gibi…”

-miguel de unamuno, sis

döndük annemle 🧿… sabahları ben günün ilk kahvesini içerek çalışırken, annem kahvaltımızı hazırlıyor. bize rengarenk, bol otlu lor salataları yapıyor veya özenle bir yeşillik tabağı hazırlıyor 🍃🌿🌱. sonra birbirine benzeyen, kendini tekrar eden konuşmalarla kahvaltımızı yapıyoruz; bazen mutfak masasında, bazen de balkonda. elbette kumrular, serçeler ve oburluklarından ve saldırganlıklarından dolayı pek hazzetmediğimiz güvercinlerle birlikte…

ben erken bir şekilde kahvaltımı bitirip, çalışma masama geri dönüyorum. annem yavaş yavaş kahvaltısını tamamlıyor, sonrasında bulaşıkları yıkıyor ve şu sıralar genellikle fatih altaylı’nın boş koltuğuyla günün haberlerine başlıyor… sonrasında gününü ona netflix’den bulduğumuz bir diziyi, filmi izleyerek veya ahmet hamdi tanpınar’ın huzur romanını okuyarak geçiriyor. çocuklar evdeyse onlarla takılıyor, kağıt oynuyor, evin ritmine uyum sağlamaya çalışıyor… bense bütün bunlar olurken, çalışmaya devam edip, ara ara masamdan kalkıyorum, ev halkıyla sohbet edip, araya girmesi gereken ev işlerini yapıyorum… çalışma masamın kenarında duran, yukarıdaki resimde gördüğünüz ejderha, mutfağa dönükse bu “beni çalışırken bölmeyin lütfen” demek 😉 her zaman işe yarıyor mu derseniz, hayır elbette…

bugün yine öyle bir gün, önümdeki makale hastane kaynalı enfeksiyonların en önemli kaynaklarından biri olan Acinetobacter baumannii bakterisiyle ilgili… müziklerim konserve ruhlar‘ın living in limbo listesi‘nden; şarkıların hepsine aşinayım, neredeyse benim listem olabilir hissiyle dinliyorum.

şimdi bu listeden şahane bir mala vida yorumu dinleyelim…

Yaz ölür. Geçmişle gelecek gibi.
Uyur gök. Çünkü koşmuştur sabah nehirlerini
Terli ve hırçın bir at gibi geliyordur.
Durur onun için su. Anısız ve kocaman”

-ilhan berk, su

akşamında ritmi bozmadan ve fazla gevezelik yapmadan haftanın üçüncü yayınını nefis bir parçanın üç farklı yorumuyla yapacağım.

şarkıları dinlerken bu yıl yaz mevsimini hissettiğim en güzel an neydi diye düşündüm. aklıma ilk olarak st. petersburg günlerimizde gittiğimiz petergof sarayı geldi; bu yazlık sarayın finlandiya körfezine bakan sahilinde yazı derin derin içimize çekmiştik. yanımızda mayo olmadığı için yüzemedik, bunun için hep üzüleceğim sanırım…

peki sizin bu yazı her hücrenizle hissettiğiniz o an neydi? kimbilir belki bir fotoğraf ve şarkıyla paylaşırsınız…

Hep böyle çıkıp gelmiştir
sonbahar dağlarımıza
bir elinde karanfil,
bir elinde yüreği”
ilhan berk

sonuna geldik çok şükür; umarım yaz severleri üzmüyorumdur böyle diyerek… yapacak bir şey yok; aldığım yaşlarla birlikte gönlüm baharlarla birlikte kışa kaydı. yağmuru, hafifçe titremeyi, yüzüme çarpan soğuk havayı, puslu havaları, lodosun kış versiyonuyla çılgına dönen denizi özledim…

yaz mevsiminin ruhuyla darmadağın olan rutinlerime de dönmek istiyorum artık; yürüyüşlerime, sinema kaçamaklarıma, sergilere, ara ara dışarıda bir kütüphanede veya kafede çalışmaya ve elbette en nihayetinde kendime

sadece kendim için değil, çalışma masamın önünde sıcaktan kurumaya ve neredeyse güneşle alazlanmaya yüz tutmuş yapraklarıyla hayatta kalmaya çabalayan kurtbağrı ağacım için de istiyorum yazın bitmesini…

o yüzden daha biraz erken de olsa, jülide özçelik’in şahane caz yorumuyla sonbahar rüzgarları‘nı dinliyoruz.

yukarıdaki resim japon ressam yokoyama taikan (1868–1958)’a ait; incir ağacının dalında tepeli maina kuşu.

“ışığa inanıyorum
hayatın ve hareketin sürme imkanına…”

-asuman susam, kemik inadı, ışık

dönüyorum bu sefer buraya… sevgili neslihan’ın aşağıdaki sözlerine karşı sessiz kalamazdım çünkü…

“… O yüzden bu birlikte yazmalar iyi geliyor, içine sığınıp kapandığımız ve kalınlaşmaya çok müsait kabuğumuzu kırmamıza yardımcı oluyor. Acımadan, kanatmadan, nasırlaşıp kırılmadan çatlakların, yaraların içinden gün ışığının süzülmesine yarıyor…”

rusya gezisi sonrasında genel olarak geziye ilişkin hislerimi yazacaktım, olmadı. doğrusu biraz hayat “karıştı”… önce ablamın aniden ortaya çıkan sağlık sorunu nedeniyle antalya’ya gittim, sonrasında annemle birlikte istanbul’a geldik ve bu sefer de annemin sağlık sorunları nedeniyle, içinde iki gün yatma da olan hastane günlerimiz oldu… neyse şimdilik her şey yolunda; ali’nin deyişiyle anneme “80 km bakımı” yapıldı 🧿

bu arada işler güçler bütün yoğunluğuyla devam etti elbette ve beni çok heyecanlandıran bir şey de oldu. editörlüğünü yaptığım kitabımız çıktı; sosyal medyada beni takip edenler biliyor bu gelişmeyi. 26 şubat’da sizlere “… iki gündür kafamı tıp makalelerinden kaldırıp, üzerinde çalıştığım kitaba ve muson şarkıları listeme geri döndüm…” derken bu kitaptan söz ediyordum işte.

ayrıntıları öğrenmek ve satın almak isterseniz diye şuraya bir bağlantı bırakıyorum. (https://www.zihingunleri.com/muson-sarkilari/)

neslihan’ın bizleri çağırdığı yeni yazı rutinine göre hafta üç gün yazmalıyım. o yüzden burada bırakıyorum. belki bu hafta kafayı toparlayıp rusya’ya dair hislerimi, anılarımız silikleşmeden yazarım…

ama veda etmeden önce, son gördüğüm rüyaların birinden söz etmek istiyorum. bugün onun bir anının resmini ChatGPT’ye yaptırdım, sonrasında biraz rüyanın üzerine de “konuştuk”.

bir başı ve sonu ve elbette hikayesi de var bu rüyanın ama beni en çok etkileyen görüntüsü şöyleydi:

“… bir fırındayım, ellerimin arasında satın almak üzere olduğum bir torba dolusu beyaz yumurta, ıspanaklar ve kocaman ekşi maya bir ekmek var… “

ChatGPT’nin rüya analizini biraz sansürleyerek buraya bırakayım 😉

🌟 “Benim sezgim, bu rüya sizin için bir içsel güç ve yenilenme mesajı. …….. hissiyle başlayan yolculuk, sonunda size “aslında ihtiyacın olan her şey sende” demiş oluyor…”

şaka bir yana insan rüyaları üzerine düşündükçe, gördüklerini birleştirdikçe, dışarıdaki dünyanın kendi iç dünyasına yansımalarını ve hissedilenlerin nasıl sembollerle geri döndüğünü bir yapbozu çözer gibi anlamaya başlıyor; elbette çok fazla kayıp parçası olan bir yapboz bu…

günün parçaları bu sabah güne başladığım buena vista social club ritimleriyle söylenmiş clocks ve killing me softly olsun; ilkini coldplay, ikincisini ise omara portuondo söylüyor.

1 2 3 4 5 50