Manzara uyanır doğrular kendini 

Neden sonra gökyüzü gelir 

Aynasını tutar

—  ilhan berk, gökyüzü

 

 

 

mesajınızda “sanki ütopik bir dünyanın içinde aynı mahallede yaşayan komşular gibiyiz 🙂” diyorsunuz ya ben de yıllar önce takip ettiğim mail listesi ve tartışma platformu olan arafiyan’daki tanıma gönderme yaparak aynı avluya bakan pencerelerden birbirine seslenen insanlar gibiyiz diyorum hep.

siz panama’dan, binlerce kilometre uzaktan, neredeyse dokunabileceğim kadar yakınsınız bana;  konserve ruhlar ve elbette instagram hesabınız sayesinde.

burada susuyorum ve sözü size bırakıyorum…

***

Uzun zamandır arafta gibiyim. Dünya dönmeye devam ediyor ve ben sanki küçük bir baloncuğun içindeyim, havada asılı kalmışım, hiçbir yere konamıyorum olan biten hızla akıyor önümden. Günler ve geceler  sonsuz bir düzene hizmet ediyorlar, güneş ve ay hiç bitmeyen bir şarkının nakaratı gibi. Oğlum büyüyor, saksıdaki çiçeklerim yeni bir yaprak vermeye devam ediyorlar. Pamukta çimlendirdiğimiz börülce taneleri bile yaşama tutundu.  ‘’Yarın’’ımız okyanusta yönünü kaybetmiş bir gemi gibi. Ben yine de her gün çiçeklerimi sulamaya devam ediyorum, daha önce denemediğim sebzelerle turşular kuruyorum. Hiç okumadığım yazarlardan öyküler okuyor, hiç duymadığım şarkıları dinliyorum. Uzun uzun penceremden bakıp pelikanların telaşına ortak olmaya çalışıyorum.

Panama’da dokuz ay sürecek yağışlı sezon başladı. Karantina ve gri gök birbirine çok yakışıyor.  Evden çıkmayalı 45 gün oldu ama penceremden dünyayı görebiliyorum.

Madem arafta gibiyim diye söze başladım halimi en iyi anlatan ve çok sevdiğim bir şarkıyı rica edeyim sizden  Jane Birkin’den Living in Limbo.

Şu ara gerçekten bu moddayım Bir gün uzun uzun anlatırım belki. 

Sevgilerimle.”

 

“…

zamanın doğası üzerine çalışıyordum

an’ın ne olduğunu görmek için

bir noktayı sonsuz kere sonsuza

bölerek”

— bora ercan,  sonsuzun çocukluğu

 

 

altıda kalktım ve hava tamamen aydınlanmıştı; yarın hafta içinde olduğu gibi saat beşte kalkmaya karar verdim. günün benimle ağarmasını seviyorum. 35 dakika qigong çalıştım; biraz esneme, ısınma sonrasında sekiz ipeksi hareket…

her geçen gün daha iyi oluyorum ama hala çok acemiyim. artık bedenime ve nefesime biraz olsun odaklanmayı ve beni tedirgin eden şeyleri düşünmemeyi başarıyorum. odaklanmak için ellerim, evin etrafında uçan kuşlar ve karşısındaki ağacın dalları çok yardımcı oluyor. ama hala yeterince sabırlı değilim; zihnim bir noktadan sonra beni terkediyor ve her şeyi toparlayıp geri geliyor…

bütün o sakinleşmenin sonrasında, dün adamızla yediğim o uzun ve  baş başa akşam yemeğinin metni geri geldi; çocuklara daha fazla umut verebileceğimiz bir evrende olamamak çok yorucu ve çaresiz bırakan bir şey insanı. en çok da yanlış cümleler kurma kaygısı; ‘sen kendi evrenini yaratmalısın’ dedim ona, bu cümleden kendim bile ürkerken…

şimdi kahvenin suyu kaynadı. kalkıp demlemeliyim ve dün geceden beri  zihnimde dönen iki cümleyi döndürmeye devam etmeliyim… (7.25)

Bir büyük sükûn dinler beni
Umudu dinlediğim yerden

***

çocuklar hala uyuyor. a. ile kahvaltımızı yaptık, o çalışmak için salona geçti. ben masayı toparladım; yeşillikleri yıkayıp kuruttum ve buzdolabına kaldırdım. kereviz saplarının kök kısmını suya ıslattım, sapları ayıklayıp doğradım ve turşuya ekledim…

pencerenin dışına kumrular yanaştı; biriyle sanki göz göze geldik; hissettiğim ürküntü değil, öylesine bir bakıştı; bir tanıdıklık, güven ve aşinalık… günlerdir onları çavdar unu diye yanlışlıkla aldığım çavdar taneleriyle besliyoruz. gözlerimi biraz daha uzağa geçen yıl tamamen budanan dut ağacına çevirdim, bir kez daha, kimbilir kaçıncı kez, leyla kim diye düşündüm ve dutun gövdesinden fışkıran bir avuç yaprağı gördüm; anlaşılan geri dönüyordu… (11.00)

***

karşı binadan ikinci katta bordo eşofmanlı beyaz saçlı bir adam sarı bir bezle balkon demirlerini siliyor; aynı karganın sürekli tünediği balkon demirlerini… yine filme dönüyorum ve karga grafitilerinin bir anlamı var mıydı diye düşünüyorum; muhtemelen pek çok kişinin bu filmi bana izle demesinin nedeni olan kargaların. yoksa son yıllarda karga sevmenin cazibesinden ve bir anlamda romantizminde mi bu tercih? karga değil köpek çizse, ağaç çizse veya ölümü çağrıştıran başka bir şey diye düşünürken karga acaba ölümü mü temsil ediyor diye düşünüp, nefret ediyorum! kargalara yüklenen karanlık, ölüm, mezarlık ve leş anlamlarından hoşlanmıyorum; çok akıllı diye sevilmelerinden de…  eğer filmde tercih edilen ölüm metaforu buysa, kötü… çok kolaycı ve klişe…

ben kargaların kuş halini seviyorum; renklerini, duruşlarını, uçuşlarını, oyunculuklarını, eğlenceli karakterlerini ve mitolojilerini…

işe yarar bir şey filmini bugünden itibaren kafamda döndürmeyi bırakıyorum. bir şekilde sevmedim filmi. hikayeyi sevdim, ışığı ve görüntüleri sevdim, yolculuğu sevdim ama karakterler yoktular!

leyla kimsin sen? diyorum günlerdir. gerçekten nasıl bakıyorsun bütün bu olan bitene? kendine “şairim” diyen söz söylemeye korkar mı?

(11.45)

***

öğleyin papara yaptım; çocuklar kahvaltı, a. öğle yemeği olarak  yedi. ben sadece tadına baktım. eti çok azalttım uzun süredir ve şu sıralar ayurvedik beslenmeme geri döndüm. bu hem bedenime hem ruhuma iyi geliyor. sürdürmeliyim!

şimdi herkes mutfaktan çıktı. ev sessiz, dışarısı sessiz, şu tuhaf günler bittiğinde bu sessizliği özleyeceğim…

darmadağın olmuş mutfağı bıraktım, masama oturdum bunları yazıyorum… kulağımda so duo‘nun yeni dört melodisini, kırsabır‘ı  döndürmeye devam ediyorum.

içine çeken, çekerken insanın içinde kapılar açan melodiler ve sözler bunlar…

güneş hastanede yatarken kayıtlara başlamışlar…

o giderken, üç elma yerine,  üç derin nefes kalmış geriye; dünyanın yüküne karşılık ağaçlar, ışık ve umut…

 

Bir şeyler değişiyor, seziyorum
Karanlık koyulaştıkça ışığa dönüyoruz

bu yazıya dair bir kaç notu buraya bırakmasam olmaz!

bu yayındaki iki parça so duo‘nun dün çıkan yeni albümü kırksabır’dan. albüme dair her şey için şurayı tıklayın lütfen: kırksabır

güneş giderken çok şey bıraktı; bana bıraktığı şeylerden birisi de sevgili sumru ağıryürüyen oldu. yıllardır severek dinlediğim bir ses, yanıbaşımda artık…

yazının arasına karışan işe yarar bir şey filmi neredeyse bir haftadır benimle. ama bu yazıyla birlikte filmi de geride bırakıyorum…(16.18)

 

Tanrım sen beni sınarken nelerce
Ben seni sınadım

— gülten akın

 

 

 

sevgili büyücüm zelda, yine iyileşmeye geldim kapına.

 neredeyse çoğu zaman radyoz çalarken pc’de oyunu bu kadar geç fark etmem tuhaf. belki de son zamanlarda canımın sıkıntısından hiçbir şeye doğru düzgün bakmıyor, okumuyorum. evet, bundan olmalı. uzun süredir aynı müzikleri çalıyor, çoğu zaman müziksiz oturuyor (bazen tahammül edemiyorum sese), iş yaparken kendi kendime mırıldanıyorum, şarkı değil sadece, bir roman cümlesi, bir şiir dizesi ve anlamsız kelimeler.

son günlerde gülten akın’ın şiirlerine tekrar döndüm. geceleri usta ile margarita’yı okuyor, gündüzleri ise yoga yapmaya çalışıp (evet sıkıntıdan o düzeni de bozdum) kalan zamanda onun şiirine takılıyorum. yüzyıllık yalnızlık romanındaki buendia ailesinin sonradan değil doğuştan deli fertleri gibi takıldığım şeyi de tanrım belliyorum. bu iyi geliyor. o zaman bir şiir* bırakayım buraya, benim anlatmak istediklerimi benden güzel anlatıyor bazı şiirler. bu da onlardan biri. okuyalım hep beraber;

  

“çağrılı geldimdi, uzunca eğlendim / sonsuz duracakmış gibi güldükçe insanlar / gidecekmiş gibi gülümsüyorum / yüreğimde kıldan testere / bir yanartaşı yürüyorum döne döne / hayatın dilvermez karıncasıyım / günle yarışan bedenime dokunsam / acıyor mu vurdukları yer eskisi kadar / belki ben alıştım / ses vermiyor özlediğim, susturmuşlar / yok, sevgiden yandım / savatlı gümüşüm, eskimezim / sabrı deniyorum. “

 ——————-

 keşke bu yazıyla beraber hep oturduğum koltuğumun fotoğrafını gönderseydim sana ama bunun için şimdi oturduğum yerden kalkmam ve fotoğraf çekmem gerekiyor. kurguya ne gerek var, telefonumda bulduğum bu kısacık video güzel. ne zaman çektiğimi hatırlamıyorum, niye çektiğimi de, sanırım sessizliği kaydetmek istedim, başarmışım. 🙂  şarkı ise son zamanlarda en çok dinledim şey, yoga yaparken tesadüfen çaldı, aklıma kaydettim ve hep dinledim. üç alakasız şey birleşti ve sana giden mektup oldu. çok sarıldım. 

The Woodlands‘den Long Lost Century 

 

 

(kalktım ve çektim fotoğrafı, demek ki çok zor değilmiş, sen hangisini istiyorsan onu koyarsın yazıya, …. )”

*sabır için ilahi, gülten akın

Sevgili Zelda,

…. Covid 19 Karantinası Günlerinde, günümün çok büyük kısmı mutfakta geçiyor. Mutfakta olmayı, ekmek ve yemek yapmayı çok sevmeme rağmen  iyiden iyiye bunalmaya başladım. O nedenle genellikle yemek pişirirken  mutfak penceresinden gördüğüm manzara yerine yakın zamanda çektiğim bir gökyüzü fotoğrafını göndermek istedim.
Mutfak ürünlerimin kanıtı olarak, dün sabah öğrenip, merakım ağır basınca hemen denediğim elmalı tava kekinin fotoğrafını ekledim. Hangisi hoşuna giderse, seçimi sana bırakıyorum.
Mutfakta dinlediğim müzikler değişiyor. Yemek yaparken keyfim yerindeyse Joy FM ya da Radio Voyage dinlemeyi tercih ediyorum. Aklım karışıksa barok müzik her zaman sakinleşmeme yardım eder,  Bach’ın viyolonsel süitleri mesela…
Kucak dolusu sevgiler gönderiyorum.
***
hiç düşünmeden gökyüzünü seçtim elbette ve o mavilik melodiyi kendiliğinden çağırdı…
melodimiz j. s. bach‘dan air on the g string (site no. 3, bwv 1068) olacaktı ancak bir kaç gündür hangi versiyonu olmalı arayışı içindeydim; san francisco merkezli voices of music‘in orijinal enstrümanlarla yorumladığı versiyonunu dinginliği nedeniyle tercih ettim.

ben sevin’i, ekmekçi kız olarak tanıdım ve yıllarca takip ettim; nurşen’in kitabı ise buluşma noktamız oldu. nurşen’in dediği gibi benim için de bir blog olarak radyo z bu hayatta yaptığım en iyi işlerden birisi şüphesiz. yazmanın ve müziğin hayatımda yarattığı evren bir yana, bana kazandırdığı herkesle birlikte ursula’dan alıntılayarak söylersem, kaçıp kıvrıldığım ve huzur bulduğum bir gedik

tamamlamam gereken işi,  iki ekran ve açık altı pencere arasında gidip gelerek yaparken günün erken  saatlerinde başlayan baş ağrım inanılmaz bir hal aldı.

şimdi durdum ve bugün içeceğim üçüncü ağrı kesici niyetine,

hüsnü arkan ve erkan oğur‘dan

fikrim yok‘u döndürmeye başladım.

belki de hiç ağrı kesici almamalıydım!

fotoğrafı sabah çektim. şu sıralar kampüste yaptığım yürüyüşlerde alakasız yerlerde gördüğüm, bir anlamda yolunu kaybeden minik incir fidanlarından biri bu. kızılçam ağaçlarının kuytusundaki bu güzelliğin ne kadar büyüme şansı var bilmiyorum…

şahane kitabı mutfağın hatıra defteri buluşmasında tanışmıştık sevgili arpi veya benim bildiğim adıyla küçük joe ile. keyifle takip ettiğim bir blog yazarıyla tanışmıştım böylece ve sanırım o da radyoyu o tanışma sonrasında takip etmeye başladı.

#covid19 günleri oyununa mutfağı, ekmeği ve burada hiç çalmadığım bir sesle o da katıldı; evet sözü ona bırakıyorum;

 

Merhabalar, işte bu sabah kahvaltıda yediğim ekmek ve mutfaktaki yemek masam. Bir yandan Spotify’dan Rouben Hakhverdyan dinliyorum : why the poets  and dogs are friends diyor. Her dediğini anlamıyorum çünkü Ermenistan lehçesiyle yazılmış bir şarkı ama kulağıma  çalınan tanıdık bir iki sözcüğün  birbirine ne kadar yakıştığını sezebiliyorum . Ve edebiyatın ve sanatın özü ve güzelliği üzerine düşüncelere dalıyorum…”

Işık karanlığın sol elidir
karanlık da ışığın sağ eli.
ikisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana
yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi,
tutuşmuş eller gibi,
sonuçla yol gibi.

— Tormer’in Şarkısı (Karanlığın Sol Eli ,  Ursula Le Guin)

 

 

 

güney sudan’dan, canım ege de katıldı:

Pandemi’nin ilk günlerinde yine Güney Afrika’daydım. Çin’deki vakaları endişe ile takip etmiştim ama tüm dünyaya yayılacağını düşünmemiştim. Avrupa’ya, özellikle ailemin ve arkadaşlarımın yoğun olduğu Fransa ve İtalya’ya yayılımı arttıkça endişem korkuya yer yer paniğe dönüştü. Birçok arkadaşım yakınını kaybetti. Konuşmak isteyebileceğimi düşünmüştüm ama giderek içime kapandım ve dünya genelindeki rakamları ve izlenen politikaları takip etmeyi bıraktım. Sanırım yıllardır savaş bölgelerinde olmam bana bir tür bağışıklık kazandırmıştı; kendimi ve ailemi her koşulda sanatla iyileştirebilmiştim. Yine sanata ve işime sığındım. İlk zamanlar odaklanma sorunu yaşasam da giderek bunu sevdiğim kitapları yeniden okuyarak aşmayı başarmıştım. Şimdi temiz suya ve gıdaya erişimin güç olduğu bir bölgede, bulutsuz sarımsı gökyüzüne bakıp uzun nefesler alıyorum, geçecek diyorum kalbime, geçer, hep. Ama nasıl? Sonrası nasıl olacak? Sonra nasıl olacağız…

***

ege’yi gün yüzüyle bir kez olsun görmedim ama  sanki çocukluğunu bildiğim, bazen koşarak yanına gidip sarılmak istediğim, içimden konuştuğum, o bilmese de şarabına, kahvesine eşlik ettiğim birisi o.

***

sevgili ege, sonrası nasıl olacak, nasıl olacağız bilmiyorum, bilmiyoruz elbette ama şarkıda söylediği gibi bir yolunu buluruz; hep buluruz!

güler özince söylüyor.

 

“… Zihnim bi sussa
O kadar sussa ki
Sonunda kalbimi duysam
Aklıma yatsa
Ardımda bıraktığım o küçük çocuğun yanına
Yol alsam…”

… Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur,

içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder…

C. G. Jung

 

 

bütün baba ailemi bir akşam yemeğinde ağırladım. bir araya gelme nedenimiz üzüntülü bir şey içindi ama nedense herkes çok keyifliydi; muhtemelen bu ailenin bilinçaltıma işlemiş hayata bağlılığı ve enerjisindendi bu hissediş

diğer yanda yemek telaşı, sofra hazırlığı ve kalabalık derken her şey çok kaotikti; kimbilir belki bu kaos da bilinçaltımdandır.

sabah kampüste uzun bir yürüyüşle ofise doğru gelirken rüyanın bütün ayrıntılarını, renklerini ve duygusunu tekrar tekrar düşündüm ve bir araya gelmeleri ne kadar özlediğimi hissettim.

ve bütün bunlar olurken tesadüfen, fona çok iyi oturan yeni çıkmış bir şarkıya denk geldim…

***

şu anda ofisin penceresi tamamen açık, nefis bir kahve kokusu sardı her yeri, dışarıda kırlangıçlar neşeyle uçuyor ve ben hala hakan kurtaş ve kalben‘in birlikte söylediği bu şarkıyı döndürüyorum.

evet tesadüfen

diyoruz.

 

 

“… Gözümü bir kapasam, ormanlara tırmansam

Kalbimi tam orta yerinden birden kımıldatsam

İçinden bir şey çıksa, kükreyen bir kaplansa,

Tek başına yola çıkarken uyanmakta…”

 

 

“… Leylaklar açmış gördün mü?
Dallardan bahar inmiş duydun mu?
Karanlığın içinde bir ışık var
Mor mor mor leylaklar…”

— Hüsnü Arkan

 

 

leylakcım,

mesajında “Nasılsın diye sorsam mı bilemedim, eminim ki aynı inişli çıkışlı ruh halleri içindeyiz.” demişsin ya; ben onu okuduğum an seninle içimden konuşmaya başlayıp her şeyi tek tek anlattım haberin olsun. aslında yazmalıyım değil mi? belki onu da yaparım kim bilir. şimdilik varsay sana sımsıkı sarıldım…

burada susup sözü sana bırakıyorum elbette…

***

 Günlerdir bir başkasının hayatını yaşıyor gibiyim. Rutinim kaydı, kafam boşaldı, kalbim endişeyle çarpıyor. Sabahları göğsüme oturmuş koca bir öküzle uyanıyorum sanki, yataktan kazımak gerekiyor kalkıp günlük hayata başlayabilmek için, yorgan altı nisbeten huzurlu. Uzunca bir süredir gönül huzuru var ve endişe yoksa hayat güzeldir düsturunu edinmiştim ama bu günlerdeki gibi dibine kadar hissetmemiştim. Kendimden ziyade uzaktaki sevdiklerimin kaygısıyla yorgunum. Günlerim fotoğraftaki çalışma masamla balkon arasında paylaşılmış gibi. Zorunlu temizlik faaliyetleri ve yemek dışında ayaklarım ya birine, ya diğerine götürüyor. Balkon bizim yaşadıklarımızdan habersiz, çınar yeşilin en güzeliyle yapraklanmış, serçeler sabahın erkeninde başlıyor konsere, kumrular kuğurdayarak aşklarını ilan ediyorlar birbirlerine, kimi zaman orada burada bulduğum kurumuş çam iğneleri yeni gelecek bir yavrunun haberini veriyor, yuva yapıp yumurtlama çabasındalar. Bazen kocaman, kara bir karga gelip konuyor çınarın dallarına, o zaman bu sayfanın sahibinin kulaklarını çınlatıyorum mutlaka. Kimi zaman çay, kimi zaman kahve, kimi zaman bir kitap, kimi zaman da marketten alınıp güneşe serilerek çilelerinin dolmasını bekleyen erzaklar eşlik ediyor balkon saatlerime. Esinti ürpertir ya da güneş yakarsa içeri geçiyor bilgisayarın başına çöküyorum, haber sitelerine ya da Twitter, Facebook gibi sanal sayfalara takılmazsam orada başka bir dünya var, yazıyorum, okuyorum, haberleşiyorum,  bir diziye veya filme takılıyorum. Bazen bir kitap yoldaşlık ediyor ama diyorum ya sanki ben başka biriyim, hızım kesildi, eskisi kadar seri okuyamıyorum, yaptığım yemekleri bile sanki başkası yapmış, aldığım tat farklı. Şehri özlüyorum, denizi, portakal çiçeklerini, parkta yürümeyi, en sevdiğim cafede bir şeyler içmeyi, baharla coşan ağaçları, arkadaşlarımı, gölgemin bana eşlik etmesini, her yere elimi rahatça sürebilmeyi. maskesiz nefes almayı. Bir öngörüş ya da temennide bulunmak da gelmiyor içimden, bize yazılmış bir senaryoyu itiraz hakkımız olmadan oynuyoruz, yönetmen ne zaman son derse o zaman bitecek.

Yazı da Göksel Baktagir‘in en sevdiğim kanun sololarından biriyle bitsin: “Yalnız Sen/Sultaniyegah Saz Semaisi.

Her yeni güne sevgiyle gülümseyin…
Nurşen Güllüoğlu

1 2 3 4 5 30