yine…

As the images unwind
Like the circles that you find
In the windmills of your mind.”
– alan ve marilyn bergman

uzun bir sessizlik oldu, böyle olsun istememiştim oysa. nisan çok yoğun bir aydı; sonrasında hemen yazarım diye planlıyordum ama olmadı. çünkü istanbul’dan birkaç günlüğüne kaçtık. ilk gün sabah yola çıktık ve önce zeytinliğe gittik. anemonları kaçırmıştım ama doğa inanılmazdı, çılgın bir yeşillik ve çiçekler sarmıştı her yeri, dereden gelen su sesi bütün zeytinliği dolaşıyordu… önce suyun sesini dinleyerek ağaçlara ve büyük kaya parçalarına tek tek dokundum, açan çiçekleri tespit ettim. malum hıdırellez günlerindeydik ve içimden hızır ve ilyas’la konuşuyordum. her zaman olduğu gibi mütevazı masamızı kurduk, şarabımızı açtık ve bir gün orada daha uzun saatler, daha uzun günler, haftalar geçireceğimiz zamanları hayal ettik…


zeytinlikten ayrılmadan önce annemin tembihine uyup 40 zeytin yaprağını, dileklerimle birlikte derenin sularına bıraktım…

o geceyi kaz dağlarının içinde bir glamping kamp alanında dom çadırda geçirdik, zeytinlik için bu bir alternatif olabilir mi diye düşünüyoruz çünkü; hala kararsızız. sonraki iki gün ayvalık’ta macaron mahallesinde küçük tatlı bir konuk evinde kaldık; adı “latibula” idi. herkesten ve her şeyden uzakta, güvenli, huzurlu ve gizli sığınak anlamına geliyormuş bu latince sözcük; şu günlerde ihtiyacımız olan şey yani ve bu tamamen tesadüftü; yine bir gün cunda adası’nda deniz kıyısında şarabımızı yudumlarken ne acaba bu sözcüğün anlamı diye bakınca öğrendik bunu. öğrendikten sonra da en az yarım saat bir karabatağın balık avını izledik uzaktan; o her suya daldığında biz de derin bir nefes alıp suya daldık. sonrasında a. kendisini tamamen sessizliğe bıraktı, ben de sahil boyunca taş, midye ve çiçek keşfine çıktım. yıllardır çok keyifle satın alıp kuruttuğum çiçeklerin doğal ortamlarının deniz kıyısı olması inanılmaz bir sürprizdi benim için…


bir diğer öğrendiğimiz sözcük de mahalleye adını veren macarondu. aman makaron diye okumayın, c ile yani macaron! latince’de marjoram, rumca’da macaron ve türkçe’de mercanköşk olarak bilinen bitki bu mahalleye adını veren… rivayete göre zamanında rum sakinler pencere kenarlarına mercanköşk ekerlermiş, mahallenin adının buradan geldiği söyleniyor. eve gelince deniz gezgin’in bitki mitosları kitabına baktım —bu kitaba ilişkin ciddi şüphelerim var, buram buram kötü çeviri kokuyor notunu da buraya bırakayım, aşağıda da göreceksiniz bunu zaten. her neyse kitapta mercanköşk için yazılanlar şöyle;

Mercanköşk, Latince Origanum “dağların neşesi” anlamına gelir. Aristoteles leyleklerin kavgadan sonra yaralarına mercanköşk sürdüğünü aktarmıştır. Mercanköşkü aşk tanrıçası Aphrodite okyanusun derinliklerinden çıkarmış ve güneş ışığının en parlak düştüğü dağların yükseltilerine bırakmıştır. Bu yüzden mercanköşk okyanus gibi kokar ve aşkı temsil eder. Akdeniz dünyasında çok yaygın olan ve klasik çağlarda mutluluk otu olarak bilinen mercanköşkün, gökgürültülü havalarda sütün etrafına püskürtüldüğünde kesilmesini önlediğine inanılırdı…”

mevsimden dolayı her yer gibi mahalle de çok sakindi, insanlar güler yüzlü, huzurlu, dingin ve yavaştı; bu küçük kaçamaklar en çok “yavaşlamak” ve “durmak” için hoşumuza gidiyor sanırım. mis gibi kokuların yayıldığı bir kaç fırın, kadın işletmecilerin yoğun olduğu küçük lokantalar, kafeler çok tatlıydı… bir de akşamları meyhanelerde rakı içen her yaştan kadın gruplarına rastlamak çok hoşumuza gitti.

son gün öğleden sonra döndüğümüzde mahallede bir ölüm olduğunu öğrendik, sokağa sandalyeler atılmıştı, evin kapısı açıktı, bir cenaze evininin ruhu, gözleri kızarmış, hüzünlü insanlarla birlikte etrafı sarmıştı; sokak derin bir sessizliğe gömülmüştü… akşam yemeğimizi birer kadeh rakı eşliğinde bir çiftin işlettiği meyhanede sessizce yedik, müzik açamadıkları için özür dilediler. olur mu dedik ve onların acısına sessizce sarıldık… masaya otururken birbirimizin gözlerinin içine bakıp “hayat” dedik! her şeyin özeti buydu…

anlatacak çok şey var elbette ama gerek yok o kadar ayrıntıya girmeye. ama söz etmeden edemeyeceğim bir ayrıntı, yıllar sonra yeniden bergama antik kentine dönmekti. 1989’da toplulukla bir iyonya gezisi yapmış ve bergama’ya o gezide gitmiştik. yine aynı mevsimdi, her yer çiçeklerle kaplıydı, başımızda papatya taçları ile gezmiştik tüm iyonya’yı… uzun aralıklarla antik kentlere gitmenin en güzel yanı, devam eden arkeolojik kazılar sonucunda kentin yavaş yavaş ayağa kalktığına tanıklık etmek. keşke bir de yıllar hafızamızı bu kadar törpülemese…


son söz olarak da tomris’in izleğinden söz etmemek olmaz; bu çok keyifli yolculuk elbette devam ediyor. burada söz etmek istediğim ise nurdan beşergil’in rüzgar çıktı kitabı. tomris, yüzleşmeler kitabında bir yazıda nurdan beşergil’in zamanında adam öykü’de yayımlanan bir öyküsünü anıp, nurdan beşergil’e dikkat etmek gerektiğini söylüyor. yola çıkarken yanıma aldığım kitaplardan birisi bu kitaptı. kitaba adını veren öyküden küçük bir alıntıyla birlikte burada susayım ve nefis bir parçaya ortamı bırakayım.

“… Bütün güzel anıları önüne katıp götürdü rüzgâr. İçimizi burkan, burnumuzu sızlatan, gözlerimizi yaşartan anıların sağından esti, solundan esti, yerinden kımıldatmadı. Kimine göre yarısı dolu, kimine göre yarısı boş olan bardağı devirdi, kırdı; artık kimse bardağı görmedi bile.…”


3 Responses
  1. Bugün seni düşünmüştüm, bu yazının bir kısmını da bana yazmışsın gibi üstüme alındım. 🙂 Çünkü Aramızdaki Şey’den üç öykü dinledim az önce (ilk üçünü). Üstelik blog adımın ilham kaynağı Windmills of your mind’ı koymuşsun. Benimki Sting versiyonu ama olsun. Hoş geldin(iz) o zaman.🩵

    1. radyo z

      şarkıyı eklerken elbette sen de benim aklımdaydın. nasıl buldun ilk öyküyü? ve sence aralarındaki şey ne? bu arada kitabı bitirdikten sonra gönderdiğin oyunu izledim. marguerite duras eserlerinin sahnelenmesini istemezmiş biliyor musun? oysa kitap sanki oyun gibi yazılmış… yarın belki bambaşka bir versiyonunu çalarım şarkının. sana sürpriz olsun 😉

      1. Sesli kitaptan dinleyince bazen kendi tempomun dışında bir hızda gidiyor gibi geliyor, bunu düşünürken meseleyi kaçırabiliyorum. Bu sebeple ikinci defa daha dinledim öyküyü. Ve hala aralarındaki şeyi düşünüyorum. 🙂 Bana önce otobiyografik geldi (henüz böyle bir ize rastlamadım arama taramalarda ama) malum, Turgut adı geçiyor, anlatıcı adım sırf T harfiyle başlıyor diye paralellik kuruyorsun diyor, diğeri almanca bilen bir akademisyen ve aniden ölüyor vs. Aralarındaki şey bir türlü söze dökülememiş o kırmızı elbisenin nesnesinde mi gizli? Giymedin şu elbiseyi, gülerdik beraber işte diyor arkadaşı. Sen ne düşündün?
        Sürprizli Windmills’i bekliyorum. 🙂

Leave a Reply