“… Mezarıma iki ünlü şarkıyı birleştirip:
Je ne regrette rien çünkü I did my way
yazılabilir rahatça.”
-tomris uyar
saat beş gibi uyandım, yarım saat kadar yatakta döndükten sonra kalktım… her sabah yaptığım gibi güne başlayıp sonrasında “tomris çalışmamı” sürdürdüm… a. kalktığında “ne yapıyorsun?” dedi. “tomris’e çalışıyorum” dedim ve “ne yapacaksın, bugün ofise gidecek misin?” diye sordum. “gitmem gerekiyor ama dinlenmek istiyorum” dedi. benim de çalışmam gerekiyor ama canım hiç istemiyor; hava çok güzel, bulutlu, rüzgarlı, tomris’in mezarına gidelim” dedim. “tamam” dedi… kahvaltımızı yaptık ve sonrasında hazırlanıp zincirlikuyu mezarlığı’na gittik… tomris’in yattığı yer pinlenmişti, kolayca buluruz demiştik ama o kadar kolay olmadı. baş tarafında, yaygın olan dikili mezar taşlarından yoktu; baharın yeşilliği ve çiçekleriyle kaplanmıştı… annesiyle birlikte yatıyor tomris ve üzerleri pespembe çiçeklerle kaplı… mezarlıkta yürürken topladığım birkaç kır çiçeğini başucuna bıraktım; onu yanımda hissetmek için de mezarın üzerinden minik bir taş, içi boş bir salyangoz kabuğu ve kurumaya müsait, şu nevi şahsına münhasır dediğim türden çiçeklerden aldım. elbette bir kaç pembe çiçeği de kurutmak üzere kitabımın arasına koydum.
bu tomris çalışma meselesi için yarim bir tür kazı yaptığımı söylüyor; bu yaklaşımı çok sevdim. yaptığım şeye bu adı vereceğim ben de… arkeolojiye olan sevgimi düşününce bu sürpriz olmayacaktır sanırım.
şimdi ben susacağım ve tomris’ten bazı alıntıları buraya bırakacağım. dört farklı kitaba ait bu metinlerin bağını bulmak, anlamaya ve hissetmeye çalışmak, tomris’in duygu dünyasına yaklaşmaya çalışmak “kazı”dan başka nedir ki!

“…Taşınma serüveninin fatura atma, kitap eleme, dosya temizleme ve özellikle gözden geçirme bölümü o sıralar hazırladığım Aramızdaki Şey‘in Akşam Alacası öyküsünde kullandım, geçmişin baskısını biraz attım üstümden…” Yüzleşmeler: Bir Uyumsuzun Notları (1991-1995)
“… Geçmişin yükünden kurtulma işlemine o saatlerde girişmiş, ne yazık ki çabasına değmemişti, fazla bir şey birikmemişti ki: Havagazı, telefon, su, elektrik faturaları günleri dolduğunda atılmıştı, zaten atılmasalar da pek yer kaplamayacaklardı…
Bir kaç gün önce, gözden çıkardığı, bir daha okumayacağına karar verdiği kitapları karton bir kutuya yerleştirmişti… De acaba? çünkü kişi, bu eleme telaşında bazen belki bir daha okumayacağı ama geçmişin vazgeçilmez bir parçası saydığı kitapları sonradan bulamayınca kendine içerlerdi, biliyordu. Bir daha nesnel bir bakışma göz atmalıydı onlara. Tamam, kararı kesin… O aydınlıkta taşınılmaz bir yük gibi görünüyorlar. Ama her nedense ikindiyi onlardan birini okumakla geçirmişti: Herhalde veda anlamında…
Böyle yağışlı gecelerde, dışarıda sürüp giden mırıltı, içinin kargaşasını yatıştırır, onu yalnızlığından sıyırıp düşlere ya da gerçeklerin kaynaklarına sürüklerdi.
Sözgelimi eleme işlemine neden faturalardan başlamıştı? Fotoğraflarla mektuplarla yüzleşmekten korktuğundan mı? Yoksa geçenlerde başladığı karmaşık öykü kafasında yeterince biçimlenmediğinden mi? İkisi de olabilir. Yeter ki düşünsün, yanlış-doğru bir sonuca varsın. Nasılsa kitapları, bu didişmenin dışındaydı. Hangilerinin hangi sevdiklerinin işine yarayacağını titizlikle kararlaştırmıştı. Yarın artan kitaplar alındıklarında o kutu da boşalacaktı…
Çalışma masasının başına geçti, genişleyen boşlukta yeni öykünün ilk tümcesini yazdı:
Çocuğa rastladığında akşam çöküyordu.
…
Evinde, gece yağmurunun kokusundan ve mırıltısından yoksun kalınca da öykünün ikinci paragrafını yazmakta zorlanmadı. Sonra dünkü kuşluk saatlerini yeniden yaşamak isteğiyle fotoğraflarla mektupları elemeye girişti. Fotoğraflarla baş edemedi: Profesyonellik becerisine göre mi, taşıdıkları anı birikimine göre mi değerlendireceklerdi? Hepsini geçmişin bellek arşivine kaldırmak daha akıllıcaydı. Bu arada onlara bakarak çocuğa bir ad yakıştırma umudu da iyice sönmüştü. Ölmüş bir şair dostunun önerisine uymaya karar verdi:
Duvarlara fotoğraf filan asma
Ve konsol ve ayna çerçevelerine
Hele aile resimleri hiç mi hiç
Baktıkça renksizliğe dönüşüveriyor
Olmayan bu zaman parçaları-sen ne dersen de.
…
Öykünün ilerlemesi, çocuğa –yazıda kullanmasa bile– bir ad bulmasına bağlıydı. Hemen mektuplara geçti. “Renksizlik” ve “olmayan zaman parçaları” aklını kurcalasa da ona dostça tınlayacak bir ad bulmaya çalıştı. Kendisini sonradan suçlayan bir zamanki has dostlarının, kendisine sonradan saygı duyan bir zamanki has düşmanlarının mektupları dışında hepsini yırtıp çöpe attı.
Ne garip ki eğilimler ortaktı: Sevenleri onu “sahip olunamayacak” yapı özelliğinden ötürü suçluyor –oysa eski mektuplardan anlaşıldığına göre başlangıçta bu özelliğini çekici bulmuşlardı– düşmanlarıysa –sözcüğü yumuşatırsak– karşıtlarıysa, tok sözlülüğünü dik başlılığa vardırmasını kınıyorlardı. Bu eleştiriler kendisinin kestiremediği anlarda yapıldığına göre olmayan bir zamanın parçalarıydılar, sevgiye/öfkeye dayansalar da renksizdiler…” Akşam Alacası, Aramızdaki Şey
bu noktada izninizle araya girip yukarıdaki şiirin tamamını buraya bir fotoğrafla bırakacağım. bu sayfa tomris’in Günlerin Tortusu (1980-1984) kitabından.

“… Tanıştığımızda ben yeni evlenmiştim; Turgut, nicedir evliydi. Bir gün birlikte olacağımız ikimizin de aklının ucundan geçmemişti; ayrıca aramızda önemli bir yapı farkı vardı. Ben sırılsıklam âşık olduğum zaman bile çevremdeki güzellikleri kaçırmamaya yatkınımdır. “Bir önceki sevgililerimden devralınan inceliklerin” sonraki sevgilileri güzelleştirdiğine inanırım. Oysa Turgut Uyar’ın monogam aşkı, yanındaki sevgiliden başka kimseyi görmez, hiçbir şeyin bu öğenin yer almadığı iki kişilik bir dünya özler, geçmişi bütünüyle silindiği, geleceği güvenceli olduğu sürece bir şimdiki zaman peşindedir. Evliliğimizdeki en büyük çatışma bu zıtlıktan doğacaktı sonraları. Turgut, beraber anı elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla davranacak, ben de hiçbir rekabetin sözkonusu olmadığı alanda boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım…” Tanışma Günleri/Anları (1989-1995)

yine son sözü tomris’e bırakıyorum elbette; melodilerimiz de ondan. bu arada my way şarkısı da fransız şansonlarından geliyor; o yüzden aslını da ekliyorum…
“… Demek mesleğimin koşulları yıldırmamış beni! Mezarıma iki ünlü şarkıyı birleştirip: Je ne regrette rien çünkü I did my way yazılabilir rahatça…”*
*Pişman değilim hiçbir şeyden; çünkü kendi yolumdan gittim.

