16
Nov

cohen… safranbolu… amasra…

 

11 kasım’da leonard cohen kara trene bindi ve biz de inanılmaz bir zamanlamayla bir hafta sonu kaçamağı ile safranbolu ve amasra’ya gittik. cuma akşamı iş çıkışı yollara cohen’in şarkılarıyla düştük ve iki gün boyunca sadece cohen dinledik. sonbaharın tüm hüznü ve duygusuyla gerçek hayattan, işten güçten, çocuklardan, gündemin uğultusundan ve bütün gürültülerden uzakta, sapsarı, kızıl, turuncu ve solgun yeşile bulanmış bir yas tuttuk.

bu yasın hüznü geziyi anlatma isteğime baskın sanırım ama kısa kısa notlar düşmeden de olmayacak…

safranbolu; uzun yıllardır gitmek istediğim yer… tam da hayal ettiğim mevsimde gitmiş oldum… güzeldi; böyle  kalabilmesine, biraz olsun korunabilmesine şükrettik. çarşısındaki esnafın satış yapma telaşından ve baskısından bunaldık. bu sadece orada değil, bütün turistik yerlerde içimizi daraltan bir durum olarak duruyor ne yazık ki. safranbolu’nun kendi yaşamını, eğer kaldıysa kendi ruhunu ise pek fazla hissedemedik. yeterince uzun kalmadığımız için muhtemelen…

kent müzesi güzel bir sürprizdi her şeyiyle. 1900’lerin başında yapılmış kaymakamlık binası, başına gelen pek çok şeyden sonra şahane bir müzeye dönüşmüş artık. safranbolu’yu orada hissedebiliyorsunuz… müze binasının arka tarafındaki saat kulesi ise gerçek bir sürprizdi. şu anda türkiye’de çalışır durumda olan ve içine çıkılabilen en büyük saat kulesi ve üstelik ülkenin ilk saat kulesi o…

saatin bakım ve onarımını 1965 yılından bu yana kundura ustası ismail ulukaya yapıyormuş. saatin dördüncü bakıcısı ve bizi kulede o karşıladı; eğitimden, daha fazla yürümek gerekliliğine, meslek kurslarının saatlerinin eksikliğinden, kulenin tarihine, saatin bakımına dair pek çok şey anlattı. keyifle dinledik. saat biri vurduğunda, hep birlikte anın tadını çıkardık. dönen zaman varlığını hissettirmek için her yolu deniyordu…

akşamüzeri inanılmaz güzel ve büyülü bir yoldan amasra’ya geçtik ve güneşli günün ardından, değişen havanın kokusunu alarak amasra’ya girdik. kaldığımız otel karadeniz’e tamamen tepeden bakan bir binaydı ve odamızın denize bakan cephesi boydan boya camla kaplı bir  pencereydi.

cohen’in sesi odayı sardığında, şarabımızı açtık ve o akşam dışarı çıkmamaya karar verdik.

ertesi gün sabah hava aydınlanmaya başlarken uyandım ve değişen havayı ve değişen havanın denizin üzerinde oynadığı oyunları izledim; günün ilk saatlerinde hafif bulutlu olan hava bir saatin içinde hızla değişti ve rüzgarla yağmur başladı.

kendimizi yağmurlu ve rüzgarlı amasra’nın sokaklarına bıraktık. ne yağmurdan, ne rüzgardan yana şikayetimiz yoktu; her şey olması gerektiği gibiydi…

***

rivayete göre fatih sultan mehmet şehre hakim bir tepeye geldiğinde hayranlıkla şöyle der:

Lala, lala!, Çeşm-i Cihan bu mu ola

ve kaleye haber gönderir :

Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem kalenin anahtarını bana getiriniz.”

ve  cenevizli kale komutanı anahtarı fatih’in bulunduğu tepeye getirir ve şehir savaşmadan alınmış olur.

fatih, gelse şimdi görse muhtemelen aldığına pişman olurdu amasra’yı. anadolu’nun her yerini sarmış iğrenç yapılaşmanın burayı da sarması bir yana, yamaçlarda yükselen ultra lüks daireler, sahildeki çöplük, fatih’in vermek istemediği hasarı kat be kat veriyor bu güzelim karadeniz yerleşkesine şu an ve sonu da olmayacakmış gibi görünüyor…

amasra’ya dair hislerim de budur…

***

her yeri kendimize benzetiyoruz ve bitiriyoruz; özensiz, pis, değerinin farkında olunmadan yaşanan, gezilen yerleşimlerimiz her yanı sarmış durumda.

kendi kendimizi yiyecek kadar açgözlüyüz, net!

***

ve öyle bir hayatta yaşıyoruz ki, bazen konuşmayı unutuyoruz. kendi iç sesimize yabancılaşıyoruz ve hatta onu tamamen yitirenler de oluyor sanırım.

uzaklaşmanın, kendini duymayı sağladığı bir hayat bu…

arada kaçmak lazım…

***

elbette leonard cohen dinleyeceğiz şimdi de. bu sefer son albümden bir  parça gelsin.

you want it darker

diyoruz.

 

 

 

1 Response

  1. Amasra’ya ilk gittiğimde 11 yaşındaydım, gerçek anlamda bir deniz tatiline ilk çıkışımdı. Büyük limanın hemen karşısında, plajın dibinde bir pansiyonda kalmıştık. Doktor olan halamın güneş yanığı için bir solüsyon yaparken kullandığı amonyağı derin bir nefesle içime çekmemi ve o keskin kokuyu, çıktığımız kayık sefasında iskarmozun kırılıp denizin ortasında kalışımızı, kıyıya demirleyen denizaltılara yaptığımız klastrofobik ziyareti, Demir Çelik kampında aynı dönemde kalan annemin amcasının mendireğin uzantısı gibi kıpırdamadan saatlerce balık avlayışını hiç unutamam. Sonra her yıl gittik Amasra’ya, birbirine benzer pansiyonlarda kaldık, öyle güzel, öyle bakir, öyle kendine özgü idi ki. Üniversite 2. sınıftaydım son kez gittiğimizde, ne çok anım var. Sonrasında Ege ve Akdeniz’e yöneldik. Yıllar yıllar sonra (belki 25 yıl) tekrar yolumuz düştü, hayal kırıklığıydı yaşadığım, öncesini bilmesem belki yine severdim ama ah o yol kenarları böğürtlen çalılarıyla kaplı, yegane oteli Paşakaptan isimli köhne bir bina olan, pansiyonlar ve eski tip evlerle dolu Amasra nereye gitmişti. Ay ne çok anlatasım varmış ama işin aslı müziği dinlemek için uzatıyorum 🙂 Sevgiyle kal…

Leave a Reply

1 × = 5

Skip to toolbar