31
Mar

istanbul kırmızısı’ndan çıktım az önce…

hemen bir kafeye yerleştim ve hissettiklerim uçmasın diye yazmaya başladım buraya. şükürler olsun spotify’da filmin soundtrack’i vardı; onu da açtım…

çok önceleri radyoda, ferzan özpetek’in evrenini sevdiğimi yazmıştım; renkli, sesli, kendi melodisi olan, dokunan, ağlayabilen, gülebilen evrenini. ama sanırım hep en sevdiğim filmi hamam oldu ve sanırım kendimi bir türlü içine alamadığım filmi de istanbul kırmızısı olacak…

her şeyden önce istanbul’un rengi kırmızı mı emin değilim? sanki hangi istanbul’dan söz ettiğimize bağlı olarak bu renk hep değişir… jenerik, tek bir renk isteselerdi benden istanbul için, kırmızı değil, erguvan derdim. en azından şimdi öyle hissediyorum; belki mevsimden…

hikayeyi garip bir şekilde sevdim; altını dolduramadığım bir sürü boşluk olsa da ve bazı klişelere takılıp ferzan özpetek’in bu güzelim hikayeye yazık ettiğini düşünsem de… elimde olmadan ben olsam böyle anlatmazdım diye düşündüm film boyunca. bir yarım kalma hali, asla kim olduğunu anlayamadığım karakterler, eğreti, böyle konuşulmaz bu hayatta dediğim diyaloglar, “derin, derin” bakışlar, tuhaf bir şekilde bu “kanadı kırık” insanların aslında kim olduğuna dair kafamda bir şey oluşamaması…

ferzan özpetek’in istanbul’la bağının koptuğunu hissettim. istanbul’la bir bağ kurmak elbette çok kolay değil ama bu şehirde yaşarken, hepimiz kendi istanbulumuzu yaratıp, yarattığımız o evrenle bir bağ kuruyoruz. ferzan özpetek’in istanbul’u, sanki italya türkiye hattında, sisler altında kalmış ve korkarım italya’dan görülen açı biraz ağır basmış; cumartesi anneleri… kağıt toplayan genç… göçe zorlanan kürt aile… çorbacılar… fettan, flörtist teyzeler daha çok istanbul’dan atılan “posta kartları” gibi kalmış filmde; altı boş, derdi belli olmayan ve o şehre dair sadece ve sadece bir görüntü olarak kalan “posta kartları”…

ve niye bilmiyorum. bu sefer doğrudan söylemediğini, ima ettiğini hissettim ferzan özpetek’in. geri dönüp, memleketi, kırmaktan mı korktu diye düşünmekten kendimi alamadım. hamam’da her şeyi bağıra bağıra anlatan adam gitmiş miydi?

halit ergenç’i garip bir şekilde çok sevdim oynadığı rolde; özellikle bir kaç sahnedeki performansına bayıldım. tuba büyüküstün’ün güzelliği bir yana ne performansı, ne filmdeki karakteri bende bir şey bırakmadı; restorasyoncu olması da beni elimde olmadan wim wenders’in palermo shooting filmindeki bir sahneye götürdü…  mehmet günsur ve nejat işler’in “konuk oyuncu” halleri de cabası…

melek imgesini de düşününce aklıma elimde olmadan ‘berlin üzerinde bir gökyüzü’ filmi geldi… acaba dedim “wim wenders gölgesi mi var bu filmde?”…

filmden geriye ne kaldı derseniz istanbul’un sesi;  inşaatlar, deniz şıpırtısı, vapurlar, deli bi uğultu, klaksonlar, klaksonlar…

ve şarkıda dediği gibi…

Zaman kanatlarıyla büyüyor
Gidenler, kalanlar, yalanlar, dualar
Adamlar, kırmızı rüyalar
Geride ne han kalır ne hamam
Biraz toz biraz duman

***

evet gaye su akyol söylüyor

kırmızı rüyalar

not yerine: bu yazı dün yazıldı, bu sabah biraz toparlandı ve yayınlandı. bu filme dair twitter’daki bir kaç olumsuz görüş dışında hiç bir şey okumadım ve sadece çevremdeki bir kaç kişinin filmi sevmediğini biliyorum.

Leave a Reply

− 4 = 4

Skip to toolbar