18
Nov

sabah yedi gibi kalktım…

geceden dağınık bıraktığımız salondaki ince battaniyeleri katladım, koltukların yastıklarını düzelttim, ütü masasını yerine kaldırdım, içecek bardaklarını, boş tabakları toparlayıp mutfağa koydum. sonra çocukları kaldırdım; a. okula, t. ise çalışmaya gidecekti. onların odalarındaki kirli bardak ve kupaları da toparlayıp mutfağa getirdim. kahvaltı için peynirli kanepeler ve t ile bana kahve yaptım. mutfağı ekmeğin, yumurtanın beyaz peynirin bir araya geldiğindeki nefis kokusuyla harmanlanmış kahve kokusu sardı. bu kokunun çocukların hafızasına kazınmasını istedim. çok ama çok ileride aynı kokuyu duyduklarında bu sabaha savrulup geri geleceklerdi çünkü. bunu biliyorum. bunu biliyordum ama sevgili nurşen’in kitabıyla emin oldum…

evet nurşen bir kitap çıkardı ve kitabı okuduğum günler boyunca beni elimden tutup çocukluğumun bütün tadlarına ve kokularına aldı götürdü.

mutfağın hatıra defteri‘ni bir sabah serviste karanlığın içinde giderken okumaya başladım. ananesini anlatmaya başladığı ilk satırlarda gözlerimden yaşlar boşandı ve o kocaman, bahçesinde havuz olan,  patates çiçeklerinin açtığı ve gece sefalarının kokularının yayıldığı eve gittim. ilk aklıma gelen tat, tahtadan ekmek teknesi ile yukarı fırına götürülerek pişirilen ekmeklerin kalın dilimler  halinde kızartılmış ve nemlendirilerek üzerine nane ve tuz serpilen halleriydi. belki de benim tat evrenimin en sade ama en leziz hali o nefis naneli ekmekler. sonrasında onun incecik açtığı patatesli kıymalı gazel börekleri, oklavadan çekmesi, kurban bayramlarında büyülenmiş bir halde onun işkembeleri, kelleyi temizlemesini izlemem, erkek soğanı dediği taze soğanların kartlaşmış ve tohuma kaçmış halleriyle yaptığı o inanılmaz güzel yemek, su böreği pişirirken suda haşladığı o tuzlu nefis hamurların, bana bir parçasını vereceğini bilmemden ötürü parçalanmasını hayal etmem ve onun o yumuşacık, sessiz ve benim mutlu bir çocukluğum olmasının en büyük nedenlerinden biri olan katıksız sevgisi geldi…

sonra kitap boyunca annemin nefis pastaları, mercimek ayıklamayı sevmediği için bize mercimek çorbası yapmaması, öğle zamanları babam olmadığı için yapılan nefis papara, babamın yaz mesailerinden çıktıktan sonra eve gelirken aldığı kumrularla yaptığımız peynirli domatesli yeşil biberli sandviçler, babamın bir uçak yolculuğu yapıp bize tüpün içinde getirdiği zeytin ezmelerine olan şaşkınlığım, yaz akşamları uzun uzun balkonda yemek sonrası karpuz çekirdeği çıtlamalarımız, ablamla annemler bir yere gittiğinde annemizin sakladığı şeker ve kurabiyeleri aramamız ve elbette ablamın sayesinde hep bulmamız, bütün aileye yapılan bidon bidon yeşil zeytinleri annemin çiçekli sofra bezlerine yığarak, yerde hep birlikte dilimlememiz, tepside dikkatlice tahılların ayıklanmasını izlemekten aldığım keyif, emsal annenin o yağlı ve deli gibi lezzetli mutfağı, pofidik tahinli lokulları, çatal uçlarıyla ve haşhaş kapsülleriyle süslenen karanfilli hamursuzları, burdur’da koç dedenin yenci mahalle’deki evinde yer sofrasında tek bir tabaktan yenen bayram sofralarının güzelliği ve son lokmanın koç dedenin olmasını asla anlayamamam, yine aynı evde kadınların toplanıp kilolarca erişte kesmesi ve o öğlen taze taze yenilen eriştenin tadı, halamın efsane reçelleri ve içinden nefis tuzlu salamura peynirler taşan poğaçaları, amcamların evindeki kayısı ağacının olduğu bahçeye inen merdivenli bir balkonu olan mutfakta tereyağında kavrulan şehriyelerin kokusu ve kalabalık olunduğunda çocuk masası hazırlanan bu mutfakta benim hem küçük hem de biraz sessiz bir çocuk olarak kaynatan değil de izleyen ve sessizce eğlenen çocuk hallerimi hatırlamam, gizlice yiyeceğim derken az daha boğulmama neden olan çiy arap kadayıfı, yerken kusacak gibi hissettiğim bamyalar ve biber dolması kabukları, midemi kaldıran ciğer kokusu, tekirova’ya pikniğe gittiğimizde dursun abi’nin mangalda pişirdiği bol otlu çökelek doldurulmuş dolmalık biberler, izmir’e gülay teyzelere gittiğimizde fritözde kızaran tavukları uzaydan gelen yepyeni bir şey yiyormuşum hissiyle yemem, büyük dayılara gittiğimizde boş gitmeyelim diye götürdüğümüz bütün tavuğun en güzel parçalarını dayının oğlanların yemesine gizli gizli öfkelenmem ve o evde sadece kümesten yumurta alacağımın heyecanıyla yatıya kalmalarım, nihal teyzelerin yazın konyaaltındaki obasına giderken kocaman bir karpuz, börek, zeytinyağlı dolma götürmelerimiz, nihal teyzelerin sıkça balık kızartması kokan evi ve yaptığı keçi ayaklarının lezzeti, evde televizyon olmadığından zafer amcalara uzay yolu izlemeye gittiğimizde yediğim haşlanmış zeytinyağlı börülcenin ömrüm boyunca unutmayacağım tadı, ekşiyen tarhanın kokusu ve inanın daha bir sürü koku ve tad nasıl geri geldi anlatamam…

bütün bunlar bir yana kitabı okurken, nurşen’le  çocukluğumuzdaki bazı şeylerin benzerliğine inanamadım. bunları seninle bir araya gelince ve sımsıkı sarılınca konuşacağız nurşen…

bazen ekmeğin ve meyvenin masum olduğu, koynu, elleri mutfak kokan annelerin, ananelerin, babannelerin olduğu bir  zamanda yaşamak istiyorum… sade sofraları özlüyorum… yolculuklarda kenar mahallelerden geçerken o kırık dökük, sıvasız, kat çıkmak için demirleri açıkta bırakılmış evlerde lezzetli ve geçmişte kalan yemekler olduğu hayal ediyorum… şimdi yediklerimizle olan ilişkimizi, televizyonlarda fikirlerini kusar gibi sunan doktorlar belirliyor. yoğurt ve ekmek yapmalar, turşu kurmalar,  bu zamanın hobileri. ama yediğimiz hiç bir şeyle gerçek bir bağımız yok artık…

***

45 yaş üstünde, sabit gelirli bir ailenin çocuğu olarak anadolu’nun küçük kentlerinden birinde yaşadıysanız bu kitap size çocukluğunuzun ruhunu vadediyor; gidin ve sarılın derim…

şimdi, elbette mutfak masasında bunları yazarken ve ocakta kaynayan sütün kokusunu içime çekerken sözü nurşen’e bırakıyorum:

“... Bir yıl sürdü küçük kızın kapısı bahçeye açılan o evdeki yaşamı. Ağzında muz tadı, kulaklarında her pazar tepesine yumrukla vurulmadan çalışmayan siyah radyodan yayılan Zehra Eren tangolarının ezgileri, burnunda sonbahar kokusu, gözlerinde alınmamış sabah uykularının mahmurluğu ve kalbinde ayırdığı çok özel bir yerle ayrıldı küçük yuvasından. Şimdi bir başka ev, başka komşular, başka heyecanlar vardı yaşanacak…

elbette zehra eren dinliyoruz ve

ne olurdu sen benimle olsaydın 

diyoruz.

2 Responses

  1. Ah Z., ben de senin yazdıklarını bir kitap okur gibi okudum, keşke yazsan. Ayizi benzer şeyler arıyor Hayat Bilgisi serisi için. Ve sende bu duyguları uyandırması nasıl mutlu etti beni bilsen, amacım oydu zaten, okuduklarında kendini bulmaları insanların. Yoksa sonuçta yüksek edebiyat yapmak gibi bir amacım yok , ben haddimi bilirim. Ve unutulmaması bazı şeylerin, anneanne, büyük teyze sofralarının, anne yemeklerinin, komşulukların. Her şeyin hızla tüketildiği bir çağdayız ne yazık ki, bir kitapla bari kalsın geriye bir şeyler.
    Biraraya gelip sımsıkı sarılmayı çok istiyorum, çabucak olsa keşke.
    Ve Zehra Eren’i dinledim, ne severim o erkek sesli kadını, beni Cengiz Sokak No: 69’a taşıyan tangolarını.
    Bu yazı için yürekten bir şükran (senin deyiminle) yolluyorum sana ve kocaman bir kalp bırakıyorum buraya…

    1. Profile photo of radyo z

      sevgili nurşen bu yayından sonra site çöktü ve sana buradan seslenemedim. şükürler olsun geri döndüm 🙂 yazmak meselesi benim yaralarımdan. çocukluğumdan beri bu hayal edip bambaşka sularda yüzdüm durdum. sonra okudukça ne haddime noktasına geldim elbette. aslında kafamda döndürdüğüm birşey var menapozla ilgili; belki seninle ve ayizi ile konuşup ne yapılabilir bakarız. ayrıntısını başka ortamlarda konuşalım elbette 🙂 varsay sımsıkı sarıldım, sahicisine kadar idare et lütfen…

Leave a Reply

− 1 = 1

Skip to toolbar