25
Jul

uzun yıllardan sonra…

kaş’tayız… bir haftalığına tuttuğumuz yazlık evin bahçesinde yazıyorum. arka planda rüzgarın sesi, doğanın sesi, hafif bir klima sesi, ilerdeki büyük ağacın rüzgarda savrulan dallarının sesi geliyor ve peter gabriel‘in the boy in the bubble yorumu çalıyor… ada yan tarafımdaki kanepede kitap okuyor ve bir kaç kuş arada ötüyorlar. kafamı hafifçe sağa döndürdüğümde ağaçların arasından çırpıntılı denizi ve meis’in çorak yamaçlarını görüyorum; kıyılarına vuran dalgaların yarattığı bembeyaz köpükler olduğum yerden fark ediliyor. bugün hava çok rüzgarlı. sabah kayalıklarda yüzmeye cesaret edemedik ve girme iznimiz olan otelin havuzunda sabah çok erken saatler olduğu için kimsenin olmamasının tadını çıkararak yüzdük.

tam karşımda kocaman bir kauçuk ağacının gerisinde yine çırpıntılı deniz var. kaş’ın diğer ucunun yamaçlarını görüyorum.  kaş merkezin dışında çukurbağ yarımadası’nın uçlarında bir yerdeyiz; meis’e çok yakın bir noktada…

bambaşka bir evrendeyiz, hayatın çok farklı ve ağır ağır aktığı bir evren bu; gerçeklikten uzak… “gerçek” olan her şey bir ekranın arkasında akıyor gibi. sadece kesik kesik izliyorum ve kendime kısa bir süreliğine uzak kalma izni veriyorum. hafif bir suçluluk hissiyle beraber. tuhaf bir şey bu ama buna ihtiyacım var…

bu tatile çıkmadan bir hafta önce kısa bir urfa kaçamağımız olmuştu. iki günlüğüne yine hayatın bambaşka bir yatakta aktığı farklı bir evrene gitmiştik adeta. çocukluğumdan beri her türlü araç ile yaptığım yolculuklarda dışarıda akan görüntüyü sessizce ve konuşmadan izlemeyi çok severim; her şeyi bir daha unutmamak üzere zihnime kazımaya çalışırım. elbette unutuyorum ve şu anda urfa gezisi ve bu yaptığımız yolculuğun görüntüleri birbirine karışıyor. sonsuza kadar devam edecekmiş gibi görünen fıstık çamı ormanlarının yeşiline, akdenizin masmavi sularına güneydoğunun uçsuz bucaksızmış gibi görünen sarımtırak ve çorak toprakları, fıstık ağaçları karışıyor. denizin kıyısına kurulmuş şahane bir kent olan phaselis’de aklıma ıssız ve çorak toprakların uzandığı deli gibi sıcak bir coğrafyadaki göbeklitepe düşüyor. çocukluğumda anamenin haşhaş ezmek için kullandığı taşların aynısını urfa müzesi’nde neolitik dönem buluntuları arasında gördüğüm aklıma gelince kalbim çarpıyor. tüm zamanlar, tüm coğrafyalar, tüm hayatlar birbirine karışıyor; kısa bir süreliğine…

sonrası istanbul’un ve gerçek hayatın itiş kakışı…

burada geri çekilip sözü görünmez kentler‘n marco polo’suna bırakıyorum:

“Argia’yı diğer kentlerden farklı kılan, hava yerine toprakla kaplı olması. Yollar tümüyle toprakla örtülü, odalar tavanlarına kadar kille dolu, her merdivenin üzerinde başaşağı bir merdiven var, çatıların tepesine çökmüş ağır kaya-toprak katmanları bulutlu bir gökyüzünü andırıyor.Sakinler, solucanların açtığı dehlizleri, köklerin uzandığı yarıkları genişleterek kentte dolaşabiliyor mu bilmiyoruz: rutubet çürütüyor gövdeleri, çok güçsüz bırakıyor; onlar da hareketsiz uzanmayı yeğliyorlar, her yer karanlık zaten.

Argia’ya ait hiç bir şey görünmüyor yukarıdan; orada, aşağıda” diyenler var, inanmaktan başka çare yok; her yer ıssız. Geceleri kulağını yere dayarsan arada bir kapının çarptığını duyuyorsun.”

***

bugün sabah a.’ya dün gece bana “sen hem duygusal hem de fiziksel olarak hassasın gibi bir şey söyledin mi? yoksa sadece rüya mıydı?” diye sordum. durdu “sana söyleyebileceğim bir şey bu ama sanırım ben böyle bir şey söylemedim” dedi.

evet tuhaf bir gerçekliğin içindeyim diyerek melodimizi max richter‘den çalıyorum:

the journey, not the destination

diyoruz.

fotoğraf sabahtan: deniz yolunda taşlara tutunmuş yosunlar veya yosunlarla sarmalanmış taşlar; hangisini tercih ederseniz…

Leave a Reply

× 9 = 54

Skip to toolbar