14
Mar

bu bahar…

güzel yeşil erik yiyeceğiz kesin; etraftaki bütün erik ağaçları gelin gibi süzülüyorlar bugünlerde ve sanki bu yıl bahar ağır ağır tadını çıkara çıkara geliyor istanbul’a. ağaçların tomurcuklanan dallarına her gün keyifle bakıyorum ve heyecanlanıyorum…

şu sıralar çalıştığım kampüste sabah yürüyüşlerini yaptığım yoldaki bütün delice armut ağaçlarını aşıladılar. bir tür büyü hissi yaratıyor bende ağaçların aşılanması.

diğer yanda çam ağaçlarının alt dallarını budadılar; kalın dallar odunluk ayrılıp istifledi; ince dallar ve iğne yapraklar talaş haline getirildi… her sabah hafif bir çıra kokusu içinde yürüyorum ve saklı bir ateş hissediyorum zihnimde; tuhaf bir şey bu…

bu arada leylekler geldi; dün iş yerinde ofisime girdiğim anda üç leylek ön bahçeden uçup geçtiler. sadece üç kocaman leylek; rüya gibiydi…

***

bu akşam dönüş yolunda flaubert’in doğu seyahati kitabını okumaya devam ettim. önceleri okumalarına anouar brahem‘in melodileri eşlik ediyordu ama o kesmedi ve kendimi ümmü gülsüm‘ün melodilerine teslim ettim artık; böylelikle tamamen kitabın içine giriyorum ve sanki bambaşka bir evrene kaçıyorum. flaubert’in inanılmaz gözlem gücü ve her şeyi kayıt altına alması beni büyüledi. elbette dönemin dijital kayıtlardan bağımsızlığını düşündüğümüzde bu kaçınılmazdı değil mi?

yaşadığımız bu çağın en büyük sıkıntılarından birisi “her şey elimizin altında yanılsaması” sanırım; hayata üstünkörü bakıyoruz, gerçeklik duygumuzu yitirmiş durumdayız ve her şeyi unutuyoruz; içimize kolay kolay hiç bir şey işlemiyor; tüketimin her türü bizi tüketti diyerek buraya önce bir anouar brahem melodisi ve ardından bir ümmü gülsüm şarkısı bırakıyorum;

the astonishing eyes of rita

ve el noum yedaeb habiby

kitaptan biraz da tadımlık alıntı;

“... Hava sıcak – sağımızda, kıyı şeridindeki birkaç palmiyesi hala güçlükle de olsa görülen Nil’in kıyısından gelen bir hamsin çevrintisi ilerliyor; burgaç büyüyor ve üzerimize geliyor; bizi sarmadan hemen evvel, sağdaki alt tarafı bize hala uzakken, başlarımızın üzerine doğru bir çıkıntı yapan dikey dev bir bulut gibi. Kızıl kahverengi – ve soluk kırmızı- renkte, içindeyiz. Önümüze bir kervan çıkıyor, kefiyeye sarılı adamlar (kadınlar sımsıkı örtünmüş) develerin boynuna eğiliyor – çok yakınımızdan geçiyorlar, hiçbir şey demiyoruz birbirimize – bulutların içindeki hayaletler gibiler. Şiddetli bir hayranlık ve korku karışımı bir duyguya benzer bir şeyin omur kemiklerim boyunca aktığını hissediyorum… Kervan geçerken, develer yere basmıyor da bir gemi gibi göğüsleriyle ilerliyor, burgacın içinde bir şeyler onları taşıyor ve yerden epey yüksekteler, karınlarına kadar gömüldükleri bulutların içinde yürüyormuş gibi geldi bana…

Leave a Reply

× 5 = 15

Skip to toolbar