saat yedi on beş…

“…

zamanın doğası üzerine çalışıyordum

an’ın ne olduğunu görmek için

bir noktayı sonsuz kere sonsuza

bölerek”

— bora ercan,  sonsuzun çocukluğu

 

 

altıda kalktım ve hava tamamen aydınlanmıştı; yarın hafta içinde olduğu gibi saat beşte kalkmaya karar verdim. günün benimle ağarmasını seviyorum. 35 dakika qigong çalıştım; biraz esneme, ısınma sonrasında sekiz ipeksi hareket…

her geçen gün daha iyi oluyorum ama hala çok acemiyim. artık bedenime ve nefesime biraz olsun odaklanmayı ve beni tedirgin eden şeyleri düşünmemeyi başarıyorum. odaklanmak için ellerim, evin etrafında uçan kuşlar ve karşısındaki ağacın dalları çok yardımcı oluyor. ama hala yeterince sabırlı değilim; zihnim bir noktadan sonra beni terkediyor ve her şeyi toparlayıp geri geliyor…

bütün o sakinleşmenin sonrasında, dün adamızla yediğim o uzun ve  baş başa akşam yemeğinin metni geri geldi; çocuklara daha fazla umut verebileceğimiz bir evrende olamamak çok yorucu ve çaresiz bırakan bir şey insanı. en çok da yanlış cümleler kurma kaygısı; ‘sen kendi evrenini yaratmalısın’ dedim ona, bu cümleden kendim bile ürkerken…

şimdi kahvenin suyu kaynadı. kalkıp demlemeliyim ve dün geceden beri  zihnimde dönen iki cümleyi döndürmeye devam etmeliyim… (7.25)

Bir büyük sükûn dinler beni
Umudu dinlediğim yerden

***

çocuklar hala uyuyor. a. ile kahvaltımızı yaptık, o çalışmak için salona geçti. ben masayı toparladım; yeşillikleri yıkayıp kuruttum ve buzdolabına kaldırdım. kereviz saplarının kök kısmını suya ıslattım, sapları ayıklayıp doğradım ve turşuya ekledim…

pencerenin dışına kumrular yanaştı; biriyle sanki göz göze geldik; hissettiğim ürküntü değil, öylesine bir bakıştı; bir tanıdıklık, güven ve aşinalık… günlerdir onları çavdar unu diye yanlışlıkla aldığım çavdar taneleriyle besliyoruz. gözlerimi biraz daha uzağa geçen yıl tamamen budanan dut ağacına çevirdim, bir kez daha, kimbilir kaçıncı kez, leyla kim diye düşündüm ve dutun gövdesinden fışkıran bir avuç yaprağı gördüm; anlaşılan geri dönüyordu… (11.00)

***

karşı binadan ikinci katta bordo eşofmanlı beyaz saçlı bir adam sarı bir bezle balkon demirlerini siliyor; aynı karganın sürekli tünediği balkon demirlerini… yine filme dönüyorum ve karga grafitilerinin bir anlamı var mıydı diye düşünüyorum; muhtemelen pek çok kişinin bu filmi bana izle demesinin nedeni olan kargaların. yoksa son yıllarda karga sevmenin cazibesinden ve bir anlamda romantizminde mi bu tercih? karga değil köpek çizse, ağaç çizse veya ölümü çağrıştıran başka bir şey diye düşünürken karga acaba ölümü mü temsil ediyor diye düşünüp, nefret ediyorum! kargalara yüklenen karanlık, ölüm, mezarlık ve leş anlamlarından hoşlanmıyorum; çok akıllı diye sevilmelerinden de…  eğer filmde tercih edilen ölüm metaforu buysa, kötü… çok kolaycı ve klişe…

ben kargaların kuş halini seviyorum; renklerini, duruşlarını, uçuşlarını, oyunculuklarını, eğlenceli karakterlerini ve mitolojilerini…

işe yarar bir şey filmini bugünden itibaren kafamda döndürmeyi bırakıyorum. bir şekilde sevmedim filmi. hikayeyi sevdim, ışığı ve görüntüleri sevdim, yolculuğu sevdim ama karakterler yoktular!

leyla kimsin sen? diyorum günlerdir. gerçekten nasıl bakıyorsun bütün bu olan bitene? kendine “şairim” diyen söz söylemeye korkar mı?

(11.45)

***

öğleyin papara yaptım; çocuklar kahvaltı, a. öğle yemeği olarak  yedi. ben sadece tadına baktım. eti çok azalttım uzun süredir ve şu sıralar ayurvedik beslenmeme geri döndüm. bu hem bedenime hem ruhuma iyi geliyor. sürdürmeliyim!

şimdi herkes mutfaktan çıktı. ev sessiz, dışarısı sessiz, şu tuhaf günler bittiğinde bu sessizliği özleyeceğim…

darmadağın olmuş mutfağı bıraktım, masama oturdum bunları yazıyorum… kulağımda so duo‘nun yeni dört melodisini, kırsabır‘ı  döndürmeye devam ediyorum.

içine çeken, çekerken insanın içinde kapılar açan melodiler ve sözler bunlar…

güneş hastanede yatarken kayıtlara başlamışlar…

o giderken, üç elma yerine,  üç derin nefes kalmış geriye; dünyanın yüküne karşılık ağaçlar, ışık ve umut…

 

Bir şeyler değişiyor, seziyorum
Karanlık koyulaştıkça ışığa dönüyoruz

bu yazıya dair bir kaç notu buraya bırakmasam olmaz!

bu yayındaki iki parça so duo‘nun dün çıkan yeni albümü kırksabır’dan. albüme dair her şey için şurayı tıklayın lütfen: kırksabır

güneş giderken çok şey bıraktı; bana bıraktığı şeylerden birisi de sevgili sumru ağıryürüyen oldu. yıllardır severek dinlediğim bir ses, yanıbaşımda artık…

yazının arasına karışan işe yarar bir şey filmi neredeyse bir haftadır benimle. ama bu yazıyla birlikte filmi de geride bırakıyorum…(16.18)

 

2 Responses
  1. Korona zamanlarına girdiğimizden beri ben de arada qi gong yapıyorum, çok iyi geliyor. Günlerden Qi başlıklı yazımda yönlendirme de yapmıştım, ilginize çekerse.

    İşe Yarar Bir Şey’i bana da okuma grubumdaki arkadaşlarım önerdiler. Bana geçen his bir Barış BIçakçı romanı okuduğuma dairdi. Büyük patlamalı bir etki değil de böyle sübtil, farkına varmadığımız detayları çekip çıkaran vuruşlarla gelen bir etki. Aklımda kalan böyle birkaç sahne, diyalog, söz var.

    Bizim buradaki kargalar oyuncu. Pıtı pıtı yerde yürüyüp Coffee’ye meydan okuma peşindeler. Coffee de sabredip yeterince beklese davranıp yetişebilir mi yoksa bunlar bıyık altından gülüp her zamanki dalgalarında havalanıp giderler mi kestirmeye çalışıyor.

    Sevgiler..

    1. radyo z

      Okudum elbette yazınızı 🙂 insana gerçekten iyi geliyor. ben genel olarak düşüncelerini kontrol edemeyen biriyim ve bazen zihnimden her şey o kadar hızlı bir arada akıyor ki tükeniyorum. şimdi biraz qigong’u ve sabah kısa kampüs yürüyüşlerimi kısmen meditasyona dönüştürüp zihnimi boşaltmaya çalışıyorum; işe yarıyor…

      filmin senaryosunu pelin esmer ve barış bıçakçı birlikte yazmışlar ve filmin ilk fikri de ona ait. gel beraber şair bir kadını anlatan film yapalım demiş 🙂

      kargalar inanılmaz oyuncular. uzun yıllardır onlara tutkunum…

Leave a Reply

− 1 = 5