tatilden döndüğümden beri…

yazmadım; içimden gelmedi çünkü…

buraya yazmamanın yanı sıra hayatın ekrana yansıyan yüzünden de uzaklaştım biraz; uzaklaşmanın ötesinde sıkıldım sanırım. haftalık olarak telefona gelen ekran süresi raporlarına bile yansıdı bu durum…

daha fazla okuyorum hatta yepyeni bir deneyim yaşayarak storytel  maharetiyle kitap dinliyorum; yıllardır okumak istediğim saatleri ayarlama enstitüsü‘nü hem dinledim hem de aynı anda okudum mesela ve kendimi bunca yıldır bu kitaptan nasıl mahrum bıraktığımın pişmanlığını yaşadım!  sonrasında da yine tanpınar’dan  beş şehir ve  yuval noah harari’den sapiens’i dinledim.

***

bir süredir biliyorsunuz içime bir asyalı kaçmış gibi; yaşamımda gittikçe artan bir etkisi var uzak doğu kültürlerinin. sadeleşmeye yönelik çabalarıma devam ediyorum ve yirmi beş gündür vegan besleniyorum. her şey biraz bedenimi dinlendireyim diye başladı ama şimdilik devam ediyorum; kendiliğinden ve gittiği yere kadar…

***

şükürler olsun sonunda eylül geldi… sonbaharın ışığı yavaş yavaş etrafı sarıyor. yazdan ve  sıcaklardan o kadar bunalmış durumdayım ki günlerdir eğer masa başında çalışıyorsam youtube’dan yağmur, gök gürültüsü ve ateş çıtırtısı sesleri olan videolar açıyorum; bir de yanında müzik elbette. iki farklı ses kaynağının ses düzeylerini birbirini bastırmayacak hale getirip yazdan, sıcaktan kaçıyorum; yağmur sesinin üzerimde bambaşka bir etkisi varmış meğer. bunu hissetmek de yepyeni bir deneyim…

bu arada wilhelm genazino’nun elden düşme dünya‘sını okudum. okudum demek yerine kendi iç sesimi “duydum” veya  bu hayatın içinde,  interaktif ve fakat rolü yazılmış bir seyirci olduğumuz gerçeğini bir kez daha ve daha açık bir şekilde kavradım demek istiyorum aslında!

İnsanın dünyayla tamamen mutabık olamayışı bana ta derinlerde anlaşılmaz bir şey olarak görünüyordu. Belki bunun için, Tanrı veya herhangi başka bir şey tarafından ‘sorun çetrefilleştirici’ sıfatıyla damgalanmış olduğumdan şüpheleniyordum uzun zamandır.” satırlarını okuduğumda tam olarak hissettiğim şeyin bu mutabık olmama, olamama hali olduğunu her hücrem ile  hissettim…

***

bir süredir akşamları ağır ağır acele etmeden ve biraz da kafamızı boşaltmak için outlander izliyoruz; içinde bol macera, dram, cinsellik ve eğlence olan bu diziyi izlerken hissettiğim şey içinde olduğumuz bu “elden düşme dünya“da, hayatta kalma, yaşama refleksimizi reel anlamda kaybettiğimiz gerçeği. bu görüntüler ve yansımalar evreninde, kendi sözcüklerimizi, kendi hislerimizi ve bakışımızı da kaybetmiş haldeyiz; sahip olma güdüsüyle yaşanan hayatın içinde kendimizi kaybediyoruz…

tam bu noktada, eve, çocuklara, mutfağa, müziğe ve elbette zaman zaman da kocakarı ursula’ya sığınıyorum; kendime bakmak için, kendimi bulmak için, kendimi hissetmek için…

Kim olduğum kesinlikle nasıl göründüğümün bir parçası ve nasıl göründüğüm, kim olduğumu parçası. Nerede başlayıp, nerede bittiğimi, hangi büyüklükte olduğumu bilmek istiyorum. Ben bu bedende değilim, ben bu bedenim. Ama yine de, vücudumun yaşadığı bütün olağanüstü, heyecan, endişe ve hayal kırıklığı yaratan dönüşümler boyunca benimle ilgili değişmeyen bir şey var. Orada sadece göründüğü gibi olmayan, onu bulup tanımam için incelemem, ona derinlemesine bakmam gereken bir kişi var. Sadece mekanda değil, zamanda…

***

ortaya karışık bir sürü his… yazdığım şeylerin benim içimde bir netliği olduğu kesin… size ise yansıyor bilmiyorum.

neyse burada susup son günlerde çok döndürdüğüm bir melodiyi çalıyorum:

golnar & mahan‘dan dinliyoruz

ba man sanama.

 

 

 

2 Responses
  1. Buraneros

    Yazmak lazım, çünkü mevcut durumdan kaynaklı olarak okuyucular acaba bir şey mi oldu diye merak edebiliyor:) Geç okumanın bir kazanç olduğunu düşünürüm bazen, Tanpınar’ı epey zaman sonra okumuş biri olarak; tıpkı Sideways’deki o cümle gibi: Bekler her şarap belli bir anı!

    Yazmasaydınız bu yazıyı, mesela rafta bekleyen Elden Düşme Dünya’yı öne almamış olacaktım:)

Leave a Reply