reset!

“… sana bu karanlık, bu gürültü içinde
ellerimi uzatıyorum
…”
-e. engin, hümeyra, l. becguet, m. erenus

diyorum; nedeni elbette sevgili neslihan’ın aşağıdaki çağrısı…

…. Önümüzdeki bir ay beraber ve solo yazacağımız bu resetlemeler evreninde ortaklaşma havuzumuza aşağıdaki sözcükleri atıyorum, seçin beğenin kullanın, siz de kendinizinkileri katın, üstüne düşünün yazın. Kişisel ve toplu, birer birer ve birlikte resetlemenin bizi taşıyacağı yeni dünyaya adımı böyle atalım.

Resetlemek, yenilenmek, geleceği düşünmek, değişik, başka, farklı, özgün, uyanmak, uyandırmak, yola çıkmak, harekete geçmek, cesaret etmek, hayal etmek, hayalleri gerçekleştirmek, birlikte düşünmek, özgürleşmek, bağımsız olmak, ayrılmak, kopmak, dürtmek, kendi yolunu yürümek, gruplar, arkadaş(lık)lar, topluluklar, sürprizler, beklenmedik çıkışlar…”

bu çağrıya gecikmeli olarak yanıt veriyorum çünkü itiraf edeyim buraya bir türlü dönemedim. geceleri uykumun kesintileri arasında sözcükleri zihnimde toparlamaya çalışıyordum ama sabahları kalktığımda, bütün hepsi karanlığın içinde tamamen kaybolup gitmiş oluyordu. belki de sadece rüyalarımı besliyorlardı; kim bilir… gündüzleri hapsolduğum makalelerin “ruhunda” o sözcüklere hiç yer yoktu zaten!

dönüşün başlangıç noktası ayfer tunç’un son kitabı annemin uyurgezer geceleri olsun… yazarın bir söyleşisine katılıp kafamda dönüp duran soruyu sormayı çok istemiştim ama o kadar kalabalıktı ki söyleşiye katılamadım! ona soramadığım soruyu kitabı okuyanlara sorayım!

şehnaz kim?

kitap boyunca onu anlamaya çalıştım. ama onca insan kalabalığının, konuşmaların, olayların, çatışmaların arasında bu kadının gerçek kimliğinin kaybolduğunu ve daha da ileri giderek söylersem bir türlü yazarın oraya “gelmediği” hissettim.

örneğin “güzel” midir şehnaz? makyaj yapmadığını öğreniriz ama tam olarak neden bilmeyiz. kendi güzelliğine “çok güvendiği” için mi? “solcu” olduğu için mi? peki solculuğu nasıl bir solculuktur, bir örgüt tecrübesi var mıdır? yoksa sadece türkiye tipi seküler, şehirli, entelektüel bir sol duyarlılığı olan birisi midir? cinselliği nasıl yaşar? e’ye olan aşkını besleyen şey nedir? cinselliğin bunda bir payı var mıdır? bir ilişkinin içinde bu kadar ezilmişken, neden çıkamadığına ilişkin, kendine itiraf ettiği tek bir yanıt bile yok mudur? ne yer, ne sever, nasıl giyinir, nasıl ağlar, nasıl eğlenir? duygularını nasıl ifade eder? kendinden mi kaçar? kendine mi kaçar? annesiyle olan çatışmasının kaynağı nedir?…

elbette bu soruların bir edebiyat eserinde yanıtları olmak zorunda değil. metnin açıkça tanımlamadığı ayrıntılara rağmen, davranış örüntülerinden ve anlatımdan onun kendini geri çeken, duygularını doğrudan ifade etmeyen, ilişkilerde onay ve görülme ihtiyacı yüksek, içsel olarak kırılgan ama dışarıdan mesafeli görünen bir karakter olduğu yorumu yapılabilir. güzelliği, siyasi kimliği, cinselliği ya da gündelik alışkanlıklarının net biçimde verilmemesi bir tercih de olabilir… e’ye bağlılığını sürdürebilmesi ve annesiyle çatışması da, açık nedenlerden çok, alışılmış duygusal kalıpların ve öğrenilmiş ilişki biçimlerinin sonucudur belki de. ve şehnaz kendini anlamakta zorlanan ve bu yüzden hayatını da netleştiremeyen biridir sadece…

kitaptan sonra bir film izledim; yönetmeni kogonado olan 2017 yapımı columbus filmiydi bu. yukarıdaki fotoğraf filmden. modern mimarisiyle ünlü columbus kentinde geçen filmde, mimarlık profesörü olan babası komaya girince şehre gelen jin ile annesine bakmak zorunda olduğu için hayallerini erteleyen casey’nin yolları kesişiyor. bu ikili şehrin modernist yapıları arasında dolaşırken mimari, hayat seçimleri ve aidiyet üzerine konuşuyorlar bol bol, bazen de uzun uzun susuyorlar… film kendini gerçekleştirme korkusu, beklemek ve hayatı ertelemek, mekân ile ruh hâli arasındaki ilişki, anne ve baba bağları gibi temalar arasında uzun sessizlikler, görüntüler ile akıp gidiyor. film az sayıda karakter, az sayıda olay ve çok da uzun olmayan konuşmalarla her şeyi anlatmıyor, hissettiriyor…

filmi izleyince en sevdiğim edebiyat eserlerinin ve filmlerin sakin, ağır, az gürültülü ve pastoral eserler olduğundan daha da emin oldum. boca edilen hiçbir şeyi sevmiyorum. yiyecekler de dahil buna; kahveyi çok koyu olmadan ve çayı ise açık içiyorum, baharat seviyorum ama yemeğin tadını bastıracak kadar değil, meyvelere ve buharda pişmiş sebzelere ise bayılıyorum…

gönlüm pek çok şeyde sadelikten yana sanırım…

kitapta boca edilen onca olay, konuşma, trajedi arasında şehnaz’la “bağ kuramamak” rahatsız etti beni. bizim diziler ve elbette memleket gibiydi kitap; sürekli bir olay ve trajedi vardı ama geriye bir şey kalmıyordu!

şarkımız şehnaz’a gelsin. hümeyra söylüyor.

tutsana ellerimi.

6 Responses
  1. Leylak Dalı

    Columbus’u ben de izlemiştim, ne sakin bir filmdi, sevmiştim…
    Şehnaz’a gelince, bence onu yazar da çözememiş. Bir insan bunca sene kendini kullandırır mı E denilen herife, Ayfer Tunç isim bile koymaya tenezzül etmemiş. Toksik erkekliğin edebiyata nakşedilmiş modeli, Şehnaz’daki baba arayışı desem adam da babalık niteliği de yok, ne desem bilemedim.
    Hümeyra söylesin ya, hep söylesin…

  2. Bu romanı çok eksikti, sanki 1-2 sene daha üzerinde çalışmadan, karakterleri derinleştiremeden, alelacele baskıya girmiş gibiydi… Sadece Şehnaz değil 4 kuşak kadının hiçbiri hakkında doğru dürüst bir şey öğrenemedik.
    Söyleşide güzel bir soru sorulmuş, Şehnaza dek kadınlıkta ne değişti denmiş, cevap da “cumhuriyet” olmuş.. Biraz bu düşündürdü, güzel bir cevap bence, onun dışında ı-ıh, olmamış… Bu olmamış yani…. Belki Tunç beklentilerimizi fazla yükseltti…
    Hoş geldin 🙂

  3. Merhaba,
    Romanı okurken Şehnaz’in kendi olamamasını, ona has kendi renklerini göremeyişimizi tam da anlatılan ilişkinin onu soldurması ve aslında bahsedilen tüm kurgularda da erkeklerin kadınların hayatında, hikayelerinde belirleyici olması akışını düşündüm. Yani aslında Şehnaz’dan ziyade biraz da var olmaya çalışan ama biraz olamayan kadınların hikayesi gibi geldi bana. Kitabın bi yerinde Şehnaz ‘annemi ne kadar tanıyorum?’ diye soruyordu. Uyurgezer gecelerinde de tanımadığını farkediyor. Aynı şekilde biz de Şehnaz’i tanıyamıyoruz. Hatta ben hayatımdaki kadınları ne kadar tanıyabildiğimi de düşündüm epeyce… Ayfer Tunç’un nerdeyse tüm kitaplarını okumuş bir okuru olarak bu kitabının bazı kitaplarından daha geride kaldığına katılıyorum. Ve o boca etme halini biraz da söylemek isteyip de söyleyemediklerinden, ülke gündeminde anlatamadıklarından yüzeysel bıraktığını hissettim.

  4. Hoş geldin hoş geldin, geç olsun güç olmasın. 🙂
    Annemin Uyurgezer Geceleri’ne yeni başladım. Şehnaz’ın da Ayhan’ın da kumral saçlı oval yüzlü, birinin minyon birinin uzun olduğunu yeni okudum. Hızlı okunacak gibi bir duygu verdi bana. Ayfer Tunç’un kalemini de hitabetini de seviyorum. Senin sorgulamalarını da okuma yolculuğunda yanıma alıyorum.
    Sadelikle ilgili tariflediklerin bile içimi dinlendirdi. Perfect Days geldi aklıma -ki gösterilmeyen yerlerin imasından anladığımız bir kaos vardı arka planda, ama resmedilen bu muydu dedirten.
    Bunun yanısıra canlı, renkli, sesli, gürültülü eserler de iyi geliyor bana bazen. Boca etmek demişsin ya, neyin boca edildiğidir belki rahatsız ya da mutlu eden. Ve aklıma birden Pina filmi geldi, tabii belki çok estetize bir örnek, ama demek istediğimi anlayacağını umuyorum. Sevgiler..

Leave a Reply to Mindmills Cancel Reply