şubat ayının…


olsun demek de zor artık
çocuk düşlerimiz yok artık

pilli bebek, olsun


son günü… güne bir savaş haberiyle başladık yine! israil iran’ı vurmaya başladı… iranlı muhalifler mutlu sanki. denize düşen yılana sarılır hikayesi bu. bu durumu eleştirmiyorum; iranlıların o topraklarda ne yaşadığını bulunduğumuz yerden anlamamız mümkün değil! öte yandan iran, suriye’ye dönüşebilir mi? asıl soru bu herhalde! dünyanın inanılmaz bir dönemini yaşadığımız net; buna tanık olmak, yalnız başına olmadığımız ve çocukların geleceğini düşündüğümüz için daha da ağırlaşıyor… (28 şubat)

bu yazdıklarımdan sonra her şey iyice karmaşıklaştı… türkiye de zamanı geldiğinde hedef olabilir mi konuşmaları bile yapılıyor artık. dediğim gibi dünyanın zıvanadan çıkmış bir dönemini yaşadığımız net!
neyse biz nefes almayı sürdürebilmek için küçük sığınaklarımıza, kozalarımıza sıkı sıkı tutunalım ve onları bütün bu çılgınlığa karşı savunalım; onları bırakırsak hayat elimizden tamamen kayıp gidecek…

şimdi kaldığımız yerden devam edelim ama önce elbette güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. hepsine tek tek yanıt veremediğim için de özür dilerim.

çok sevdiğim ve tercih ettiğim sadeliğe sahip bir yazarla tanıştım 2025 yılının son aylarında. meltem gürle’nin dublin defteri‘nden sonra okuduğum iki claire keegan kitabı beni çok etkiledi; emanet çocuk ve böyle küçük şeyler. sonrasında keegan’la yapılan söyleşileri okuyup, dinlediğimde kitaplarını neden çok sevdiğim konusu netleşti. çünkü bu söyleşilerde sade yazmak ve metni “eksiltmek” (subtraction) üzerine çok şey söylüyordu. aşağıdaki sözleri bir kitapta en çok hissetmek istediğim şey mesela!

Bir yazar olarak sadece bir yere kadar söyleyebileceğiniz şeyler vardır; ondan sonrasında okurun kendi bilincine, gizemine ve özel hayatına güvenmek zorundasınız. Söylenmeyenlerin içindeki gizemi keşfetmek, okumanın en görkemli nedenlerinden biridir.”

öte yanda ayfer tunç, benim yer yer boca etme olarak hissettiğim şeyi, onun deyişiyle hikaye içinde hikaye anlatmayı oksijen’in youtube kanalında yapılan söyleşisinde şöyle anlatıyor:

“…. Ama benim …. hikaye içinde hikaye anlatmam hep yaygın bir şey. Hatta bir kısım şekilci okur bunu gereksiz buluyor… Ama edebiyat bu zaten. Hikayeyle ilgisi olmayan şeyler de anlatıp o ilgisi olmayan şeyleri düşündürmek aslında amaç. Onları da bir şekilde bağlamak. Yani biz Amerikan formülleriyle yazılmış sinema senaryosu yazmıyoruz. Onun için hani yazdığımız şey her bir karakter ya da durumun bir şeye dokunması, bir teli titretmesi minicik de olsa…”.

ben kesinlikle claire keegan’a yakınsıyorum ve ayfer tunç’un “edebiyat bu zaten” çıkışına ise hiç katılamıyorum…

bir kitabı okurken, bir filmi izlerken düşüncelerimin dağılıp gitmesini değil yoğunlaşmasını seviyorum. ara ara metnin içinde ilerlerken, bir sahneyi izlerken durmak ve orada kalmak istiyorum. aksi durumda geriye neredeyse bir şey kalmıyor!

sanırım yanlış bir ayfer tunç kitabıyla başladım diyerek susacağım 😉

***
şu günlerde birden fazla kitabı bir arada okuyorum; tess geritsen’in kayıp kızlar adlı polisiye romanını, christa wolf’un kassandra‘sını ve alper hasanoğlu’nun günler adlı günlüklerini. sonuncusu biraz yazmaya geri dönmek için destek niteliğinde aslında, kitapçıda ayakta okumaya başlayıp sonrasında satın aldım. genel olarak sabahları kahvaltımı yaparken yavaş yavaş okuyorum ve bazı şiirlere, öykülere geri dönüyorum veya kavuşuyorum… alper hasanoğlu’nu bir şekilde seviyorum; bana biraz dağınık ve sarsak hissettiren hali iyi geliyor; malum ekranlardaki hekimlerin o “çok bilen halleri” yorucu! onunla birkaç psikoterapi seansı yapmayı isterdim sanırım…

yazmaya geri dönmek için günlükler gerçekten yardımcı, canım melih cevdet’in bir defterden adlı günlüklerinde bunun için çok güzel bir ifade var:

Evet, yazmak yaşamaktır. Ben de bu deftere yaşamımı sürdürmek için yazacağım.”

evet burada şimdilik bırakayım ve neredeyse her dizesinde biraz durduğum bir parçayı çalayım;
pilli bebek’ten dinliyoruz…


1 Response
  1. sule

    Alper hasanoğlu’nu ben de çok seviyorum. bir ara Diken’de ve gazete duvar’da yazardı, ne güzeldi. iki üç sene önce de Filiz Aygündüz ile bir söyleşi kitapları çıktı, onu da çok beğenmiştim, okumadıysanız öneririm.

Leave a Reply to sule Cancel Reply