yeni yaşımı…

“… Üstelik oyalanıyorum hayatın kıyısında…”
-Alper Hasanoğlu, Günler, İstanbul Berlin Jurnalleri

uykusuz bir gece ve son derece kaotik rüyalarla karşıladım; onca karmaşanın arasında pespembe küçük bir spor arabam vardı rüyamda. oysa ben hiç araba kullanmadım ve ehliyet almaya bile heves etmedim!

sabah her zamanki saatte kalktım, dişlerimi fırçalarken hiç düşünmemeye çalışarak, sadece bedenime ve dişlerime odaklanarak ilk egzersizlerimi yaptım. sonrasında mutfağa geldiğimde annem mutfaktaydı. gece uyumadığını söyledi, “ben de uyumadım” dedim, yanaklarından öptüm, yatağına geri döndü… tiroit ilacımı aldım, pencereyi açtım ve kurşuni gökyüzüne ve uçan martılara bakarak, yağan hafif yağmurun sesiyle aldığım her nefesi hissederek hayata, hep benimle olan doğaya, denize, yağmura, bulutlara, kuşlara, rüyalarıma, bir nevruz günü doğmama, gülümseyerek anımsadığım çocukluğuma, heyecanla yaşadığım gençliğime ve hatalarıma, anneliği keşfettiğim otuzlarıma, kendimi kabul ettiğim kırklarıma, sevgilerini her hücremle hissettiğim aileme, huzursuzluğuma, uyumsuzluğuma rağmen hayatı tüm halleriyle kucaklayabilme gücünü kendimde bulmama, müziğin hayatımdaki yerine, kitapların içinde kaybolup gitmeme ve yeni bir yaşa kavuşmama şükrettim…

sonra kendime dört yıl önce 55 sonrası için yaptığım ve sonrasında da her yıl yeni bir şarkı ekleyerek ve güncelleyerek oluşturduğum “her yaşın ayrı bir güzelliği var” listemi açarak sabah egzersizlerimi yaptım ve işte şimdi buradayım… bu 58 şarkı hakikaten geçen 58 yılın bir müzikal özeti gibi benim için; sadece kadınların söylediği, anıları olan, takılıp kaldığım parçalar…

mart ayında alper hasanoğlu’nun kitabını, günler’i, ağır ağır okuyarak bitirdim onunla birlikte başka günlüklere, şiirlere, öykülere ve en önemlisi canım tomris uyar’a geri döndüm. onun 1995-1999 yıllarını içeren yüzleşmeler notlarında “… Gençliğin delibozuk kıvılcılarının, orta yaşın usul harına dönüşmesi bir yoksunluk değil tam tersine bir zenginlik getiriyordu; zamanla onu farkettin. Orta yaş, cırtlak sesleri bastırmada, dingin ara-tonları parlatmada ustaydı doğrusu. Uzun süre kalmaya değer bir molaya benziyordu…” sözlerini görünce, “tomris’e kavuşmanın tam vaktiymiş” dedim kendi kendime ve sessizce, onun haberi olmadan, alper hasanoğlu’na teşekkür ettim…

günler’i okumayı bitirdiğimde, kitabı bu kadar sevmemin nedeninin, alper hasanoğlu ile aynı kuşaktan olmamız, ebeveynlerimizden farklı olarak yalnız olmayı talep edip bunu istememiz ve benzer bir edebiyat ve müzik evrenine yakınsamamız olduğunu düşündüm; onun da ötesinde kendisinin “… Öte yandan şunu çok iyi biliyorum, beni dinleyen ve okuyan insanlar duyduklarını anladıklarını – yani benim kastettiğim şekilde anladıklarını- sanarak o kadar yanılıyorlar ki. İnsanların çoğu kafalarından geçirdikleri düşünce kırıntılarının teyidi peşinde koşuyor, farkında dahi olmadan. Bilmedikleri bir şeyi öğrenmenin değil, kendilerinden emin olabilmenin peşinde koşuyorlar…” sözlerini okuduğumda da elimde olmadan gülümsedim; bu sözlerin doğruluk payı elbette var çünkü…

zaman zaman cinsiyetçi, hoyrat ve ağır bir dilin kıyılarında dolaşan, zaman zaman inanılmaz şeffaf bir şekilde kendini anlatan —ki bunun çok kontrollü olduğundan hiç kuşkum yok— bu adamı seviyorum… ama elimde olmadan bir psikiyatristin kendini bu kadar ele vermesine şaşırmadan edemiyorum…

kitabı okurken terapi denen şeyin sınıfsallığına da elimde olmadan bir kez daha takıldım. içinde olduğumuz bu hayatta, “gerçek” ve fizyolojik ruhsal hastalıklar bir yana, sanki psikolojik olarak kişisel, ebeveyn veya çift olarak destek almanın sadece belli kesimler için ihtiyaç ve mümkün olmasının ne kadar da sorunlu olduğunu hissettim…

sanki travmalar, içinden çıkılamayan kaygı bozuklulukları, depresyonun ağırlığı altından ezilmek ve bir ilişkiyi “kurtarmaya” ve “iyileştirmeye” çalışmak sadece belli bir kesimin hakkıymış gibi yaşanan bir hayatın içindeyiz!

bir süre önce bir devlet hastanesinde çekirdek çitleyerek hastalarını karşılayan bir psikiyatristi duyduğumda hissettiğim rahatsızlık, günler’i okurken tuhaf, hafif kafkaesk ve fakat daha “gerçek” bir terapi sahnesine dönüştü zihnimde; doktor ve danışanı birlikte çekirdek çitleyerek ve çay içerek hayattan konuşuyorlardı bu sahnede… bunu arkadaşınla, kardeşinle yapabilirsin ancak diye düşündüğünüzü hissediyorum ama hayır, hayatında bir kaç kez terapi denen şeyi deneyimlemiş birisi olarak, insanın her şeyden önce kendisini kendine, gerçeğe en yakın şekilde açabilmesinin ve şeffaf olabilmesinin tek yolunun işini “doğru yapan” bir yabancının yanında olmasıyla mümkün olduğunu biliyorum!

bu arada kitapta geçen parçalardan bir liste oluşturdum spotify’da; bazı parçaların adları doğrudan geçiyordu metinde, sadece tür veya besteci olarak anılanları ise ben seçtim.

müzik olmasa ne yapardım diyerek bu listeyi de bırakıyorum…


2 Responses
  1. Leylak Dalı

    Doğum günün kutlu olsun Zehracım. Yeni yaşın dünya ve ülkeyle birlikte sana da huzur ve esenlik getirsin. Sağlıklı ve mutlu nice yaşlara ulaş.
    Bu şarkı da benden sana yeni yaş armağanı olsun, ben çok severim, senin de sevdiğini varsayıyorum.

    https://www.youtube.com/watch?v=o7A3HTnexuQ

    Sevgiyle kucaklıyorum…

Leave a Reply to Leylak Dalı Cancel Reply