“…Bu dünyayla baş edemeyecek kadar kırılgan olduğunu o an kavradım…”
-tomris uyar, aramızdaki şey
artık hepimizin nefesi kesiliyor… bir tarafta ölen çocuklar ve öğretmenler, bir tarafta “devletin gücüyle” örtbas edilen cinayetler var… her yeni gün başka bir karanlığa uyanıyoruz… iki gündür, olan biteni, haberleri, yorumları dinlemekten ve takip etmekten kendimi alamıyorum… söylemek istediğim hem çok şey var, hem sözcükler içimde düğümleniyor. sanırım her şeyin özeti rakel dink’in sözlerinde saklı:
“… Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…”
***
memleketin ve dünyanın olağanüstü gündemini “izlerken” hayat bir yandan da “olağan” akışında devam ediyor. sabah ilk uyandığımda suyumu yudumlayarak pencereden dışarı seyrederken iki tekir bahçede oynuyordu, her zaman olduğu gibi bir şeylerin peşinde oldukları her hâllerinden belli olan üç karga etrafta dolanıyordu, martılarımız hülya ve derya karşı çatıda üçüncü tur doğum hazırlıkları nedeniyle faaliyet halindeydi; evet bu yıl yeniden başlıyor macera. artık yumurta veya yumurtalar üzerinde sürekli oturma dönemi başladı… ceviz ağaçları tomucuklandı, ilk yaprakları görünmeye başladı bile. karşıdaki çok sevdiğim büyük ağaç çağla rengi minik yapraklarıyla donandı; bu yapraklar bir süre sonra parlak yeşil bir renk alacak ardından da koyu yeşile dönecekler… yan tarafımızdaki boş arazide yükselen otların arasında sarı çiçekli bitkiler etrafı her gün biraz daha sarıyor… balkonumuzun önündeki sedir taze, açık yeşil yeni sürgünler veriyor ve hemen yanındaki servide karga çiftimiz de doğum hazırlıklarında ama onlar henüz yuvayı onarıyorlar…
işler iyice yoğunlaştı, ayın sonuna kadar üç dergi yayınlayacağız, ritmimi hiç bozmadan çalışıyorum. annemli günler de devam ediyor tabii, çalışma aralarıma onunla kahvaltılarımız, kahve molalarımız, çay saatlerimiz giriyor; memleketin durumu, çocuklar, geçmiş, akrabalar, komşular ve elli beş yıldır yaşadığı evin kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacak olması kaynaklı duygusal konuşmalar, evin küçülmesi, yeni bir eve taşınacak olmanın ağırlığı, sorun çıkaran komşular, yaptığımız bütün konuşmaların eksenini oluşturuyor; elbette araya giren hastane ziyaretleri, sağlık kontrolleri de var… bütün çocukluğum ve gençliğim demek olan eve ilişkin elbette benim de duygularım karmakarışık; on sekiz yaşında çıkıp, hiç dönmediğim bu evden duygusal olarak hiç ayrılamadığım da bir gerçek… bu konuya, burada, bir noktada geleceğiz elbette!
***
kendi kişisel varlığım ise tomris’in yörüngeye dönen izleğinde ilerliyor; şu sıralar benim için tomris bir yaşam enerjisi, onun yörüngesi ise düşmeden yakın kalmanın, kaybolmadan uzak durmanın bilgisini içeriyor… sanırım elli beş yıllık evimiz de bir yörüngenin merkezinde; çocukluğum, kaybettiklerim, hâlâ içimde yaşayan sesler, mırıltılar, yüklerim, heyecanlarım, mutluluklarım, korkularım o yörüngede asılı kalmış durumdalar ve sessizce bir alacakaranlıkta dönüyorlar…
neyse biz tomris’e geri dönelim. alper hasanoğlu’nun 12 nisan tarihli günlüğünde “… Tomris Uyar’ın ‘Aramızdaki Şey’ öyküsü Almanya’da bir yerde geçiyordu…” cümlesini okuduğumdan beri öyküye takıldım kaldım, dönüp dönüp tekrar okuyorum ve tomris’le almanya’da bir araya geldiği o eski öğrencisinin arasındaki şeyin ne olduğunu hissetmeye çalışıyorum… öyküde birlikte izledikleri, thomas mann uyarlaması 1971 yapımı venedik’te ölüm filmini de izledim bu arada ve şimdi de hemen öykünün başında anılan marguerita duras’ın mavi gözler siyah saçlar öyküsünü okuyorum, öyküde geçen kurt adam londra’da filmini de izleyeceğim elbette…

öyküye dair daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum, bence okuyun. kitaba adını veren bu öyküde de diğerlerinde de kırmızıya bir gönderme var hep; her kırmızı nesne ortaya çıktığında o öykü nefes almaya başladı benim için diyerek pilli bebek‘ten kırmızı‘yı çalıyorum.
“… Kırmızıyı ben çözerim, karanlığı kim süpürür bilmem
Hiçbir şey şaşırtmaz beni
Hayat mıdır zaman mıdır, bilmem...”


Sen bu kadar Tomris paylaşınca ben de açtım Storytel’i “Yaza Yolculuk”daki öyküleri dinliyorum, malum yaza yolculuk var 2. memlekete, Ankara’ya. Tilbe Saran seslendiriyor ve tadından yenmiyor.
Antalya kentsel dönüşümün afedersin mokunu çıkardı, koca koca daireleri alıp 1+1 veriyorlar sahiplerine. İnsanlar ne yapsın doğal gaz ve asansör uğruna he diyorlar. Bizim mahallede bizim ada dışında dönüşmeyen kalmadı, bizimki de dönüşürdü çoktan da kat vermiyorlar henüz ve aklım çıkıyor bir gün kapıya dayanacaklar diye. Ne acı bir durum, ne acaip bir memleket, isteğine bakmadan evini elinden alıyorlar. 3+1 in yerine kimbilir ne teklif edecekler.
Her gün bir şeye dertlen bu ülkede, canın sıkılmaz, üzülürsün böylece. Görüşebilsek iyiydi ama kısmet. Umarım Eskişehir buluşmasını başarırız. Çok sevgiler