“Fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi
Sararken de hayal kurar bütün insanlar gibi…”
–bora ayanoğlu
başlamadan önce, sevgili neslihan’ın yorum olarak bıraktığı sorusuna buradan yanıt vermek istiyorum; neden yazıyoruz sorusuna “yanıtım” geliyor şimdi anlayacağınız…
elimde kalan ilk günlüğüm 22 nisan 1985 tarihinde başlıyor; 17 yaşındayım ve “neden insanlar bu kadar kötü…” diye başlamışım yazmaya. motivasyonum belli ki bir iç döküş, hatta sızlanma… sonraki sayfalarda ilk aşkımın izleri çok yoğun, üniversite sınavına girmişim ve berbat geçmiş; kazanamayacağımı bilmenin huzursuzluğu benimle, antalya yazının ağır, sıcak günleri satırlara sinmiş, zamanın kesinlikle daha yavaş aktığını yazdıklarımdan hissediyorum…
okuduğum kitaplardan ilk kez 4 temmuz 1985 günü söz etmişim:
“Bugünlerde boyuna kitap okuyorum. Önce Tanrıların Arabaları‘nı okudum. Ama sevmedim o kitabı, çok ciddi kanıtlar öne sürüyor ama çok sıkıcı… Şimdi ise Benden Selam Söyle Anadolu‘ya adlı kitabı okuyorum. Harika bir kitap. Bu kitapta yazılanlar doğruysa, her şey değişecek benim için. Ankara’dan gelirken otobüste Şeker Portakalı‘nı okudum ve ağladım. Çok güzel bir kitap. Canım artık bir şey yazmak istemiyor. Biraz okurum veya resim yaparım şimdi. Tatil sıkıcı!” Antalya 12.10
İlk kitap alıntımı 10 temmuz 1985 günü yazmışım:
“… Okuduğum kitaptan notlar alıyorum. Lefteri Kanakis’in sözleri ilgimi çekti. «Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » diyor. Bu benim için asla doğru değil. Her şeyi oluruna bırakmak, aldırmamak! Ayrıca Drossakis’in bir şiiri var:
Güneş der ki yeryüzüne:
Uzayda dönüp duran sersem,
Hala çocuk gibisin
Ateşle oynayan bir çocuk gibi…»
Bitmemiş bir şiir bu. Beni çok etkiledi. Acaba kitabın sonlarında bitecek mi? Bu kitapta beni en çok etkileyen kişi Drossakis oldu. Bir devrimci o!… Aslında onu tam anlamış değilim…
Bugünlerde hep böyle anormal saatlerde yazıyorum. Ev ancak bu saatlerde boş çünkü ve saçmalıyorum.
«Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » ASLA!” Antalya / 10.30

ara ara günlüklerime döndüğümde, yıllar içinde yazma örüntümün pek değişmediğini fark ediyorum; içerik değişiyor, kaygılar değişiyor, memleket meseleleri, dünya meseleleri ve benim meselelerim değişiyor ama örüntü hep aynı. aslına bakarsanız olayın şu meseleler kısmı da pek değişmiyor galiba; en azından memleket için hala aynı serzenişlerde bulunabiliyorum.
yukarıda andığım günlüğü 17 yaşında yazmaya başlamış gibi görünsem de bu ilk değil anladığım kadarıyla, çünkü yeniden başlamaktan söz ediyorum bir yerlerde; öncesini yok etmişim muhtemelen… yazma ihtiyacımı tetikleyen şeyi biliyorum; Küçük Kadınlar ve elbette Jules Verne kitapları başta olmak üzere tutkunu olduğum diğer kitaplar… bu kitapların bazıları hala benimle, aşağıda bir kaç tanesini bırakıyorum; aslında küçük kadınlar da var tabii ama onu bulamadım şu an… çocukluğumda ve erken gençliğimde bir yazar olmayı hayal etmemin tek nedeni ise kesinlikle küçük kadınlar‘ın jo’su, yani josephine march idi…

bir öykü denemem var çocukluğumda; ortaokulun son yılı, lisenin ilk yılı olabilir; daha sonrası kesinlikle değil. fabrika’da çalışan genç bir kızı anlatıyordum. bir yakınıma okuttum; kim olduğunu söylemek istemiyorum, hala hayatımda ve onu çok seviyorum. okuduktan sonra “güzel ama bu senin bilebileceğin bir hayatı anlatmıyor, o yüzden böyle bir şey yazamazsın”a denk gelen bir yorum yapmıştı. tam cümle bu değildi ama içeriğin bu olduğuna o kadar eminim ki. çünkü bende yarattığı his, şu andan baktığımda, “bu sefil hayatımda ben ne yazabilirim ki o zaman” olmuştu! sonrasında bu his hep benimleydi… üniversiteye başlayınca bu düşünceden uzaklaştım; artık bambaşka bir hayatı deneyimliyordum ama ortaya yeniden çıkan bu hayalin peşine düşemedim, okuduğum çok iyi kitaplar korkuttu beni sanırım; haddimi aşma endişesini de belki o ilk yorum besledi, kimbilir…
yıllar içinde kesintili de olsa günlüklerle, daha geç dönemlerde rüyalarımı yazarak, şimdilerde çizerek ve görsellerle de desteklenen bir rüya günlüğü tutarak ve radyo z ile yazmaya devam ettim. başta öyle miydi bilmiyorum ama en azından erişkin olduktan sonra yazmanın benim için bir tür kendim üzerine düşünme, kendimi sağaltma, hayat içinde yerimi bulma, bir yer edinme, kalıcı bir iz bırakma ihtiyacı ve bir anlam arayışı olduğunu anladım; iyi bir okuyucu olmaya çalışmam ve sözcüklerle bağ kurmayı öğrenmem işimi kolaylaştırdı… radyo z ile de bir ölçüde yazdıklarımın okunmasını isteme duygum beslendi sanırım, bunu itiraf etmem gerekiyor…
emekli olup kendimi bambaşka bir iş deneyimi içinde bulmam da bütün bunların bir sonucu aslında; okuduğum ve düzeltmelerini yaptığım içerikler sağlıkla, mikroorganizmalarla, tedavilerle, ilaçlarla, hastalıklarla ve hastalarla ilgili olsa da benim işim sözcüklerle, cümlelerle ve anlamla…
yıllar içinde radyo z’de, yani burada, sıkı takipçilerim oldu, beni çok mutlu eden yorumlar yaptılar, çok tatlı ve hala hayatımda olan arkadaşlarım var. blog dünyasının çok değerli olduğunu düşünüyorum; eskisi gibi değil elbette, pek çok kişi blogları bıraktı ve instagramın renkli dünyasına kaçtı ama ben fotoğrafların altındaki uzun metinleri okuyamıyorum; o mecra benim görsel görsel olarak kayıt altına aldığım bir alan; ön tarafta birbirini farklı renklerle, farklı açılarla tekrar eden görüntüler, araya kaçamakların ve başka şeylerin girdiği bir hayat olsa da, arka tarafın gölgesinin bir kaydı aslında; burada da bir iz bırakma devreye giriyor sanki…
uzun bir yanıt oldu değil mi? sahi siz eğer yazıyorsanız, günlük tutuyorsanız mesela, hala blogunuz hayattaysa, instagramda sadece fotoğraflarla yetinmiyorsanız, neden yazıyorsunuz? bunu yeniden sormak istiyorum…
şarkımız çok ama çok eski bir şarkı olsun. bazen çocukluk “travmalarımdan” 😉 biri olan o öykünün kaynağı bu şarkı mıydı acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. evrensel gazetesi’nde şarkı ile ilgili çok güzel bir yazı var. yazıdan bir alıntıyı aşağıya bırakayım. o küçük kızın duygu evrenini besleyen şeylerden bir kısmını anlamak için bu yazı çok iyi bir kaynak:
“…. Fabrika Kızı, Naim Dilmener’in tanımlamasıyla, “proleter sınıfı Türkçe popa dahil eden ilk örnek”ti. Yine Murat Meriç’in 100 Şarkıda Memleket Tarihi kitabında da üzerinde durduğu gibi, önemli bir köşe taşı olma özelliği taşıyor şarkı: “O güne dek aşk meşk ilişkileri ve kimi bireysel dertler dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen pop müziğin yüzünü memleket meselelerine döndüğü ilk plak bu. Komşu oğlunun, Boğaziçi’nde yaşayan tatlı kızın ya da okuldaki sarışının değil, bizzat bir işçi kızının hikâyesi. Sonrasında çoğalacak, Tamirci Çırağı’yla zirveye ulaşacak bir zincirin ilk ve güçlü halkası…”
yazının tamamı için tıklayınız.
yukarıdaki gözler «Koyver kayığı süzülüp gitsin suda… » diyemeyen kıza ait… bugün elinde olmadan, kitabı yeniden okursa, bu sözleri olduğu gibi kabul etmekten korkuyor!

