hava kapalı…

marmaray neredeyse boş; mutfak penceresinden sıkı takipteyim. ev buz gibi ama salon ve mutfağın pencereleri açık. bütün kokular çok rahatsız ediyor bugünlerde; dün gece rüyamda hissettiğim koku hala benimle…

bugün 7.00’da kalktım. ama bundan sonra iş günlerinde olduğu gibi 5.00’da kalkmaya karar verdim. biraz ortalığı toparladım, 20 dakikalık tai chi hareketlerimi yaptım, twitter’a baktım, sonra covid19 günlükleri okudum. şimdi mutfak masasındayım, fox tv açık, sabah kahvemi yudumluyorum ve bunları yazıyorum. (8.35)

***

çocuklara tost ve kahve hazırladım ve odalarına bıraktım. ben de mutfak masasında yalnız başıma  yumurta, avokado, salatalık, az peynir ve bol maydanoz ile karbonhidratsız bir kahvaltı yaptım. sessizlikte bütün dikkatimi yediklerime verdim ve ağır ağır  çiğnedim…

sonra sevgili bora’nın red’e yazdığı şahane yazıyı yeniden okudum. önce şuraya bir alıntı bırakayım:

” ...Meraklı biriysen kendini hadım etmelisin, sen etmezsen ailen eder, öğretmenlerin eder. Gelelim, sahi ne demek bu kutu kutu pense? Çocuğun penseyle ne işi olacak? Meğer biz oyunu Fransızcadan uyarlamışız. Orijinali acoute acoute pense, yani dinle dinle, düşün. Çocuk dinle dinle, düşün diye, oyun oynuyor. Bir anlam dünyası oluşuyor böylece. Bunun aynısı o piti piti karamela sepeti için de geçerli. Ne kadar yaratıcı değil mi?  Orijinaliyse İngilizceden: Oh pity pity care em all so pity…

bora yazısında bugün içinde olduğumuz pek çok sıkıntının  dil-zihin bağının kopukluğundan kaynaklandığını düşündüğünü söylüyor; kesinlikle haklı. özellikle böylesi zamanlarda pek çoğumuzun gerçekten bir şey söylemek ve kendini ifade etmek yerine mütemadiyen söylenenini tekrar ettiğini ve tekrar ettiği şeyi kendisinin bile duymadığı bir noktada olduğunu düşünüyorum…

bora’nın yazısını okuyun derim… (11.30)

bütün bunları yazarken bana lhasa de sela eşlik ediyor ve is anything wrong diyor.

I used to say

I’m ready show me the way

Then another year or two

Would pass me by

Is anything wrong?

Oh, love, is anything right?

And how will we know

Will time make us wise?

***

benim yaptığım işte çok fazla uzaktan çalışma şansım yok. bazı dokümantasyon işlerini getirdim. ara ara onlara zaman ayırıyorum; dönüşte beni biraz rahatlatacak bu kısa çalışmalar. dolayısıyla belki daha sistematik bir şekilde bunlara zaman ayırsam iyi olacak diye düşünmeye başladım bugün. böylece ev ve mutfak işlerine de sarmamış olacağım…

öğleden sonra mutfak işleri, hafif bir temizlik, twitter, medyascop ve habertürk’den olan bitenin takibi, çocuklarla konuşmalar ve yine onlarla birlikte bir hindistan cevizini kırmaya çalışarak geçti. şimdi herkes kendi hindistan cevizi payını alarak odasına çekildi.

öğleyin güzel bir zeytinyağlı kereviz pişirdim. pişmiş kerevizden hiç hoşlanmam aslında ama bu hiç fena olmadı. bir ilk olarak buraya tarif bırakacağım. evet efenim malzemelerimiz şöyle:

bir iri kereviz

bir orta boy havuç

iri bir soğan

dört büyük diş sarımsak

iki diş sarımsak büyüklüğünde taze zencefil rendesi

bir tatlı kaşığı zerdeçal ve biraz taze çekilmiş karabiber

zeytinyağı (miktarı size bırakıyorum)

yarım portakalın suyu

kullanacağım yağın yarısı ile yarım daire şeklinde iri iri doğranmış soğanları, doğranmış havuç ve ezilmiş sarımsakları hafifçe soteledim. bunun üzerine zerdeçal ve karabiberi ekleyerek soteleme işine birazcık daha devam ettim. sonra rendelenmiş zencefil ve iri küpler şeklinde doğranmış kerevizleri, yarım bardak kadar ılık suyu ve tuzu ekleyerek pişirdim. ben döküm tencere kullanıyorum; hızlıca pişti.

pişen malzemeyi bir kaba aldım ve üzerine taze doğranmış kereviz saplarını ve yapraklarını ince ince doğrayarak ekledim. yarım sıkılmış portakal suyu ve kalan zeytinyağını da yemeğin üzerine gezdirdim. tadı, kokusu ve rengi nefis bir yemek oldu. benim hiç sevmediğim pişmiş kereviz kokusu da tamamen kaybolmuştu…

hava hala kapalı, koyu gri bir gün geçirdik bugün ve şimdi bunları yazarken dEUS

nothing really ends‘i söylüyor. (18.05)

 

Leave a Reply

30 ÷ 6 =