Rüyalar elimden tutup götürebilseydi
Yükselir, süzülürdüm yeni bir gökyüzünde
…”

şarkılarda bugün holm (rüya) var. bu şarkı sana gelsin sevgili neslihan, sen neden olduğunu biliyorsun.

emel mathlouthi söylüyor.

Holm şarkısını Kovid-19’un ilk günlerinde yazmıştım. Müzik o zamanlarda birbirimizle irtibat kurmak için en güçlü vasıta haline gelmişti. Süreç bizim için çok acılı geçmiş olmasına rağmen bu virüsle savaşmak için en azından elimizde müzik olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden yazdığım şarkı, dinleyiciler için çok şey ifade etti. Şarkıda mücadele mesajı vermenin yanı sıra hayatımızdaki tüm olumsuzlukların üstesinden gelip daha iyi bir dünya yaratabileceğimizi vurguladım.”, emel mathlouthi

Gözlerimi kapatıp
Rüyalar elimden tutup götürebilseydi
Yükselir, süzülürdüm yeni bir gökyüzünde
Kederlerimi unuturdum.
Hayalimde seyehat edebilseydim
Aşkın ve umutların yeşerdiği, acının dindiği
Saraylar ve geceler yaratırdım.
Yarattığımızı her şeyi yok eden
Acımasız gerçeklerin bıraktığı
Zulüm, ızdırap ve çileyle gölgelenmiş
İnsanlar gördüğün bir dünya.
Bizi, düşlerimizi ezen
Tüm yürekleri karanlık ve açgözlülükle dolduran
Zorbaların yükselen duvarlarını gördüğün bir dünya
.”

Ne vakit babamın yokluğuna gitsem
Babam bana bir şey diyor…

-birhan keskin

helva yaptık ve komşulara dağıttık annemle; malum babamın ölüm yıldönümüydü. eski radyo z dinleyenleri bilirler babam için her 5 mart günü şarkı çalarım ve o günün akşamında birer kadeh rakı içeriz. dün hem şarkı çalamadım hem de rakıyı pas geçtik! ama bugün, geçmişte babamla ilgili radyo z’ye yazdıklarımdan bir kolaj yaparak şarkımı çalacağım. bu metinler, zamanında iki kez hacklenen radyo z sitelerinden kurtarabildiklerimiz.

05 mart 2008 – babam enteresan bir adamdı… belki babasız büyümüş olmasından, diğer babalara pek benzemezdi; ne otoritesini kullanma, ne de sevgisini gösterme biçimiyle…zamanında, “cazla rakı içilmez” diyerek, hayatta ıskalanmaması gereken şeylere ilişkin  derslerinden birisini vermişti bana… zamanında müzik, vs üzerine babamla konuştuklarımızı şimdi biraz daha farklı formatta ama aslında aynı içerikle bizim oğlanla yapıyoruz… tezer, the delikanlı, hani bize esip de bir orhan gencebay falan dinlemeye kalksak, ‘nasıl ya, nasıl ya, siz nasıl bunları dinlersiniz‘ diye esip gürlüyor… ben de ona tam da babamın bana dediği gibi diyorum ki;  ‘bak dinle, bir şey ancak bu kadar güzel anlatılır…’.

bu dünyadan göçtüğünde henüz 63 yaşındaydı. ben onu bildim bileli ölmekten korktu, sanırım onunla erken buluşacağını bir şekilde bildiğinden. yaşamayı deli gibi severdi, ruhunda bir haytalık ve çocukluk hep vardı… mükemmel miydi? değildi elbette…”

07 ekim 2008 – “… tatilde çocuklarla babamın mezarını ziyarete gittik, benim yıllarca yapmaktan kaçtığım bir şeyi onların daha erken yaşamasını istemiştim çünkü. tezer allak bullak oldu tabii, genç bir insanın mezarı başında doğum tarihini fark ettiğinde ‘oha çok gençmiş bu ya’ oldu, erken girdiği ergenliğin etkisi ile zaten dalgalanıp duran ruh hali, kontrolden çıkan dili ve bedeni ile orada iyice karıştı. babamın yanında gözyaşlarıma engel olamadığımdan gelip yavaşça sırtıma elini koydu, delikanlı olmaya çalışan bir tavırla bana destek olmaya çalışmıştı… ada ise nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı bile sorgulamaksızın, orada kendi çapında eğlendi. bir mezarın tepesine çıkıp, babamın mezarı için çiçek topladı…

dönüşte ağlayarak tek başına giden bir kadına, iki kadın yanaşıp ‘ağlama, allah onu senden daha fazla seviyormuş‘ dedi… ölüme böyle yaklaşıldığını daha önce hiç duymamıştım… az önce bahçeye indim, bir çay alıp oturdum. bizim bahçıvan gelip, ‘hocam mantar topladım alır mısın?‘ diye sordu.  sorusunun yanıtını almadan bana hızlıca bir tarif verip, üzerine bu tarifle dün akşam yediği mantarın yanına iki bardak şarap çaktığını söyledi… elime yeni toplanmış mantarları tutuşturdu ve gitti…”

05 Mar 2010  – “… her 5 mart günü babam için çalıyorum ama bazılarınız onu hiç tanımıyorsunuz… hadi bu sefer, erdoğan koç kimdi biraz onu anlatayım… istanbul’a tapardı; yukardaki fotoğraf onun son İstanbul seyahatinden. ali yüksek lisans tezini ona adadı ve teze ‘istanbul rüya gibi bir şehir diyen babam için’ notunu düştü… kadere söylenen şarkıları severdi ve kolay ağlardı… rakısını bir mevsim meyvesi ile akşam üzeri içerdi… annemle harika dans eder; kafası iyi olunca iyi göbek atardı… hayatı deli gibi severken, son 10 yılını onu kaybetme korkusuyla yaşadı… bu dönemde annemden gizli gizli sigara içerdi… öfkeliydi… hele suç kendisindeyse bağırarak üste çıkmaya bayılırdı… harika voleybol oynar, gençlerle olmaya bayılırdı… fena halde fenerbahçeliydi. hayatı boyunca anlaşılamadığını düşündü galiba ve ben şimdi onun haklı olduğunu düşünüyorum… arılardan ve yılanlardan çok korkardı… anılarını büyük bir keyifle anlatırdı ve ben defalarca dinlediğim o anıları her defasında zevkle dinlerdim… ‘baba’ olmayı bilmezdi; belki babasız büyümüşlüğünden… onu ‘iyi baba’ yapan da buydu zaten… ve hiç mükemmel değildi, öyle bir derdi de yoktu… ”

5 mart 2012 – “bu sabah mahallenin esnafıyla birlikte muzaffer bey’in pastanesinde kahvaltı yaptım. muzaffer bey, bostan sahibi, nakliyeci ve liseye giden kızı, emlakçı. masaya kitabımı bıraktığımda muzaffer bey ‘abla hep okur’ dedi ardından ‘her zamankinden mi abla?’ dedi. ‘evet ama çay büyük olsun’ dedim… bostan sahibi ‘ne okuyorsunuz?’ diye sordu. ‘tirza, hollandalı bir yazarın kitabı’ dedim, sustum; geriye söyleyecek bir şey yoktu. hollanda’nın orta sınıf insanlarının romanı ve bunalımları. bundan önce de amerikan orta sınıfının bunalımlarını anlatan bir roman okumuştum desem enteresan olabilirdi. ordan çıkıp, nakliyeci, ‘bizim bunalımlarımızı kim anlatacak peki’ diye devam etse şahane olurdu mesela… aklımdan bunlar geçerken, durdum ve ‘bugün babamın ölüm yıldönümü, 10 yıl oldu’ dedim. herkes şaşırmış bir halde ‘allah rahmet eylesin’ dedi. ne niyetle bunu söyledim bilmiyorum, hayır duası almak için değil elbette… içim acıyordu, babamı özlemiştim, yataktan kalktığımdan beri bu özlemi aklımdan atamıyordum ve paylaştım; öylesine, uluorta… sonra bütün gün işte huzursuz ve keyifsizdim. kimseye babamdan söz etmedim ve her zamankinden farklı olarak akşam olsun babam için rakı içip klasik türk müziği dinleyeyim diyemedim. rakının fikri bile içimi acıttı. bizim the delikanlı, yatmadan hemen önce gelip ‘bugün dedemin ölüm yıldönümü değil mi?’ dedi. boğazımda kocaman bir düğüm ‘evet’ dedim. sonra onu babam gibi öptüm. şimdi çocuklar uyuyor. ben ortaya karışık bir şekilde müzik arşivimi dinliyorum ve votka tonik içiyorum. huzur içinde yat baba. zeki müren senin için yıldızların altında diyor.”

05 Mar 2013 – “her zaman bir kozanın içinde kalmayı tercih ettim. beni  çok yakından tanıyanlar bunu bilir, daha az tanıyanların da bu konuda bir fikri olduğuna eminim. kendime kimseyi, ama kimseyi  kolay kolay yaklaştıramam. bir mesafe hep kalır… hele bir sorun varsa, kozamı elden geçirir, iyice sağlamlaştırırım, elimde değil… anne olana kadar, belki de çocuklar kendi kozalarını örmeye başlayana kadar demeli, bu yanımla bir sorunum yoktu. sonra baktım, kendi çocuklarımın kozalarını kırmaya çalışıyorum… ve biliyorum o kozalar gittikçe sağlamlaşacak ve benim kırmam mümkün olmayacak. işte o zaman çok ama çok canım acıyacak… bir dönem annemle, her şeyin olabildiğince yolunda olduğu ‘mutlu’ bir ailede, en güzel yılların çocukların lise ve üniversitede okuduğu yıllar olduğuna karar vermiştik. birlikte olmaktan keyif alınan, herkesin kendini farkettiği ve yaşadığı, henüz hastalıkların amansız bir şekilde bastırmadığı yıllar… bir diğer deyişle gerçekten bir arada olunan zamanlar…

john berger  ‘Hatırlamak (remembering), harfi harfine tarif edilecek olursa, üyeleri (members) yeniden bir araya getirmek, onlara o bütünün üyeliğini yeniden iade etmek (re-member) anlamına gelir.’ diyor… ve artık benim küçük ailemi hatırlamak, sadece fotoğraflarda mümkün. yıllar geçtikçe, kayıpların ardından geriye siyah beyaz bir rüya kalıyor. kötülüklerden, yoksunluklardan ve acılardan  arındırılmış, steril bir geçmiş. geriye kalan karanlık parçalarsa, kozalarımızın içinde öylece duruyor aslında… evet bazılarınız biliyor. bugün 5 mart, babamızı kaybettiğimiz gün ve radyo z’de her yıl olduğu gibi bu yıl da onun için dua niyetine sevdiği müzikleri dinleyeceğiz. akşam yemeğimize ise bir kadeh rakı eşlik edecek. ruhuna değsin diye…”

“… Şimdi bir soru işareti gibi kaldım şu dünyada.
Dokunup yaprakların üstüne düşmüş çiylere
Uzanıp gölgesine bir portakal ağacının…”
-ahmet erhan, bir soru işareti

toz duman ama ben burada, bu meselelere pek de girmeden bize iyi gelecek şarkılar çalmaya, yazılar ve fotoğraflar paylaşmaya devam edeceğim. umuyorum bu toz duman vaziyet iyice çığrından çıkmaz da böyle devam edebilirim!

bugünün teması ve şarkısı ağaç altlarında oturmak, dinlemek üzerine olsun. bu tema çok sevdiğim bir japon kadının, kaki okumura‘nın sitesinden; onu çok büyük bir keyifle takip ediyorum; yazıları ve illüstrasyonları çok güzeller. şimdi sözü ona bırakayım:

Birinin dinlendiğini hayal ettiğinizde neyi canlandırırsınız?
Belki kanepede yatan birini veya yatakta yorganın altında kıvrılmış biri gelir aklınıza. Belki hamakta uzanan veya sahilde güneşlenen birini hayal edersiniz.
Bir Japon’a sorsanız, muhtemelen dinlenmeyi bir ağaca yaslanmış bir kişi olarak tarif ederdi.
人:kişi
木:ağaç
休:dinlenme
Dinlenme için Japonca karakter ‘kişi’ ve ‘ağaç’ kelimelerinin birleşimidir. Bu evrensel bir imgedir, dinlenmek için ağaca yaslanan kişi – dinlenme sadece uyku veya işin olmaması değil, güvenli bir yerde, huzur hissedebileceğimiz bir yerde olmaktır
” (yazının tamamı için lütfen tıklayınız.)

şarkımız ise yepyeni bir gruptan. radyo z’de daha önce hiç çalmadığım üç kadından oluşan las lloranas brüksel merkezli bir grup; elemanları sura solomon (belçika/abd), amber in ‘t veld (ispanya/hollanda) ve marieke werner (almanya). sokak müzisyenliğiyle başladıkları yolculuklarında, sosyoloji, aktivizm ve sanata olan tutkularıyla bir araya gelmişler. farklı dillerde şarkılar söylüyorlar.

şimdi çalacağım parça doğum yerlerimizi veya büyüdüğümüz bölgeleri karakterize eden farklı manzaralara atıfta bulunuyormuş. oralarda yetişen meyve ağaçlarının türüne, dönüm noktalarına, coğrafyaya; ama aynı zamanda duyduğumuz ve aşina olduğumuz seslere, hikayelere ve müziğe…

güneyde narenciye çiçeklerinin kokularını duymaya çok az kalmışken, bundan daha güzel bir şarkı çalamazdım. benim ağacım meşe ve fakat narenciye ağaçlarıyla da olan sımsıkı bağım elbette doğduğum topraklardan kaynaklanıyor. yukarıdaki fotoğraf yılbaşı tatilini yaptığımız datça’dan..

evet naranjos diyoruz, yani portakal ağaçları.

Portakal ağaçları ve martılar arasında doğdu
Tarlalar ve kayalar arasında
Ufukta oturmalarına izin verin
Çamların, hüzünlerin ve dağların arasında doğdu
…”

“… Oh, somewhere over the rainbow
Bluebirds fly
…”

oğlanı bir aylık asker olarak bilecik’teki birliğine bırakıp geri döndük. şu an aklımız onda. bir haber alana kadar da içimiz pek rahat olmayacak sanırım. bu ebeveynlik tuhaf bir mesele. şimdi masama çalışmak için oturdum, tezer’in spotify hesabındaki listelerinden birini döndürmeye başladım. listede de olan aşağıdaki şarkıyı onun için çalıyorum. çünkü bu şarkı onu çok keyiflendirirdi; belki hisseder…

israel kaʻanoʻi kamakawiwoʻole‘den somewhere over the rainbow‘u dinliyoruz.

bir önceki yayındaki çok sevdiğiniz fotoğrafın tamamını da buraya ekliyorum. tezer çekmişti bu fotoğrafı. zaten kuşlar evde ikimizin meselesi 😉 bu arada arkada görünen iki martı da bizim hülya ve derya elbette…

“It’s the first day of spring
And my life is starting over again…”

– charlie fink

doğduğum ay… babamı kaybettiğim ay… kasım’la birlikte en sevdiğim iki aydan biri. kasım yeniden başlayabilmek için geri çekilmenin, içe dönmenin zamanı; mart ise bir döngüye yeniden başlamak için yola çıkmanın, yeşermenin, hissetmenin…

biraz ağaçlar ama en çok da kuşlar bunu hissettiriyor şu sıralar; onların aşk zamanı başladı çünkü. martılar, kargalar ve elbette kumrular bir telaş içindeler, farkettiniz mi? ağızlarında dal parçalarıyla, oradan oraya uçmaya ve birbirlerine kur yapmaya başladılar. bizim kumru ve martı çiftlerimiz de aynı telaşı paylaşıyorlar elbette. tezer’le martılarımız derya ve hülya‘dan sonra kumrularımıza şükran ve ilkkan ismini koyduk bugün. ilkkan adını gibi‘den alıyor tabii 😉

şimdi çalışmaya dönmeliyim ama gitmeden önce bir alıntı ve elbette bir şarkı paylaşacağım:

Bahar zamanı bir telde iki kumru, birbirlerine biteviye çekidüzen veriyorlar: gözlerinin etrafında, ense boyunca, kafanın tepesinde gezinen şefkatli, ufak gaga darbeleri. Gösterdikleri bu şefkat karşısında, hazla gözlerini kapıyorlar. Telin üstünde, birlikte güneşin altında ısınırken sarılmış birbirilerini öpücüklere boğarken ikisinin de keyfi yerinde. Hiç bir şey onları rahatsız edebilecekmiş gibi görünmüyor. Mutlular, aşıklar...” (kuşları felsefesi, p. dubois & e. rousseau)

şarkımız the noah and the whales‘den

the first days of spring.

“…zihnimizin denizine, rüyalarımızın sularına,
birleşme noktalarına kendimizi yumuşakça bıraktığımız yerde varız…”
-neslihan k.

diye seslendi sevgili neslihan mindmills‘de. 

yani “ben biz olduğumuz zaman ben olurum”, “ben, ben olduğum için sen sensin” diyerek bizi yine, hep birlikte, bir ay boyunca yazmaya davet etti. buna sessiz kalamazdım; şu anda tam da ihtiyacım olan şeydi bu çünkü. 

uzun uzun yazamasam dahi bu hisse uygun şarkılar çalacağım size bir ay boyunca, her gün…

ilk şarkımız ya dunya olsun, no blues söylüyor elbette.

“… To the north, so cold.
Thats where we learned
to hold each other in the winds.
It seemed best, not to do as we were told.
The symphony of the east,
turned our days into a feast.
And the sun it burned
and then we learned
.”

“… Sahi insan nasıl “ayrı” düştü?

ege j.ç.

tıp makalelerinden kaldırıp, üzerinde çalıştığım kitaba ve muson şarkıları listeme geri döndüm. artık hayatımdaki iş nedenli makaleler sadece enfeksiyon hastalıkları ve mikrobiyoloji ile ilgili olmayacak; iki yeni tıp dergisinin daha yayıncılığını aldık. bu daha çok çalışmak demek tabii; olsun!

buraya gelemememin, diğer blogları istediğim gibi ziyaret edemememin nedeni de bu… bana yeni bir patika lazım!

geride kalan sessizliğimde yönetmen baltasar kormákur‘un touch filmini izledim; saf bir aşk anlatısıydı! ve elbette gençken önümüzde sonsuz bir zaman varmış gibi yaşama halimize, ilk aşkın anılarına, bir kapıyı sonsuza kadar kapatma ya da ikinci bir şans için açık bırakma hissine dokunuyordu bu film… uzun bir süredir bir filmin içine bu kadar girmemiştim; izlerken ekranın karşısından çok sahnelerin her birinin içindeydim adeta.

buzların üzerinde şarkı söyleyen bir erkek korosuyla başlıyordu film. söyledikleri şarkıysa izlandalı besteci sigvaldi kaldalóns‘un ég lít í anda liðna tíð adlı eseriymiş; çok sevdim. sözleri, geçmişe duyulan özlemin ve anıların kalpte gizlenmesini anlatıyor; kabaca şöyle;

Ruhumda geçmiş zamanlara bakıyorum
Kalbimde gizlice saklıyorum
O tatlı anı hafif ve sessiz
Gündüz ve gece bana süzülüyor
Asla, asla unutmamak için
Asla, asla unutmamak için

aşağıya bıraktığım filmdeki yorum. hemen altında da spotify’da topladığım diğer yorumlar var.

****

geçenlerde rüyamda 17 yaşındaki bir genci canhıraş bir şekilde savunuyordum. kimdi bu çocuk, neden onu savunuyordum bilmiyorum. rüyamdan aklımda kalan tek şey o savunma hissi ve çocuğun swingle singers ve rainer maria rilke‘i sevdiği…

ertesi gün karşıma rilke’den aşağıdaki alıntı çıktı ve biraz swingle singers dinledim. aldığım rüya eğitiminin de etkisiyle, elimde olmadan savunduğum o çocuk kendim miydim acaba diye düşünmeden edemedim.

Her şeyin sessiz ve basit olmasını istiyorum: yalınayak yürümek, hareketsiz oturmak, okumak, hikayeler dinlemek, ara sıra hikayeler anlatmak, meyve yemek, süt içmek, yaratmayı arzulamak ve bunların hepsini sabırla, çokça içgörüyle yapmak.”

size de swingle singers çalmasam olmaz tabii. bir arjantin halk şarkısı olan el paisanito‘yu dinliyoruz;

şimdi sözü canım ege‘ye bırakacağım. beni çok etkileyen bir instagram paylaşımından aşağıda yazanlar. bu sözlerin görseli de aşağıdaki ispinoz hanımdı.

Dün bahçede çiçek tarhını hazırlıyordum. Ön yan komşum Ruuth’u gördüm. Birkaç aydır benim bitmeyen seyahatlerim yüzünden hiç denk gelememiştik. Bahçe çitlerine yanaştık ikimizde. O an’a kadar (arada yoğun çalı çitler olduğu için de) bahçesine dikkat etmemiştim. Geçen yıla nazaran epey bakımsızdı. Dağınık ve ıssız bir bahçe gibiydi. Nasılsınız diye sordum, “çok yalnızım ama iyiyim biraz” dedi. Haberimiz olmamıştı, Ruuth eşini aniden kalp krizi sonucu 63 yaşında hiçbir sağlık sorunu yokken kaybetmişti. Hatırlıyorum, geçen yıl bahçe ile her gün eşi ilgilenirdi. “Hadi kahve içmeye gel lütfen ya da güzel bir şarap açayım” dedim. Alman olma mesafesi ile şaşırıp, “hemen şimdi mi” dedi. Evet, eğer istersen, mola vermem gerek benim de dedim. Geldi. Kahve içip sohbet ettik. Bu iki komşu olarak ilk uzun sohbetimiz oldu. Üç kızı vardı ve de torunları. Çok arkadaşı vardı. Diplomat emeklisi idi ama şimdilerde kendi yaşıtlarıyla güzel bir tiyatro oyunu oynuyorlardı(mutlulukla davet etti). Seçim günü olduğu ve mesleğimi de öğrendiği için biraz politikadan da bahsettik. Eşinin aşırı sağcı olduğunu ve göçmenlere asla ısınamadığını, bizi aslında çok merak ettiğini ama yaklaşamadığını söyledi. “Keşke daha önce tanışsaydık” dedi. Mutluluğunu hissettim. Sonuçta ben ona bir el sallama mesafesinde yaşıyorum. 
Ruuth gidince hemen oyununa bilet aldım. Çiçek alır sürpriz yaparım o akşam💫 
Almanya’da dün seçimler oldu. İlgilenen, dünyanın sadece kendi ülkesindeki seçimlerle şekillenmediğini bilen herkes sonuçları görmüştür. Aşırı sağ ve Afd oyları bu ülkede göçmen olmasaydım da beni telaşlandırırdı. Dünyanın her yerine yükselen “aşırı” eğilimler maalesef çok da uzak olmayan bir gelecekte yine “savaş” kazananlarını belirleyecek belli ki. Ben ise dünden beri yan komşumun eşini kaybedişinden bile haberdar olamayacak kadar uzakta tutulduğum bir ülkede, Ruuth’un ayrılırken, “Sen benimle Almanca konuşuyorsan benim de biraz Türkçe öğrenmem gerek, İngilizceyi aramızdan çıkaralım” demesini düşünüyorum. Sahi insan nasıl “ayrı” düştü?
..”

ege’nin yazdıklarını okuyunca içimde bir şarkı çalmaya başladı. ünol büyükgönenç‘in yorumuyla aynı daldaydık şarkısı bu. aslında nazım’in bir aşk şiirinden bestelenmiş bu şarkı ama ben biz ayrı düşen insanlar için çalıyorum.

… Ben bir denizim, ben bir denizim
Kendi içinde taşan…

var deniyor ama bizim burada soğuk ve yağmur dışında bir şey yoktu kaç gündür; bugün hava açık, sabah neredeyse hiç bulut yoktu ama şimdi biraz bulutlu. cumartesi günü kadıköy’e bir oyuna gittik, ondan sonra hiç evden çıkmadım. bir süredir yine kapandım. işlerin yoğunluğunun yanında havaların soğuk ve yağmurlu olması da bunda etkili. iyi yapmıyorum; bu net! bugün bir kaç şey almak için pazara gideceğim; umarım bu yürüyüşlere geri dönmem için bir başlangıç olur.

soğuk diye kuşları biraz daha fazla besliyorum bugünlerde. tezer veya ben pencerenin önüne yanaştığımız anda serçeler “koşarak” bize doğru geliyorlar, elbette kumrularımız da var ve onlar ön balkona yuva yapma peşinde; o yüzden tamamen kapalı tutuyoruz camları. şu sıralar, niye bilmiyorum, evin etrafında çok fazla yeşil papağan da uçuyor. normalde burada çok görmüyoruz onları. keşke daha fazla gelseler. bugün bir şapşik tekir de serçelerin peşinden, penceremin önündeki kurtbağrı ağacının en üst dallarına çıktı, oturdu. epey kaldı, hatta ara ara incecik dalların arasında uyudu da. şu sıralar gece hayatları çok yoğun kedilerin, malum mart yaklaşıyor, çığlık çığlığa, kavga kıyamet, bütün gece seslerini duyuyorum…

bugünlük susayım ve simon and & garfunkel‘den sparrow şarkısını ve sözlerinin bir kısmını bırakayım (13 Şubat, 16.30)

küçük bir serçeyi kim sevecek?
kimse onun övgüsünü yazmayacak mı?
“yapacağım,” dedi dünya
“çünkü yarattığım her şey bana geri dönecek
tozdan yaratıldınız ve toz olacaksınız.”

hayat hızla akıyor… ben yine hayal ettiğim gibi düzenli yazamıyorum. hayatımda pek çok şey de bir “devamlılık” sorunu var; ne okumalarım, ne yürüyüşlerim, ne beslenme düzenim, ne uykularım,… düzenli olan tek şey okuduğum metinler, büyük ölçüde burada söz etmeme gerek olmayan metinler bunlar; hastalıklar, tedaviler, patojenler, vs. bütün bunların yanında yine “iş için okuduğum” kitapsa bir vaha gibi, oraya girdiğimde, başka evrene geçiş yapıyorum ve yıllardır tanıdığım arkadaşımın zihnine girmiş gibi hissediyorum…

bir kar havası daha yaklaşıyor istanbul’a; bakalım bize ulaşacak mı? şu anda hava ağır bir grilikte ve sabahtan beri yağmur yağıyor. sabah saatlerinde, bulgurlarını verdikten sonra kalabalık bir serçe grubu yağmurun altında şakıyıp durdular. ağacın dallarının arasında, sırılsıklam, neşeyle ötmeleri inanılmaz… hayatımdaki en önemli devamlılıklardan birisi bu kuşlar… ve elbette hülya ve derya da buralardalar. yuvayı kaybetmemek ve yeni yavrular için sanki yavaş yavaş hazırlıklara başladılar… bahara az kaldı!

bugün yepyeni ve nefis bir albüm keşfettim; buraya bırakmasam olmaz…(17 şubat, 14.00)

şu sıralar elimde ağır ağır okuduğum bir kitap var, kürşad demirci’nin antik inançların izinde kitabı. daha çok geceleri uyanıp okuyorum ve tekrar uyumaya devam ediyorum. evet hafif bir uyku sorununu tekrar yaşamaya başladım; neyse şu anda konumuz bu değil. aslında ince bir kitap, yavaş okumamın nedeni ise dipnotlar nedeniyle kitabın başka okumalara kapı açması. bazen, belki de genellikle demeli, hayatta bir şeyler üst üste gelir ya, bunu olumsuz anlamda kullanmıyorum, bir şeylerin tesadüfen eşleşmesini ve tamamlanmasını kastediyorum. rüyalarım, rüya eğitimim, yukarıda sözünü ettiğim kitap, YouTube’da yayınlanan videolar, sürekli her yerde bir şekilde karşıma çıkan carl gustav jung; hepsi birden birbirini tamamlıyor, birbirine yeni kapılar açıyor… evet jung’un eşzamanlılık olarak da bilinen senkronisite kavramına benzer bir şey bu yaşadığım. hayatımın bambaşka dönemlerinden, bambaşka içeriklerle deneyimlediğim bir şeyin yeni bir versiyonu…

dün gece rüyamda, avuçlarımın arasında parlak, kuzguni siyah, küçük ve çok güzel bir ejderha vardı; iki parçadan oluşan kanatları, yavaşça dönüşerek üç parça oluyordu; bu bir değişimin işareti, başlangıcıydı ama ne olduğunu hatırlamıyorum!

ezginin günlüğü dinleyelim şimdi; neden derseniz ejderha’dan…

kıyısız deniz

diyoruz. (18 şubat, 17.53)

Ünlü bir müzisyen öldüğünde, dünya sessizliğe gömülmez; bilgeliği, müziği, paylaştığı sözler ve duygular bizimle kalır… Bu dünyaya hiçbir şeyle varırız ve aynı şekilde ayrılırız, ancak sonunda öğrendiğimiz her şeyi geride bırakırız.”
-zakir hussain

çalışmaya gömülmüş durumdayım; günler yazı ve müzikle geçiyor. şikayetçi değilim çünkü yepyeni bir bilgi evreninin ve deneyimin içindeyim. bu evrende bana yoldaş olan melodiler her geçen gün biraz daha zenginleşerek şurada birikiyor;

bu deneyimin ayrıntısına girmek istemiyorum… her şey bitince elbette büyük bir keyifle paylaşacağım. bugünden itibaren ise kısa kısa notlarla da olsa yeniden burada olmak için elimden geleni yapacağım ve bloglara geri döneceğim.

şimdilik bambaşka iki melodi ile susuyorum.

önce yukarıdaki listeden, bir zakir hussain melodisi olan sabah geliyor.

ardından da içinde olduğumuz soğuk günler için yeni çıkan bir redd şarkısı; üşüyor istanbul bugün diyoruz.

1 2 3 46