…
geniş düzlükler yeknesak
ondan uzak görünüyor ufuk
-asuman susam, soğuk gürültü
canım göbekli marul,
geçenlerde youtube’da bir müzik listesine denk geldim… 80’lerin popüler pop şarkılarından oluşan bir listeydi; ve şarkıları dinlerken antalya’nın sıcak, nemli akşamlarında bir açık hava düğününe ışınlanıverdim; bir sünnet düğünü de olabilirdi bu, bir evlilik düğünü de. önemi yok, kimseler yoktu zaten. havada uçuşan balonlar, sade, abartısız süslemeler, müzik ve ben yalnızca… yine çocuktum, yine utangaçtım ve yine oraya ait değildim ama kimselerin olmaması biraz olsun iyi hissettiriyordu; müzik rahatlatıyordu çünkü… kim bilir, belki kendi kendime bir şarkı bile söyleyebilirdim. sen tanımazsın ama yetişkin hayatımızın en sevdiğim karakterlerinden biri olan ahmet arslan gibi sorayım sana:
“şekerim, bu anlattıklarımı anlıyorsun değil mi?”
anlamamana olanak yok; anlattığım sensin çünkü. o günden beri sürekli aklımdasın. uzun süredir hiç düşünmediğim detaylar, anılar içimde ortaya saçıldı. o yüzden sana bu mektubu yazmasam olmazdı; bir tür geri dönüp sana sarılma gibi düşün bu mektubu. sevgili neslihan’ın bu mektuplara neden olan çağrısı, yani merkür gerilemesi, neden oldu belki de bu mektuba, kim bilir…
insan yetişkin hayatında hiç çocuk olmamış gibi bulabiliyor kendini, oysa o yaşanan çocukluk insanın yanı başında, görünmeyen bir gölge gibi duruyor hep. ve bazı durumlarda geriye sadece o çocuk kalıyor; tanımadığı bir kabuğun içinde hapsedilmiş olarak!
“boşver bunları, sen çocukluğunu yaşa” diyeceğim ama sana dair durumlardan biri buydu değil mi? bazı açılardan tam olarak çocukluğunu yaşayamamak, “fazla” olgun olmak, kitapların evrenine kaçmayı sevmek, karnının üzerine yatıp yerde resim yaparak hayaller kurmak, bir doğum gününde beklenmeyen misafirler gelince utanıp, kaçarak yemek masasının altında uyuya kalmak… bunların nedeni hem kişiliğindi hem de sana göbekli marul denmesine neden olan fazla kilolar belki de. çocukken insan, en çok yaşıtlarının acımasız olacağını sanıyor. oysa benim aklımda kalanlar yetişkinler. belki söyledikleri tek bir söz, belki bir bakış, belki de önünden usulca çekilen o kuru pasta kutusu… sen onu hiç unutmadın; biliyorum, çünkü ben de hâlâ unutmadım.

ama biliyorsun, pek çok yanıyla şahane bir çocukluğumuz vardı… denize gittiğimizde sürekli dalıp çıkarken, akdeniz’in tuzlu sularına rağmen gözlerimizi açmaktan vazgeçmezken, öğleden sonraları yükselen dalgalarla oyun oynarken adımız fok balığı idi. bu ismimizi hâlâ çok seviyorum; gerçekten bir fok balığı olmayı hayal edecek kadar çok… antalya’nın gerçek bir narenciye cenneti olduğu dönemlerde, portakal, mandalina bahçelerinde günlerimizi geçirdiğimiz, bahar günlerinde havayı saran narenciye çiçekleriyle insanın başının döndüğü, içinde olduğumuz “yoksulluğu” hissetmeden “zenginliği” duyumsadığımız, mükemmel olmasalar da insanları ve hayatı nasıl seveceğimizi hissettiren anne ve babamızla yaşamak olağanüstüydü. dokunmanın, sarılmanın, hissettiğini söylemenin değerli olduğu bir evde büyüdük ve adı konmuş bir “politik doğruculuk” anlayışı yoktu ama, daha samimi, daha kendiliğinden bir şekilde farklı olanı anlamaya çalışmayı ve kabul etmeyi bir şekilde öğrendik o evde. bugün elimde bir tane kalan arap kızı saç tokamın o zamanlar en sevdiğimiz toka olmasından da belli değil mi bu?
sence çocukluğumuzun sınırı neresi? yani ben sen olmaktan ne zaman çıktım… sanırım bu, babamızın bana zeluş diye seslenmekten vazgeçtiği anda oldu… ne zaman bitti hatırlamıyorum ama zeluş olduğum sürece çocuktum sanırım. bu arada seni bilmem ama ben göbekli marul adımla da barıştım, sen de takılma bence.
şarkımız elbette çilli olacak; bu şarkıyla da bir bağımız var biliyorsun; bize çilli bom bom diyen sevenlerimiz oldu 😉 ama artık çillerim yok; yıllar içinde onlar hafif yüz lekelerine dönüştü. sadece kollarımda, biraz da yaşlanma alameti olarak çillerim var, haberin olsun…
sımsıkı sarılıyorum.


Yaa ama ne tatlıymış o göbekli marul, niye çekmişler kuru pasta kutusunu önünden, çok üzüldüm geçmişte de kalsa. Yapmasınlar çocuklara böyle şeyler…