“… Hey trenler, vapurlar beni burdan götürün!
Ne var gözyaşlarından çamurlar yuğuracak?…”
-Charles Baudelaire, Hüzün ve Serseri
geçiyor; ne kaldı şurada eylül’e! sonra güz de biter, yeni yıla kavuşuruz… sonra bir sonraki yıla, sonra bir sonrakine. ben saldım bu akışı, takılmıyorum artık; takılsam ne olacak, o ayrı mesele tabii. öte yandan tomris‘le biraz zamanı geriye sarıyorum sanki; şimdilerde onun yanına demir özlü de eklendi. 80’lerin sert ve ağır günlerini, demir özlü’nün sürgünde on yıl kitabıyla, avrupa’dan, dışarıdan bir bakışla okurken araya tomris’in yürekte bukağı ve yaz düşleri kış düşleri‘ndeki içeriden, memleket manzaraları giriyor.
sürgünde on yıl, yalnızca demir özlü’nün yurtdışında geçirdiği yılları anlattığı bir anı kitabı değil; 1979’dan 1989’a uzanan bir dönemin, ülkeden koparılmış bir yazarın gözünden tutulmuş kişisel bir kaydı. özlü, 1979’da artan siyasal şiddetin ardından isveç’e gidiyor. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’ye dönemeyince sürgünlük kalıcılaşıyor; 1986’da da yurttaşlıktan çıkarılıyor.
kitapta sürgünde olmak yalnızca siyasi bir mesele değil elbette; istanbul’dan kopuş, stockholm’e alışamama, yalnızlık, memleket özlemi, babasının ölümü, kardeşi tezer’in kanser olması, dostları, dönemin yazarları, sanatçıları, aydınları, edebiyat ve yazarlık birbirine karışıyor. stockholm’de yeni bir hayat kurmaya çalışırken, farklı avrupa kentlerinde yolculuk yaparken, istanbul’u, ailesini, arkadaşlarını ve geçmişini sürekli yanında taşıyor demir özlü.
1984 yılının ekim ayında, berlin senatosu kültür dairesi’nin bursuyla berlin kenti üzerine bir şeyler yazmak için gittiği şehirden dönüşüne ilişkin şunları yazmış kitapta:
“… 8 Aralık tarihinde, zoo İstasyonu’ndan kalkan trenle stockholm’a doğru yola çıkıyordum. bana güzel kartpostallar gibi görünen stockholm’le çevresinden iki ay uzak kalmış, yazarak kendi içime bir yolculuk yapmış; hem kendi içimi altüst etmiştim, hem de insanlık tarihini çok daha hakiki olarak yaşamış bir toplumda, romantik döneme özgü bir doğa içinde—wannsee ile çevresi, güller, ormanlar eşsiz güzellikteydi—yaşamı bütün canlılığıyla tanımıştım. Arkadaşlar edinmiş, duygular yaşamış, bazen kendi de onların kültürünü anlamaya çalışmıştım. Bu iki aylık yaşam, üzerimde öyle derin bir iz bırakmıştı ki, bu izi iki yol boyunca olgunlaştıracak, notlar alacak, bazı küçük belgeler toplayacak, sonra fantezilerimle değiştirdiğim bu yaşamdan hareketle, iki yıl sonra bu binaya yeniden gelecek, Berlin’de Sanrı adlı anlatımı yazacaktım.
Bu iki ayda yaşadığımı anladım. Bireysel bir yıkıntıyı en dip noktalara kadar yaşasam da, gene ayakta kalabileceğimi sezdim. Dünyada, başka uluslardan da olsa insanlar, arkadaşlar olduğunu gördüm. 1982 yılında, Avrupa’da ‘kaldırımlarda açlıktan ölsem de kalacağım, bu askeri rejime muhalafet edeceğim’ demiştim kendi kendime. Bunu yapabileceğimi anladım. İçimde neler birikirse biriksin! acı bazen beni ne kadar derinden vurursa vursun ya da öğle uykuları beni derin bir boşluğun içine çekerse çeksin!”

tomris’in Yürekte Bukağı kitabıyla ise 80 öncesine içeriden bakıyorum. dönemin olayları orada da var ama doğrudan anlatılmıyor; evlere, sokaklara, kadınlara, ilişkilere, insanların konuşmalarına ve susmalarına sızmış hâlde. hayatın tedirginliği bazen bir cümlede, bazen bir suskunlukta, bazen de insanların birbirlerinden uzaklaşmasında çıkıyor karşımıza. sözü burada tomris’e bırakayım:
“… kentlerde kimseler birbirini tanımıyordu. o güne kadar tanımayı pek düşünmemişlerdi, ama artık önemliydi; tanınmayanlar kuşkuyla süzülüyordu. bıyıktan, saçın taranış biçiminden, kısalığından ya da uzunluğundan, giyiniş özelliklerinden, bir düşmanlık, bir dostluk belirtisi çıkarılmaya çalışılıyordu. her yerde; dolmuş motorlarında, arabalarda, kamyonlarda, otobüslerde, uçaklarda.
raylara gelişigüzel atılmış bir pamuk paketi, apartman aralığına bırakılmış bir gazete tomarı, biraz sonra patlayacak bir bombayı ansıtıyordu. yıllardır cepleri ısıtan sigara paketlerinde kötü belirtiler, eski söylenceler aranıyordu: kurt kulakları, gamalı haçlar, orak çekiçler…”
Yürekte Bukağı’nın “Güneşli Bir Gün” öyküsündeki üzerine torba geçirilmiş şehir, 1981 yılına gelindiğinde Yaz Düşleri Kış Düşleri kitabında “Filizkıran Fırtınası“na tutuluyordu.
“Lisa, ekip arabasına göz attı. yaşlı, kılıksız bir adam camdan bakıyordu, bir memur terini siliyordu korkudan. birkaç genç, dudakları sımsıkı kenetli, oturuyorlardı sessizce.
– Nereye götürüyorlar acaba? dedi Lisa.
– Bilmem ki, dedi kadın.
Onlar Sarı-Kent’in yollarından geçerken, Beşiktaş’taki kalyonlar ağır ağır yelken açtılar. bilinmedik denizlere. kentin mavi damı ta aşağılarda kalmıştı. Filizkıran fırtınası, maden filizlerini bile kasıp kavuruyordu, çürütüyordu…”
anlayacağınız, demir özlü dışarıdan bakarken, sürgünün mesafesini hissettirirken; tomris memleketin içindeki daralmayı anlatıyor yazdıklarıyla. bataklık, hep aynı bataklık… rengi değişiyor, bazen kabuk bağlıyor, çatlaklar oluşuyor, sonra bir yerinden su çıkıyor, başka bir yerinden yeşeriyor. sonuçta bataklık da doğanın bir parçası; kendi hayatı, kendi dengesi var içinde. anlaşılan bizim habitatımız da memleket dediğimiz bu bataklık. koku derseniz, o bambaşka bir mesele tabii.

