“… Zamanı saymıyorum,
Çünkü zamanın nereye gittiğini kim bilir?
Zamanın nereye gittiğini kim bilir?…”
–sandy denny, 1967
burdur; yazlarını tozla bulanmış ve bejle sarı arasında bir sisin ardında hatırladığım şehir, kışları ise çamurlu ve soğuk. hafızam mı beni yanıltıyor, sanmıyorum… bahçe içinde üç katlı bir ev; evin arkasındaki bahçenin benim için sonu yok. kocaman bir kayısı ağacı —belki kocaman değildi— her şeyi kapatıyor, geceleri salonun duvarlarına rüzgârla beraber bu ağaç konuk oluyor. herkes uykuya çekildiğinde, yapraklar duvarlarda dans ediyor…
bahçeden merdivenle çıkıyoruz apartmana, birkaç basamaktan birazcık daha fazla basamak sayısı, merdivenler geniş; büyük bir kapıdan giriyoruz içeriye, camlı ve ahşap bir kapı. kızıla kaçan bir kahverengi hâkim sanki kapıya, cam buzlu… bütün bu ayrıntıların ve bundan sonra yazacaklarımın ne kadarı gerçeğin kendisi, ne kadarı yıllar içinde zihnimde, içimde kurguladıklarım, yarattıklarım bilmiyorum. bildiğim tek şey karanlığın gerçek olduğu.
kapıdan içeriye girince bir koku çarpıyor insana; hafızamda kalan, çıkmayan ev kokularından biri bu. hiç indiğimi hatırlamadığım ama çok korktuğum bodrumdan geliyor diye düşündüğümü hatırlıyorum. amcamların evi burası, ilk katta, bodrumun hemen üstü. 70’li yılların ortaları olmalı, henüz korkularımı “yönetemediğim” yaşlardayım. elektrik kesintileri var memleketin her yerinde… bir akşam anne babalar evde değil. iki kuzenim ve ablamlayım. elektrikler yok, salondayız ve bir anda yalnız kalıyorum. odaya açılan bir depo var. o depodan da korkuyorum; bazı çocukların yataklarının altından korkması gibi ben de kapalı, ardı karanlık kapılardan korkuyorum sanki… hangisi hatırlamıyorum ama birisi, çenesine dayadığı el feneriyle karanlıktan beliriyor, ben çığlık çığlığa ağlamaya başlıyorum, onlar çok eğleniyorlar…
üniversite yıllarımda gördüğüm bir rüyayla o eve geri dönüyorum; üstelik orada yaşamıyor artık amcamlar… çocukluğuna ve belki de o karanlığa dönüşün rüyalarından biri bu.
apartmana giriyorum, evin kapısı açık. içeriden, mutfaktaki bir radyodan geliyor bu müzik sesi, biliyorum; üzerinde siyah deriden kılıfı olan küçük radyolardan. sesleniyorum, kimse yok. kalbim çarpıyor, hafifçe nefesim kesiliyor. mutfağa doğru yöneliyorum. balkonundaki merdivenlerden kayısı ağacının olduğu bahçeye inilen bir mutfak burası. altı kişinin oturabileceği bir masa var; masanın bir kenarında sandalyeler değil de sedir var sanki; yine mi hafızam benimle oyun oynuyor? niye bilmiyorum, kapının arkasına bakma ihtiyacı duyuyorum. beyaz ahşap kapının üst kısmı, çiçekli desenleri olan buzlu cam; ben daha kapının arkasına bakamadan, bir kol uzanıyor bana doğru kapının arkasından; simsiyah, kalın, kabuk kabuk, yanmış bir kol ve el bu. nefes alamayarak uyanıyorum…
işin tuhaf tarafı, korkuyla uyansam da yıllar içinde bu rüyaya her dönüşümde, ki az dönmedim, hissettiğim duygu korkudan çok merak oldu. kapının arkasındaki kimdi? çocukken korktuğum, muhtemelen karanlığın kendisi değildi. zaten yıllar içinde onun da kendine özgü bir “cazibesi” olduğunu keşfedecektim. asıl korktuğum, karanlığın içinde saklı olandı. kapalı kapılardan uzak duran o çocuk, rüyasında kapının ardına bakmak istemişti.
jung’un gölge dediği şey mi bu acaba? insanın kendinde bilmediği, görmekten kaçındığı, belki de henüz tanımadığı tarafı… ama ya o kol beni korkutmak için değil de kendini göstermek için uzanmışsa? bu rüyayı gördüğümde, üniversite yıllarının eğlenceli olduğu kadar zor, çalkantılı ve zorlayıcılığını yaşayan genç bir kadın olduğumu düşününce buna daha çok yakınsıyorum sanki…
peki ya karanlığın ardındaki şey de kendi izlerini taşıyorsa? belki de o yanmış kolun ardında, benim korkularımdan başka bir hikâye vardı. bilmiyorum. yıllar içinde pek çok evde yaşadım, pek çok ev gördüm rüyalarımda. bazıları tanıdıktı, bazılarına ilk kez giriyordum sanki. kimi evlerin odaları birbirine açılıyor, kimilerinde hiç bilmediğim koridorlar, merdivenler beliriyordu. belki de rüyalarımızdaki evler, içimizde taşıdığımız, zamanla değişen, kimi odalarını unuttuğumuz, kimilerinin kapısını hiç açmadığımız yerlerdir, kimbilir. yıllar geçti, karanlıkla aram değişti, korkularım da, hala iyi hissetmemem de. ama o ev, belleğimde mi, rüyalarımda mı, yoksa içimde bir yerde mi bilmiyorum, hâlâ orada. ve ne zaman geri dönsem, koku yüzüme çarpıyor, kendimi aynı kapının önünde buluyorum; tam arkasına bakacakken…
kapak resmi danimarkalı ressam vilhelm hammershøi‘nin open doors (açık kapılar, 1905) adlı tablosu (The David Collection, Kopenhag).
bu yazı serisi elbette sevgili neslihan‘ın çağrısıyla başladı… biraz ürkerek de olsa derin sulara atladım. bu yolculuğa eşlik edenlere de iyi ki varsınız diyorum;
Leylak Dalı, Avare Balon, Kurmaca Biyografiler, Konserve Ruhlar, Kaktüs Gölgesinde Kum Yazısı, Ekmekçikız, Özge’s Substack, Benim Haller, Where Is Human, Kedori, Yonca Muslubaş, Köşenin Delisi.

