“… Zeytin ağaçları gibi
Gizlemeden hiçbir şeyi
İçimdeki canavarı
Anlamak varmış…”
-ahmet ali arslan, zeytin ağaçları
doğa benim yuvam. bu duyguyu ne zaman fark ettim, bilmiyorum. sanki benimle birlikte büyüdü, dönüştü, gelişti ve her hücremi sardı; bir ağacın gölgesinde, denizin kıyısında, bir dağın yamacında, avucumun içine sığan küçücük bir taşta, dokunduğum kayada kendini hissettirdi…
bir dağın yamacına, bir suyun kıyısına, kökleri toprağın derinliklerine uzanan bir ağaca yakın olduğumda, çiçeklerimle ilgilendiğimde, şehrin hengamesinden ve gürültüsünden uzaklaştığımda, yeni bir çiçekle, eğreltiyle, kayanın üzerine tutunmuş sapsarı bir likenle karşılaştığımda, içimde bir şeyler yeniden bir araya geliyor ve sanki uzun zamandır tuttuğum bir nefesi bırakıyorum. ve bulunduğum yer bir yuvaya, güvenli bir sığınağa, beni sarıp sarmalayan bir yere dönüşüyor…
evimizin her köşesinde taşlar, midyeler, kuru bitki parçaları var; dünyanın ve ülkenin farklı yerlerinden gelmiş şeyler bunlar. hiçbiri yalnızca bir taş, bir meşe palamudu kurusu, bir kabuklunun sığınağı veya bir kumsalın kumu değil… her birinin geldiği bir yer, dokunduğu bir su, altında beklediği bir gökyüzü var. onları saran bir manzara, o manzaranın içindeyken yaşananlar var. evdeki taşlar, fosiller, midyeler sadece benim topladığım şeyler değil; arkadaşlarımın bana dünyanın çok farklı yerlerinden, neredeyse bütün avrupa ülkelerinden, güney kutbu’ndaki prens edward adalarından, çin seddi’nden, küba’dan, tayland’ın phuket adasından, hindistan’da taç mahal’den, peru’nun machu picchu’sundan, yunan adalarından getirdikleri hediyeler onlar…
üstelik çoğunun ne zaman ve nereden geldiğini bile hatırlamıyorum; elimdeki o küçücük şeyin dünyayla benden çok daha eski bir ilişkisi olduğunu bilmek bana yetiyor… ve böylece dışarıda bırakamadığım doğayı içeri taşıyorum. biraz deniz, biraz dağ, biraz nehir yatağı, biraz uzak bir ülkenin kumsalı… sanki yaşadığım yerin duvarlarını, o küçük parçalarla dünyanın geri kalanına açıyorum.
ve elbette doğayla kurduğum bağ yalnızca güzel manzaralarla, huzur veren yerlerle ilgili değil. bazen bir ses, bazen bir koku, bazen de yıllar önce gördüğüm bir ağacın zihnimde kalan görüntüsü. şimdi geriye dönüp baktığımda, çocukluğumdan bugüne benimle gelen bir doğa izleği olduğunu görüyorum… örneğin anneannemlerin burdur’daki yakın bağı dün gitmişim gibi hafızamda. üstelik oradaki varlığım en fazla altı yaşıma kadar uzanıyor. bağa girilen ahşap kapının açık rengi, kapıyı geçince önümüzde açılan boşluğun koyu renk çimenleri, sağ taraftaki tek odalı bağ evinin karanlığı, orada kurulan sofrada alçak bir bakır sahandaki bulgur pilavına herkesin oturduğu yerden kaşık sallaması, bağın dışından geçen tren yolunda kocaman ağaçların ışıltılı gölgesinde tren beklememiz…
yine burdur’da koç dedenin evindeki bir ağacın altında kaybolup, ağzıma attığım iri, nar çiçeği rengindeki ergenlerin, bazılarınız onu kızılcık diye biliyorsunuz muhtemelen, yarattığı burukluğun tadı hâlâ benimle…
antalya’da, bir nevruz günü doğmam da belki bütün bunların ilk işaretiydi, kim bilir… deniziyle, toroslarıyla, bitki örtüsüyle bütün benliğimi oluşturan o akdeniz coğrafyası hâlâ içimde. bir duygu, bir durum beni çok bunalttığında çocukluğumda falezlerdeki bir mağarada, suyun altından ışığı takip ederek yüzeye çıktığım bir ana dönüyorum; etrafımın karanlığına rağmen o masmavi ışığa yüzüyorum… denize girdiğimde ve dalıp çıkmaya başladığımda, annemle babamın beni “fok balığı” diye adlandırdığı o çocuğun evrenine kaçıyorum…
18 yaşında antalya’dan çıkıp, bozkırın ortasındaki kente gittiğimde her köşede denizi bulmayı umarken, beni kurtaran, boğulmama engel olan odtü’nün kampüsü oldu; hiç bilmediğim bir sonbaharla tanıştım orada. derin, mavi denizin yerini orada kızılın, sarının, kahverenginin her tonunun etrafı sardığı bir doğa beni içine aldı. 1986 yılının sonbaharında ankara’ya ilk kar yağdığında ben kaldığım yerden çıkıp tunus caddesine doğru yürüyordum; ellerime, yüzüme çarpan kar taneleriyle hissettiğim şey ise yüzüyor olduğumdu… sonra bütün o renkler yok olup kampüsün ağaçları tamamen çıplak kaldığında etrafı buz kesti. soğuktan ağlardım, elimde değildi. bir kış neredeyse bütün kampüs buz kestiğinde ve ağaçlar camdan yapılmış gibi olduğunda çocukluğumdaki bir masala dönmüştüm adeta ve bir başka masaldaki gibi karların altında çilek arayacaktım neredeyse… ankara’daki ilk yılımda bir türlü baharın gelmemesi ise cehennemim olmuştu. içine girdiğim öğrenci hareketinin bende, o taşralı, çekingen kızda yarattığı derin yaraları onarmak için bahara ihtiyacım vardı ama bahar bir türlü gelmiyordu. ağaçların tomurcuklamasını nasıl beklediğimi hayatım boyunca unutamadım ve sonrasında da bugün hâlâ baharla gelen o tomurcuklar en büyük yaşam enerjilerimden biri oldu…

işin tuhaf tarafı baharı özlemle bekleyen o yaralı kız çocuğunun bugün en sevdiği mevsim sonbahar; hâlâ bahar beni çok heyecanlandırıyor, hâlâ baharın canlılığını ve renklerini çok seviyorum ama her şeyin yeniden başlayabilmesi için doğanın kendine çekilmesi gerektiğini de biliyorum…
en son yaptığımız kıbrıs gezisinden elbette taşlarımla geldim ama taşların yanında başka şeyler de getirdim; tüm gezinin benim için özeti olan bir minik saksım var artık. girne’den, karaman köyünden, mağusa’dan toplanmış yapraklı çiçekler ve kaktüsler bunlar.

belki de bütün mesele kimin kimin hafızasında yaşadığıdır. bir ağacın gölgesinde geçen çocukluk, yıllar sonra başka bir ağacın tomurcuklarında yeniden belirirken, kim bilir o ağaçların hafızasında neler kalır? insanın zamanı ile ağaçların, taşların, suların zamanı birbirine nerede dokunur? türker kılıç’ın bağlantısallık ve dünyadaşlık üzerine söylediklerini düşünüyorum; birbirinden ayrı, kendi içine kapalı varlıklar değil, sayısız görünür ve görünmez ilişkiyle birbirine bağlanan, aynı dünyayı birlikte var eden yaşamlar… belki de yuva dediğimiz şey, bütün bu bağlantıların içinde, birbirimizin varlığına dokunarak kurduğumuz o ortak dünya…
geçenlerde izlediğim ildikó enyedi’nin silent friend filmini de tam bu yüzden izlemenizi öneriyorum. bir botanik bahçesindeki ağacın çevresinde, farklı zamanlarda yaşanan insan hikâyelerini anlatan film, insanın doğaya bakışını sessizce tersine çeviriyor. ya ağaç yalnızca bizim hikâyelerimizin tanığı değilse? ya biz de onun uzun yaşamında gelip geçen, iz bırakan varlıklarsak? doğayla kurduğum bağı, çocukluğumdan bugüne taşıdığım ağaçları, suları, taşları düşünürken film bana başka bir yerden bakma olanağı verdi. belki de dünyadaşlık biraz da bu; dünyayı yalnızca insanın gözünden görme alışkanlığından uzaklaşıp başka varlıkların da kendilerine ait zamanları, yaşamları ve dünyayla kurdukları ilişkileri olduğunu fark etmek. silent friend tam da bu ihtimali düşünmek, doğanın sessizliğine başka türlü kulak vermek, doğanın içindeki varlığımızı yeniden düşünmek için…

***
epey oldu, rüyamda iki zeytin ağacı gördüm; bir arada yin yang gibi görünüyorlardı; bunun resmini yapmaya çalışacağım… tam da bu yılın zeytin hasadına birkaç gün kalmışken, çok özlediğim ağaçlarıma kavuşmayı beklerken bu şarkıyı dinlemek lazım…

