bu maske olayı…

beni çok gerdi; bu kadar konuşulup maske bulunamıyor olması bir yana aslında kullanılma biçimini düşündüğümüzde hiç bir işe yaramayacağı, hatta daha kötü olabileceği gerçeği var. üstelik her gün serviste ve iş yerinde ofis dışına çıktığımda kullanmak zorundayım. boğulma hissi yaşıyorum sürekli; berbat bir şey!

diğer yanda sürekli maskeli insanlarla karşılaşmak garip bir şey. ne yaşadığımızın, neyle karşı karşı karşıya olduğumuzun sembolüne dönüştü benim için ve üstelik bu sembolle dünyayı ve okyanusları  kirletmeye de devam ediyoruz. haberin ayrıntıları için şuradan lütfen. fotoğrafımız bu haberden…

konuşurken ellerin yüze gitmesi meselesi var tabii bir de. ben yüzüne çok dokunanlardan birisi olarak bayağı zorlanıyorum.  dün akşam eve dönerken izlediğim bir canlı söyleşide konuşmacılardan birisi sürekli sakallarıyla oynuyor ve elini yüzüne götürüyordu. twitter’dan “ellerinizi yüzünüzde çekin” diye mesaj atmak geldi içimden (:

bu noktada bunaltan sosyal izolasyon ve hijyen meselesine gelsin diyerek lila downs‘dan şahane bir şarkı dinleyelim.

I envy the wind, rüzgara imreniyorum diyoruz.

I envy the wind
That whispers in your ear
That howls through the winter
That freezes your fingers
That moves through your hair
And cracks your lips
That chills you to the bone
I envy the wind

***

ve sonra dün birikim dergisinde yayınlanan “insan ruhunun sığamayacağı kadar küçük” başlıklı aksu bora yazısından bir alıntı bırakayım buraya:

“…

Korona sonrası”na dair bütün öngörüler, insanların önemli bir kısmının hayatını kazanamaz hale geleceğini söylüyor. Ekonomik daralma ve işsizlik. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sık sık dile getirildiği gibi, sömürülmek bile bir ayrıcalık halini alacak yani. Kapitalizmin ne işgücü ordusuna ne de yedek işgücü ordusuna ihtiyacı kalacak. Dolayısıyla, çalışmanın reddi, iş saatlerinin kısaltılması talebi, çok eskilerde kalmış, bulanık bir anıya dönüşecek. Dönüştü bile. Home ofis denen çalışma düzeninin nasıl bir “ev kadınlığı” haline geldiğini, mesai kavramının çalışan aleyhine ortadan kalktığını hızla gördük. Uzun çalışma saatlerinden yakınan işçiler bir anda kendilerini işsiz (ya da ücretsiz izinde) buluyorlar. Neyi reddediyorsun yani!

Bunun ideolojik altyapısı Korona’dan önce çoktan hazırlanmıştı. “İşe yaramazlar”ın yedek işgücü ordusu falan değil, düpedüz çöp oldukları, vazgeçilebilirlikleri… Yaşlıların gözden çıkarılabileceğine dair bütün o imalar, “sürü bağışıklığı” lafları falan bu altyapı üzerine pek güzel oturmadı mı? İşe yaramazlar ordusu. Toplumun sırtına yük, refah hırsızları.

Bir yandan da uzun zamandır farkındayız, insan nüfusu, hayatını kazanmak için böyle didinip durmak zorunda değil. Başta tarım sektöründekiler olmak üzere, üretim teknolojilerindeki gelişme, bizi daha az çalışarak yaşayabilecek hale getirdi. Hektarlarca alana mısır ekmek, plastik benzeri tavuklar yetiştirmek, toprağı ekilemez hale getirecek zehirlerle zorlamak, dünyanın bir ucunda üretilenleri öbür ucuna taşımak türünden işlere kalkışmadığımızda, herkesi doyurabiliriz. Dünyanın bir ucunda sefil koşullarda üretilen tekstil ürünlerinden dağlar yaratmaktan vazgeçtiğimizde, herkesi giydirebiliriz.

…”

 

2 Responses
  1. Bizim sokakta da yerlerde maskeler görüyorum. Her gün üç posta Coffee’yle yürüyüşe çıktığımız için kaçış yok. O sürekli uçuşup ağaç dallarına takılan plastik poşetlere şimdi maskeler de ekleniyor. Üstelik enfekte midir, değil midir, nedir, alıp da atamıyorsun, dokunamıyorsun. Halbuki Coffee için kullandığım poşetlerle uçuşan takılan poşetleri avlayıp poşet içi poşet düğümleyerek attığımı bilirim. Sıkıyorsa maskelere dokun şimdi. Çok can sıkıcı.
    I envy the wind güzel ama.. Sevgiler..

    1. radyo z

      bir de eldivenler tabii… gerçekten çok can sıkıcı; neye üzüleceğimizi ve takılacağımızı şaşırdık artık!

Leave a Reply