“… Ama evin gürültüden daha fazla hoşlanmadığı şey,
sessizlikti…“
sessizliğin nedeni işler güçler, en çok da araya giren antalya seyahati idi. annem ve ablam çocukluğumun evinden taşındılar. ailemin 55 yıllık evinin yerine başka bir ev yapılacak artık. onlar döndüğünde o ev, o ev olmayacak!
galiba bir ev, içinde yaşadığımız zamanla birlikte yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyor değil mi? duvarlara sesler gizleniyor, kapı eşikleri ayak seslerini tutuyor, odalar söylenmiş sözleri biriktiriyor ve söylenemeyenleri hissediyor. kokular, kokumuz çatlaklara siniyor. rengimiz evin ruhu oluyor. biz büyürken ev de bizi biriktiriyor; yansımızı kendi içine hapsediyor…
ev, bizim hatırladığımız şeylerin yaşandığı yer değil; olay yeri tanığı. bazen “cinayet mahalli”, bazen düğün bayram…
bir ev yıkıldığında geriye taş ve toz kalıyor. ama hafızanın yıkılacak bir yeri yok değil mi?
insan bir evin yok olmasına değil, artık ona dönemeyecek olmaya üzülüyor…

manevi değer (sentimental value) filmini ilk izlediğimde daha ilk sahnelerde gözyaşlarıma hâkim olamamıştım. bunun nedeni filmin ana karakterinin çocukluğunda yazdığı bir ödevdi. bu ödeve ilişkin sesi dinlerken, bu taşınmanın bende açtığı yere ilk kez baktım sanırım…
hala kendi duygularımı yazmaya hazır değilim. ama size filmdeki o metni yazacağım…
siz boşlukları istediğiniz gibi doldurabilirsiniz…
“… Evin boş ve hafif olmaktan hoşlanıp hoşlanmadığını,
yoksa dolu ve ağır olmayı mı sevdiğini merak etti.
Zeminlerin üzerinde yürünmesini sevip sevmediğini.
Duvarlarının gıdıklanıp gıdıklanmadığını.
Hiç acı hissedip hissetmediğini.
Ve evet,
muhtemelen dolu olmayı sevdiğini düşündü.
Onlardan önce de başka insanlar ve hayvanlar
orada zamanlarını geçirmişti.
Büyük büyükbabası,
büyükannesinin doğduğu odada ölmüştü;
o oda şimdi anne babasının yatak odasıydı.
Babaları, evin bir kusuru olduğunu söylemişti;
ev tamamlandıktan hemen sonra,
bir asır önce fark edilmişti bu kusur.
Nora, ev sanki batıyor, çöküyormuş gibiydi diye yazdı;
ama bu, çok ağır çekimde oluyordu.
Ailesinin orada geçirdiği zaman ise
havada asılı duran bir anın yalnızca
küçücük bir parçasıydı.
Yazdıklarını daha sonra okuduğunda,
“kavga” sözcüğünü kullanmadığını fark etti.
Anne babasının çıkardığı “gürültüden” söz etmişti.
Ama evin gürültüden daha fazla hoşlanmadığı şey,
sessizlikti.
Babaları temelli gittiğinde,
ev hafifledi.
Anne babasının çıkardığı gürültü sona erdi.
Ama ev, onun çıkardığı
öteki sesleri özledi.
Öğretmeni ona A verdi
ve babası yazıyı çok sevdi…”

