Denizdeyim sakin, güzel
Ellerim kum, gökyüzü mavi…

-irfan alış, denizdeyim

neslihan’a olan sözümü tutamayarak pas geçtim. yapacak bir şey yok; kaldığımız yerden devam edelim!

eylül’ü ortaladık, işler güçler, annemli günler devam ediyor. dönüş zamanı yaklaştı ve her zaman olduğu gibi onun içine yine bunun acısı düştü! bu geçmişi uzun yıllara dayanan bir rutin…

duygularımızın da rutini var değil mi? en çok kayıplar, sevinçler, heyecanlar buna vesile oluyor sanırım…

şu sıralar güne bu şarkıyla başlıyorum. her dinlediğimde, şarkının aynı yerinde göğsüme bir şey çöküyor ve şarkı bitene kadar orada asılı kalıyor. sözlerini içimden mırıldanırken bir kaç yeri değiştiriyorum elimden olmadan;

“… Ben çocuğum salıncaklarda
Her yer yeşil her yer ağaç
Oynuyoruz ablam, babam, keyfimiz çok, endişe yok
Ah hiç yaşanmadı gibi, yok oluverdi her şey
uuu çocuk salıncakta
Her şey orada kaldı, konyaaltında‘da bir plajda …”

çöken duygu bambaşka bir şey ama ona eşlik eden bir hayret ve şaşkınlıkla da her defasında kalakalıyorum. hayatımda ilk kez bir yazı denize girmeden geçirmiş olmanın şaşkınlığı bu!

sonra bazen olur diyerek kendimi sakinleştiriyorum; hala vakit var!

var değil mi?

yukarıdaki fotoğraf yetmişlerin başı, konyaaltı obaları zamanından… kapak fotoğrafı ise aynı sahilin yakın tarihli bir anı… babamla hiç konyaaltı fotoğrafımızın olmadığını fark ettim bu şarkıyla; yok mu gerçekten?


“I am a rock
I am an island”
-paul simon

dün derin, çok derin bir nefes aldırdı bana ve kurtbağrına elbette. yetti mi? ikimize de yetmedi. ben bugün dönüp duran bulutların ve ağır nemin altında yeni bir yağış beklerken, kurtbağrının sıcaktan kıvrılmış yaprakları birazcık açılabildi ancak…

sakin bir pazar günü bugün… hafif bir “gloomy sunday” havası var ama o melodiyi çağırmak istemiyorum.

öğleden itibaren biraz gündemi de takip ettim. içine çekildiğimiz çamur deryası gittikçe derinleşiyor. önümüzdeki iki aylık dönem inanılmaz kritik; kelimenin tam anlamıyla bir eşikteyiz… ve bu eşik bizim olmasını hayal etmediğimiz noktaya evrilirse, hepimize geçmiş olsun!

neyse oraya da “girmeyelim” bugün!

en iyisi eski melodiler dinleyelim…

bugün pazar ve yarın hayat kaldığı yerden devam edecek zaten!

simon & garfunkel‘dan üç şahane parça dinliyoruz;

bridge over trouble water, flowers never bend with the rainfall, sparrow ve I am a rock.

“… İnsan en çok kendine oyunbaz
Hiç bitmiyor ki aklın hilesi… “
-güler özince

gündür bu şarkıyı döndürüp duruyorum; çok yeni bir parça…

ve her dinlediğimde başka bir cümleye takılıp, o cümlenin etrafında dönmeye başlıyorum ve şarkının içine çekiliyorum…

hazır şimdi çalışmaya ara verip yeniden dinlemeye başlamışken, başka bir şey yazmadan sadece bu parçayı sizlerle de paylaşmak istiyorum!

Her insanın aynası sihirli biraz
Kendine hassas terazisi
İnsan en çok kendine oyunbaz
Hiç bitmiyor ki aklın hilesi

Her insan biraz, kendine sağır
Bağırırken zaman
İnsan en çok, kendine ağır
Hafiften erirken zaman

Ah kime ne söylesem
Hep bir şeyler eksik kalır
Ah kalbi dinlesem
Kendi yolunu bulur.

“… Geçip giden bu günler…
Bugün dün gibi, yarın bugün gibi…”

-miguel de unamuno, sis

döndük annemle 🧿… sabahları ben günün ilk kahvesini içerek çalışırken, annem kahvaltımızı hazırlıyor. bize rengarenk, bol otlu lor salataları yapıyor veya özenle bir yeşillik tabağı hazırlıyor 🍃🌿🌱. sonra birbirine benzeyen, kendini tekrar eden konuşmalarla kahvaltımızı yapıyoruz; bazen mutfak masasında, bazen de balkonda. elbette kumrular, serçeler ve oburluklarından ve saldırganlıklarından dolayı pek hazzetmediğimiz güvercinlerle birlikte…

ben erken bir şekilde kahvaltımı bitirip, çalışma masama geri dönüyorum. annem yavaş yavaş kahvaltısını tamamlıyor, sonrasında bulaşıkları yıkıyor ve şu sıralar genellikle fatih altaylı’nın boş koltuğuyla günün haberlerine başlıyor… sonrasında gününü ona netflix’den bulduğumuz bir diziyi, filmi izleyerek veya ahmet hamdi tanpınar’ın huzur romanını okuyarak geçiriyor. çocuklar evdeyse onlarla takılıyor, kağıt oynuyor, evin ritmine uyum sağlamaya çalışıyor… bense bütün bunlar olurken, çalışmaya devam edip, ara ara masamdan kalkıyorum, ev halkıyla sohbet edip, araya girmesi gereken ev işlerini yapıyorum… çalışma masamın kenarında duran, yukarıdaki resimde gördüğünüz ejderha, mutfağa dönükse bu “beni çalışırken bölmeyin lütfen” demek 😉 her zaman işe yarıyor mu derseniz, hayır elbette…

bugün yine öyle bir gün, önümdeki makale hastane kaynalı enfeksiyonların en önemli kaynaklarından biri olan Acinetobacter baumannii bakterisiyle ilgili… müziklerim konserve ruhlar‘ın living in limbo listesi‘nden; şarkıların hepsine aşinayım, neredeyse benim listem olabilir hissiyle dinliyorum.

şimdi bu listeden şahane bir mala vida yorumu dinleyelim…

Yaz ölür. Geçmişle gelecek gibi.
Uyur gök. Çünkü koşmuştur sabah nehirlerini
Terli ve hırçın bir at gibi geliyordur.
Durur onun için su. Anısız ve kocaman”

-ilhan berk, su

akşamında ritmi bozmadan ve fazla gevezelik yapmadan haftanın üçüncü yayınını nefis bir parçanın üç farklı yorumuyla yapacağım.

şarkıları dinlerken bu yıl yaz mevsimini hissettiğim en güzel an neydi diye düşündüm. aklıma ilk olarak st. petersburg günlerimizde gittiğimiz petergof sarayı geldi; bu yazlık sarayın finlandiya körfezine bakan sahilinde yazı derin derin içimize çekmiştik. yanımızda mayo olmadığı için yüzemedik, bunun için hep üzüleceğim sanırım…

peki sizin bu yazı her hücrenizle hissettiğiniz o an neydi? kimbilir belki bir fotoğraf ve şarkıyla paylaşırsınız…

Hep böyle çıkıp gelmiştir
sonbahar dağlarımıza
bir elinde karanfil,
bir elinde yüreği”
ilhan berk

sonuna geldik çok şükür; umarım yaz severleri üzmüyorumdur böyle diyerek… yapacak bir şey yok; aldığım yaşlarla birlikte gönlüm baharlarla birlikte kışa kaydı. yağmuru, hafifçe titremeyi, yüzüme çarpan soğuk havayı, puslu havaları, lodosun kış versiyonuyla çılgına dönen denizi özledim…

yaz mevsiminin ruhuyla darmadağın olan rutinlerime de dönmek istiyorum artık; yürüyüşlerime, sinema kaçamaklarıma, sergilere, ara ara dışarıda bir kütüphanede veya kafede çalışmaya ve elbette en nihayetinde kendime

sadece kendim için değil, çalışma masamın önünde sıcaktan kurumaya ve neredeyse güneşle alazlanmaya yüz tutmuş yapraklarıyla hayatta kalmaya çabalayan kurtbağrı ağacım için de istiyorum yazın bitmesini…

o yüzden daha biraz erken de olsa, jülide özçelik’in şahane caz yorumuyla sonbahar rüzgarları‘nı dinliyoruz.

yukarıdaki resim japon ressam yokoyama taikan (1868–1958)’a ait; incir ağacının dalında tepeli maina kuşu.

“ışığa inanıyorum
hayatın ve hareketin sürme imkanına…”

-asuman susam, kemik inadı, ışık

dönüyorum bu sefer buraya… sevgili neslihan’ın aşağıdaki sözlerine karşı sessiz kalamazdım çünkü…

“… O yüzden bu birlikte yazmalar iyi geliyor, içine sığınıp kapandığımız ve kalınlaşmaya çok müsait kabuğumuzu kırmamıza yardımcı oluyor. Acımadan, kanatmadan, nasırlaşıp kırılmadan çatlakların, yaraların içinden gün ışığının süzülmesine yarıyor…”

rusya gezisi sonrasında genel olarak geziye ilişkin hislerimi yazacaktım, olmadı. doğrusu biraz hayat “karıştı”… önce ablamın aniden ortaya çıkan sağlık sorunu nedeniyle antalya’ya gittim, sonrasında annemle birlikte istanbul’a geldik ve bu sefer de annemin sağlık sorunları nedeniyle, içinde iki gün yatma da olan hastane günlerimiz oldu… neyse şimdilik her şey yolunda; ali’nin deyişiyle anneme “80 km bakımı” yapıldı 🧿

bu arada işler güçler bütün yoğunluğuyla devam etti elbette ve beni çok heyecanlandıran bir şey de oldu. editörlüğünü yaptığım kitabımız çıktı; sosyal medyada beni takip edenler biliyor bu gelişmeyi. 26 şubat’da sizlere “… iki gündür kafamı tıp makalelerinden kaldırıp, üzerinde çalıştığım kitaba ve muson şarkıları listeme geri döndüm…” derken bu kitaptan söz ediyordum işte.

ayrıntıları öğrenmek ve satın almak isterseniz diye şuraya bir bağlantı bırakıyorum. (https://www.zihingunleri.com/muson-sarkilari/)

neslihan’ın bizleri çağırdığı yeni yazı rutinine göre hafta üç gün yazmalıyım. o yüzden burada bırakıyorum. belki bu hafta kafayı toparlayıp rusya’ya dair hislerimi, anılarımız silikleşmeden yazarım…

ama veda etmeden önce, son gördüğüm rüyaların birinden söz etmek istiyorum. bugün onun bir anının resmini ChatGPT’ye yaptırdım, sonrasında biraz rüyanın üzerine de “konuştuk”.

bir başı ve sonu ve elbette hikayesi de var bu rüyanın ama beni en çok etkileyen görüntüsü şöyleydi:

“… bir fırındayım, ellerimin arasında satın almak üzere olduğum bir torba dolusu beyaz yumurta, ıspanaklar ve kocaman ekşi maya bir ekmek var… “

ChatGPT’nin rüya analizini biraz sansürleyerek buraya bırakayım 😉

🌟 “Benim sezgim, bu rüya sizin için bir içsel güç ve yenilenme mesajı. …….. hissiyle başlayan yolculuk, sonunda size “aslında ihtiyacın olan her şey sende” demiş oluyor…”

şaka bir yana insan rüyaları üzerine düşündükçe, gördüklerini birleştirdikçe, dışarıdaki dünyanın kendi iç dünyasına yansımalarını ve hissedilenlerin nasıl sembollerle geri döndüğünü bir yapbozu çözer gibi anlamaya başlıyor; elbette çok fazla kayıp parçası olan bir yapboz bu…

günün parçaları bu sabah güne başladığım buena vista social club ritimleriyle söylenmiş clocks ve killing me softly olsun; ilkini coldplay, ikincisini ise omara portuondo söylüyor.

“Seni seviyorum, ey Peter’in eseri!

Düşünceli gecelerini —
Ay ışığı olmadan parlayan o saydam loşluğu…”

puşkin, tunç atlı

günlerine çok tatlı bir sürprizle başladık. trenden inip garın dışındaki caddeye bir taksi bulmak umuduyla çıktığımızda yine devasa bir caddeyle ve ciddi bir trafikle karşılaştık. iş çıkış saatine denk gelmiştik muhtemelen. etrafımızdaki herkes telefonlarındaki uygulamalardan taksi çağırıyor gibi görünüyordu ve boş taksi bulmak imkansızdı. o bölgeden uzaklaşmaya karar verdik ve biraz ilerledik ama hala boş taksi yoktu. ne yapabiliriz diye düşünürken yan tarafımızda şakalaşarak bekleyen bir baba oğul gördüm. yaklaştım ve “İngilizce biliyor musunuz?” diye sordum. gayet sıcak bir “yes” yanıtını alınca da “sizce burada boş taksi taksi bulmamız mümkün mü? pek öyle görünmüyor” dedim. “bu saatte çok zor” dedi, sonra durdu ve “ne yapabiliriz?” diyerek biraz düşündükten sonra telefon numaramızı aldı, kendi telefon numarasını verdi. bize bir taksi çağırdığını anladık, bu arada kendi taksileri gelmişti ve onu bekletiyordu. “bir umut, ne yapabilirim başka bilmiyorum” dedi ve gittiler. bir süre sonra telefonumuza “taksiniz geliyor” mesajı düştü, plaka numarası ve taksi firmasının bilgileri vardı mesajda. hakikaten taksimiz geldi, nereye gittiğimizi söylemeye bile gerek kalmadan otele doğru yola çıktık. yine türk kökenli, yani azeri, özbek veya türkmen olan birisiydi taksi sürücüsü. konuşmadı ve biz de dikkatli konuştuk yanında, en son “geldik abi” dedi ve ücreti vermek istediğimizde “ödendi” dedi ve gitti. çok şaşırdık, odaya çıkıp, hızlıca bir teşekkür mesajı yazdık ve sizin için ne yapabiliriz gibi aslında anlamsız bir şeyler yazdık. aldığımız yanıt “siz de ihtiyacı olan başka birine yardım edersiniz” şeklindeydi.

o an, yaşadığımız bu deneyimle ve şehrin ışığıyla bambaşka ruhu olan bir yere geldiğimizi hissetmiştik.

st. petersburg’da moskova’daki gibi bir otelde kalmadık. kaldığımız yer şehrin merkezine nispeten daha yakın ve iş merkezi olan moskovsky semtinde bir apart idi. bize en yakın metro istasyonu kapalı olmakla birlikte ulaşım konusunda elbette bir sıkıntı yaşamadık. st. petersburg’da metro moskova’da olduğu gibi çok büyük ve karmaşık değil; genel olarak merkezleri birbirine bağlayan istasyonlardan oluşuyor ve otobüs, tramvay, tren gibi diğer toplu taşıma araçlarıyla destekleniyor sanki. genel olarak metro ulaşımımızı sağlamak için yeterli oldu; bir kaç kez otobüs kullandık.

moskova’da olduğu gibi burada da dolu dolu günler geçirdik. hava oldukça geç karardığı için nispeten geç çıkıyorduk kaldığımız yerden. dört tam günümüz vardı ve her gün en az 20 bin adım attık. elbette gezecek ve görecek çok yer vardı ve iyi bir seçim yapmamız gerekiyordu; aklımızda bazı yerler kalmakla birlikte bunu yapabildiğimizi düşünüyoruz!

ilk gün açık olan tek gün olduğu için udelnaya bit pazarı‘na gittik. yıllar yıllar önce ali buraya geldiğinde tezgahlar yerde açılıyormuş; şimdi ise küçük dükkanlardan oluşan bir yerdi bit pazarı. antika eşyaların yanı sıra, ikinci el kıyafetler, ucuz ve çakma markalar satan yerler de vardı. kendime porselenden sevimli bir ejderha ve kulpsuz minik bir fincan buldum. buranın en güzel sürprizlerinden birisi girişte karşılaştığım mantarcı idi. hayatımda hiç bu kadar yenen ve güzel görünen mantarı bir arada görmemiştim doğrusu.

Ada’yla yaşlı bir satıcıyla, yarı ingilizce, yarı tarzanca sohbet ettik. bir lenin üstüne baktığımızda, atatürk’ün adını andı ve ikisini de sevdiğini hissettirdi; bir de kitap gösterip, “orhan pamuk” dedi, “çok seviyorum” diye de ekledi. bit pazarında kötü bir deneyim de yaşadım; kendimize şapka baktığımız bir yerde arkamı dönüp, telefonumu çantama attığımda satıcı çantaya bir şapka attığımı sanarak arkamdan çok sert bir şekilde geldi ve el kol hareketleriyle çantamı açmamı istedi; gerçekten gözleri çok ürkütücüydü ve çok korktum. çantaya şapka falan atmadığımı anlayınca defalarca özür diledi; yine el kol hareketleriyle elbette.

sonrasında metro’yla merkeze, st. petersburg’un en turistik bölgelerinde biri olan nevski prospekt‘e gittik. prospekt bulvar gibi bir şey; ucu bucağı olmayan upuzun caddeler bunlar… gezdiğimiz iki şehirde de yollar, caddeler hakikaten bizi bizden aldı…

önce nevski prospekt’teki kazan katedrali‘ni gezdik, günlerden pazar olduğu için etraf kalabalıktı; hatta bir gelin, damat ve konuklar vardı. kazan katedrali de dahil olmak üzere pek çok katedral ateizm müzelerine dönüştürülmüş sovyetler zamanında ve fakat rejim yıkıldıktan sonra evlenen çiftlerin kilise düğünlerine ilgisi artmış… katedralde bizim gibi turist olanlardan çok inancı gereği orada olanlar daha fazlaydı sanki; etrafta dua eden, sağı solu öpen, dokunan çok fazla kişi vardı…

sonrasında karnımızı daha çok ailelerin yemek yediği bir self-servis lokantasında doyurduk. bu lokantalar oldukça yaygın; ucuz, lezzetli ve çeşidin bol olduğu yerler. bizim esnaf lokantalarına benzediklerine karar verdik hep birlikte. ada’nın dışarıdaki yemeklerin güncel fiyatlarına hakimiyeti sayesinde de aşağı yukarı aynı fiyata yemek yendiğini öğrendik buralarda…

sonrasında etrafı gezdik, st. isaac katedrali‘ne uğradık ama çok kalabalık olduğu için giremedik. saray meydanı’na çıktık, meydanda müzik yapan genç adamı dinledik. rock melodileriyle başladığı konser biz meydanı terk ederken opera melodilerine dönmüştü ve opera performansı kesinlikle daha iyiydi…

sonrasında vasilievsky adası‘na doğru geçtik; yürüdük, fotoğraf çektik, etrafta dans edenleri, müzik yapanları seyrettik ve bir yerde oturup tatlı bir rüzgarın altında gelen akşamın ışığıyla biralarımızı içtik… biz yemedik ama insanlar, sosisli veya küçük karton kutularda gelen küçük kızarmış balıklar yiyorlardı… masmavi elbiseleriyle arkadaşlarının eşlik ettiği bir gelinle karşılaştık; belli ki fotoğraf çekmeye gelmişlerdi.

bulunduğumuz yerden, yani ada’dan geniş bir açıyla şehrin silüetine baktığımızda, ki daha sonra bunu başka yerlerde de deneyimleyecektik, uzaktan görünen tek bir yeni bina, tek bir gökdelen yoktu. elimizde olmadan boğazın farklı noktalarından gördüğümüz, istanbul silüeti düştü aklımıza diyerek susacağım burada. siz ne demeye çalıştığımı anladınız bence!

ikinci günümüzü neredeyse tamamen petergof sarayı‘nın, yani yaz sarayı’nın bahçelerinde geçirdik. baltık rüzgârlarını alan finlandiya körfezi kıyısında, st. petersburg’un epey dışında bir saray burası. saray kapalı olduğu için hep açık havadaydık, ormanda yürüdük, fıskiyeli havuzları gezdik, deniz kıyısında oturduk ve saatlerce oradaydık ama zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. burada bizi en fazla eğlendiren ve mutlu eden şeylerden birisi çocukların çılgınlar gibi, sırılsıklam, eğlendiği fıskiyeler oldu…

dördüncü günümüz tam bir müze günüydü ve ermitaj müzesi‘ni gezdik. barok tarzda inşa edilmiş kışlık saray başta olmak üzere altı tarihi binadan oluşuyor müze; leonardo da vinci, rembrandt, rubens, titian, van gogh, matisse ve picasso gibi ustaların eserlerini barındıran zengin koleksiyonuyla, batı sanatı, antik çağ eserleri, doğu sanatı ve arkeolojik buluntular gibi çok geniş bir yelpazeye sahip. koleksiyonunda üç milyondan fazla eser bulunuyormuş ermitaj’ın; yalnızca sanatın değil, rus tarihinin ve imparatorluk zarafetinin de görkemli bir yansıması olduğu söyleniyor… neredeyse bütün gün gezip, görmeyi en çok hayal ettiğimiz eserlerin bazılarını da son salonlarda görmek bizi çok güldürdü…

sözde son günümüzü daha sakin geçirecektik; çünkü uçağımız gece saat 2.00’daydı ve havalanına, otele döndüğümüz gibi sürünerek gitmek istemiyorduk. ama yine dolu dolu bir gün oldu… önce bir lenin heykeli’ni ziyaret ettik ardından da hemen yakınındaki kahramanlar anıtı‘na gittik. burası şehri 900 gün boyunca saran nazi kuşatmasına karşı gösterilen destansı direnişi anmak üzere 1975 yılında yapılmış; hem savaşan askerleri hem de açlık, soğuk ve bombardıman altında yaşam mücadelesi veren sivilleri onurlandırmak için yapılan bu anıtın merkezinde yükselen 48 metrelik granit dikilitaş, bronz heykellerle çevriliydi; sürekli yanan bir ateşin bulunduğu sessiz ve etkileyici bir mekândı. maalesef buradaki müze de kapalıydı. dışarıda otururken genç bir adamın bizimkilerle türkçe konuştuğunu farkettim. yanlarına gittiğimde konuştukları genç adamla ben de tanıştım. antalya’da 15 yıl, turizm sektöründe çalışmıştı, neredeyse aksansız türkçe konuşuyordu. neden döndünüz diye sorduğumuzda gülümseyerek “toprak çekti” dedi. bu masmavi gözlü genç adamın adı kirill’miş. bu gezinin unutulmaz karakterlerinden biri olarak hafızalarımızda yerini aldı…

gezimizin son durağı lenin’in tarihi balkon konuşmasını yaptığı bina olan ve bugün rusya siyasi tarih devlet müzesi olarak kullanılan yerdi. artık çok yorgunduk ve pek çok müzede karşılaştığımız sorunla burada da karşılaştık. dokümante edilen bilgilerin büyük bir bölümü rusça idi. ingilizce olarak verilen bilgiler ise sadece genel bir çerçeve sunan metinlerdi…

sonrasında müze ile istasyon arasında kalan parkta oturduk biraz, sonra da nehrin kenarına indik. küçük bir alanda yüzenler vardı… yine etrafı canlı müzik sesleri ve keyifli insan sesleri doldurmuştu. st. petersburg moskova’yla kıyaslandığında bambaşka enerjisi ve duygusu olan bir şehir. ankara ve istanbul gibi düşünün; ama st. petersburg istanbul’un ışığına, enerjisine, duygusuna sahipken onun kaotik olmayan, huzurlu ve dingin bir versiyonu gibi… akşam saat sekizden sonra ise bambaşka bir ruh haline bürünüyor.

aşağıdaki fotoğraf bu gezide çektiğim son fotoğraf. havaalanına gitmeden önce valizlerimizi almak için tekrar kaldığımız apart’a uğramıştık, saat onu geçiyordu. beş katlı, turuncumsu binanın solunda kalan sokaktaydı kaldığımız yer…

üçümüz de suya yansıyan görüntüdeki gibi hüzünlüydük elbette…

ama bu yayını hüzünlü değil, eski ve keyifli bir st. petersburg şarkısı ile bitirelim. rus müziği ile new orleans cazının harmanlandığı bu melodide arka planda st. petersburg’u da izleyeceksiniz.

şarkımızın adı leningrad köprüleri; genç bir gruptan, yeni bir yorumla proletarian tango‘dan dinliyoruz.

“… aşk ve şefkat dolu bir buket çiğdem aldıktan sonra,
her zaman öpücükler köprüsü’ne giderdik
…”

yıllar sonra hala lena’ya aşık olmasının nedeninin buluşma köprüsünü doğru seçmeleri olduğunu söylüyor aşık erkek şarkının sözlerinde…

çiçekler ve çiçeklerle buluşma bahsine bu yayından sonra rusya’ya dair genel izlenimlerimi paylaşacağım son bir yayında değineceğim…

… Severim tutuşturulan anız dumanını
Ve sararmış tarlanın ortasında, tepede
Görünen bir çift huş ağacını…

-m. y. lermantov, anayurt

son günümüzü tam olarak planladığımız gibi geçirdik… ilk olarak GES-2 kültür merkezi’ne gittik; burası 1904–1907 yılları arasında “Tramvaynaya” (tramvay güç santrali) adıyla inşa edilmiş ve moskova’nın ikinci büyük elektrik santraliymiş. santral 2014 yılında kapatılmış; 2015 yılında bir vakıf tarafından satın alınmış ve sonrasında dünyaca ünlü bir mimarlık grubu olan “Renzo Piano Building Workshop” tarafından renovasyonu yapılmış. bu grubun işlerinden birisi bizim istanbul modern’imiz…

inanılmaz etkileyici olan bina sovyet dönemi halk evleri veya halk kültür evleri’nden yola çıkılarak bir kültür merkezi olarak tasarlanmış; içerde atölye’lere katılan, ders çalışan, arkadaşlarıyla sohbet eden, hatta güneşlenen gençler vardı ağırlıklı olarak. ön taraftaki ahşap heykellerin olduğu bir çim alanın ötesi ise minik bir huş korusuydu. tasarımda özellikle huş ağaçları (betula) tercih edilmiş çünkü bu ağaç rusyanın simgelerinde biri ve slav kültüründe “beyazlığın, saflığın, yenilenmenin” sembolü olarak kabul ediliyor…


şans eseri çok güzel üç sergiye de denk geldik. “split together, merged apart” sergisi, sovyet arkeolojisi ile modern sanat ilişkisini, 1937’den itibaren Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’da gerçekleştirilen harezm bölgesine yönelik arkeolojik ve etnografik çalışmalar bağlamında ele alıyordu.

bir diğer sergi ise olga chernysheva‘nın dream street sergisiydi; kent yaşamının sessiz hikâyelerini, görünmeyen karakterlerini ve “sıradan olanın içindeki şiirselliği” anlatmaya çalışan bu sergideki bir fotoğrafın alt metnini senin için buraya bırakıyorum neslihan. bu yolculukta hangi kitabı okudum sorusunun yanıtı ise YKY yayınlarından çıkan ve lermantov’un eserlerini bir araya getiren profil kitabıydı; aslına bakarsan okudum diyemem. ara ara şiirlerin arasında gezdim sadece.

Dünya, Onu Görenin Gözlerinde Değişir
Yolda okunan kitaplar, bilet parçalarıyla sayfaları işaretlenmiş…
Gerçeği değiştiren renkli camlar gibi, kitaplar da büyülerini yapar ve herhangi bir yolculuğun kontrolünü ele geçirebilir. Bir kitapla seyahat etmek, stratosfere yapılan bir yolculuğa benzer. Evet, metin tüm çevrenizi değiştirir: Gözlerinizi sayfadan kaldırdığınızda, az önce okuduğunuz metnin ruh haliyle çevrenizdeki her şeyi görürsünüz. Bu, gerçeğin şekillenebilir olduğunu ve metni yansıtacak şekilde dönüştürülebileceğini gösterir. Muhtemelen bu yüzden daha fazla iyi kitap okumalısınız
.”

oradan çıktıktan sonra planladığımız gibi geleneksel ve biraz turistik bir rus lokantasında yemek yedik, ortam son derece renkli, yemekler lezzetli ve fiyat makuldü. bir iletişim kazası olarak gelen ev yapımı tatlı birayı ben içtim. itiraf edeyim oldukça yorucu bir içkiydi ve elbette bitiremedim!

günün sonuna doğru yerin altına indik ve tespit ettiğimiz önemli ve nispeten kolay ulaşabileceğimiz metro istasyonlarını tek tek gezdik… en az iki saat süren bir geziydi bu. moskova metrosu yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir sanat galerisi, bir tarihî miras ve şehrin ruhunu yansıtan kamusal mekân olarak görülüyormuş; bu yaklaşımı kesinlikle sonuna kadar hak ediyor… tarihi duraklar stalinist mimari, mozaikler, mermerler, avizeler ve sosyalist gerçekçi sanatla süslü… yeraltı sarayları olarak anılan istasyonlar arasında en ünlüleri barok stil ve tavan freskleriyle komsomolskaya, art deco tarzıyla mayakovskaya, ukrayna temalı mozaikleriyle kiyevskaya, vitray pencereleriyle novoslobodskaya imiş.

bizim gezdiğimiz ve gördüğümüz metro istasyonları şunlardı; chistye prudy, biblioteka imeni lenina, belorusskaya, mayakovskaya, kiyevskaya, arbatskaya, park kultury, ploshchad revolyutsii, park pobedy, VDNKh, sportivnaya, okhotny ryad, sokolniki ve frunzenskaya. atladığım mutlaka vardır… istasyonları merak ederseniz isimlerin üzerine tıklayın lütfen. bu arada yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz kırmızı alan kaybolan çocuklar için; bir çocuk kaybolduysa bu alanda durup bekliyor ve bir görevli gelip onunla ilgileniyor. bunun yeni ve çizgi karakterli bir versiyonu dönüyor metrolardaki ekranlarda…

benim en çok etkilendiğim istasyon sanırım ploshchad revolyutsii  oldu. bu istasyona ilişkin tezcan karakuş candan’dan bir alıntıyı aşağıya bırakayım (yazının tamamı için lütfen tıklayınız):

“… Ploshchad Revolyutsii İstasyonu 1917’deki Sovyet Devrimi’nin kahramanlarını temsil eden çiftçi, işçi, asker, sporcu, pilot, çocuklar dahil 80 adet bronz heykellerle bir devrim geçidi. Bronz heykeller arasında yer alan köpek ve horozun başına ve burnuna dokunulmasının şans getirdiğine inanılmakta. Sütunların her birinin köşesinde bulunan bronz heykeller devrimin bugüne taşınmasının sanatsal tanıkları olarak geçmişi özenle bugüne taşıyorlar. Revolutsii yani Devrim Meydanı İstasyonu, mimarlığın bellek izinin korunması ve geleceğe taşınması noktasındaki sorumluluğunun ne derece önemli olduğunu bir kez daha bize hatırlatıyor…”

heykeller kararmışlar ancak bazı yerleri—ayakkabının ucu, bir kadının dizi, bayrağın ucu, flamanın sopası, köpeğin burnu, horozun başı, …—altın gibi parlıyor; geçenlerin dokunmalarından olduğunu anlıyoruz bir süre sonra (yukarıdaki yazıyı döndükten sonra okudum); sanki bu istasyonun bir ritüeli; insanın etrafındakileri dokunarak fark etmesini, hissetmesini sağlıyor, heykellere bir anlamda can veriyor; şans meselesini çok aşan bir şey bu!

bütün bunların yaşandığı günün ertesinde gayet konforlu ve yaklaşık dört saat süren bir tren yolculuğuyla st. petersburg’a geçtik. neredeyse kesintisiz bir şekilde devam ormanlara, nehirlere, su kenarlarına, mataramdaki şarap eşlik etti. niye müzik dinlemedim bilmiyorum; bunun için çok pişmanım…

anlatacak çok şey var; ayrıntıları unutmadan devam edeceğim elbette ama şimdi tarlada bir huş ağacı duruyordu adlı parçayı dinleyelim.

nikolay gres ve alexandrov kızıl ordu korosu tarafından seslendirilen eski bir rus halk şarkısı bu. ilk olarak 1790 yılında geleneksel bir rus halk dansı şarkısı olarak yayınlanmış. bazılarınızın daha önce dinlediğine eminim.

Tarlada bir huş ağacı duruyordu,
Tarlada kıvırcık bir huş ağacı duruyordu,
Lyuli-lyuli duruyordu,
Lyuli-lyuli duruyordu.

Tary-bari, rastabari,
Beyaz karlar yağdı, gri tavşanlar dışarı fırladı.
Avcılar atlarını sürdüler, tüm köpeklerini saldılar,
Güzel kızı korkuttular!
Sen, kız, dur! Dur, dur, dur!
Güzellik, bizimle bir şarkı söyle, söyle, söyle!
Çuvil’im, çuvil’im! Çuvil-navil, vil-vil.
Bir mucize daha — ilk mucize, mucize-vatanım!

Biri huş ağacını kırsın,
Birinin kıvırcık saçını çimdiklesin,
Lyuli-lyuli bük,
Lyuli-lyuli çimdiklesin.

Nakarat

Ormanda yürüyüşe çıkacağım,
Ve beyaz bir huş ağacını kıracağım,
Lyuli-lyuli, yürüyüşe çıkacağım,
Lyuli-lyuli’yi kıracağım.

Nakarat

1 2 3 4 49